Browsing: PORTRE
Sonny Rollins’in ölüm haberini duyduğumda içimde tuhaf bir boşluk oluştu. Benim gözümde Rollins, insanın hayatına karakter, yürüyüşüne ritim, yalnızlığına omuzdur. Ve şimdi “Newk” gittiğinde, sanki Harlem’in bir sokağındaki eski bir ışık da söndü biraz.
Betty Mabry’nin etkisini romantik bir dipnot gibi okumak eksik kalır diye düşünmek gerekiyor. O daha çok, Miles Davis’in elektrikli döneme yürüyüşündeki estetik kırılmalardan biri gibi duruyor.
Miles Davis bugün hâlâ yalnızca geçmişin büyük bir caz efsanesi değil; modern müziğin nasıl sürekli dönüşebileceğinin en önemli örneklerinden biri. Doğumunun 100. yılında geriye dönüp baktığımızda, onun mirasının yalnızca kayıtlarda değil, hâlâ risk almaya çalışan bütün müzisyenlerde yaşamaya devam ettiğini görüyoruz.
Yaptığının caz olmadığı yolundaki eleştirilerin yanı sıra karanlıkların prensi, sfenks, büyücü gibi çeşitli isimlerle anılan Miles Davis bence “cazın mor kâküllü şehzadesidir.”
1949 sonbaharında savaş yaralarını hâlâ taşıyan Paris, Amerikalı genç siyah trompetçiye ilk kez “insan gibi” davranıyordu. Miles Davis, Saint-Germain gecelerinde Juliette Gréco’ya, cazın getirdiği özgürlüğe ve bir daha asla tamamen geri dönemeyeceği bir hayata âşık oldu.
Joe Henderson’ın 1960’larda Blue Note için yaptığı kayıtlar, cazın hard bop’ın analitik doğaçlama dili ve güçlü besteciliğiyle bu dönüşümün merkezinde durduğunu gösterir.
Hayatın iç ritmini görünür kılan ve zamana direnen hikâyeler anlatmak: Bob Seger ve efsanevi grubu The Silver Bullet Band.
1960’lardan 90’lara uzanan bir yükseliş, bir dudak yaralanmasıyla başka bir hikâyeye dönüşür. Freddie Hubbard’ın embouchure kaybı, cazın en güçlü seslerinden birinin sınırla karşılaşma anıdır.
Klasik caz vokal geleneğini çağdaş etkilerle harmanlayan üslubu, akıcı doğaçlaması ve güçlü scat tekniğinin kıvraklığıyla şekillenen Dee Dee Bridgewater, yarım asrı aşan kariyerinde, sahnenin, belleğin ve cesaretin direngen bir anlatıcısı oldu.

