Soul müziğin altın çağı denildiğinde akla genellikle 1960’lar ve 70’ler gelir. Motown’ın zarif melodileri, Stax Records’ın güçlü ritimleri ve Marvin Gaye, Al Green ya da Curtis Mayfield gibi sanatçıların yarattığı duygusal derinlik, türün temel taşlarını oluşturdu. Ancak son yıllarda genç müzisyenlerin öncülüğünde soul müzik yeniden yükselişe geçti. Bu yeni kuşağın en dikkat çekici temsilcilerinden biri ise San Diego çıkışlı Thee Sacred Souls.
2019 yılında basçı Sal Samano ve davulcu Alex Garcia‘nın bir araya gelmesiyle kurulan grup, kısa süre sonra vokalist Josh Lane‘in katılımıyla bugünkü kimliğine kavuştu. İlk kayıtları arasında yer alan “Can I Call You Rose?” kısa sürede internet üzerinden yayılarak geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı ve grubun yolu soul müziğin günümüzdeki en önemli plak şirketlerinden biri olan Daptone Records ile kesişti.

Thee Sacred Souls her ne kadar üç kişilik bir çekirdek kadro etrafında şekillense de, grubun kimliğini oluşturan temel unsur bu üç müzisyenin birbirini tamamlayan karakterleri. Vokalist Josh Lane, grubun en dikkat çekici yüzü olarak öne çıkıyor. Soul müziğin altın çağındaki büyük vokalistleri anımsatan falsetto tekniği ve kırılgan yorumuyla Lane, dinleyiciyi ilk notadan itibaren şarkının içine çekmeyi başarıyor. Özellikle aşk, özlem ve kırgınlık temalarını işlerken sergilediği samimi vokal performansı, birçok dinleyiciye Smokey Robinson ve Eddie Kendricks gibi Motown döneminin önemli seslerini hatırlatıyor.
Bas gitarist Sal Samano ise grubun müzikal omurgasını oluşturuyor. Chicago soul geleneğinden beslenen Samano, Latin etkilerini klasik soul anlayışıyla buluşturarak grubun karakteristik sesinin oluşmasında önemli rol oynuyor. Şarkılardaki sıcak ve akıcı bas yürüyüşleri, 1960’ların sonu ile 1970’lerin başındaki soul kayıtlarının ruhunu günümüze taşıyor.
Davulcu Alex Garcia ise grubun ritmik temelini kuran isim. Garcia’nın sade ancak son derece etkili davul anlayışı, Thee Sacred Souls’un müziğinin nefes almasını sağlıyor. Karmaşık ritimlerden uzak duran bu yaklaşım, grubun duygusal yoğunluğunu öne çıkarırken dinleyiciyi doğrudan şarkının atmosferine taşıyor.
Thee Sacred Souls’u benzerlerinden ayıran en önemli özellik, geçmişe duyduğu saygıyı nostaljik bir taklide dönüştürmemesi. Chicano soul, gospel, doo-wop ve klasik R&B etkilerini taşıyan müzikleri, sanki yıllardır bilinen eski bir plak kaydı hissi yaratırken aynı zamanda günümüz dinleyicisine de hitap ediyor. Bu nedenle grup hem soul koleksiyoncularının hem de genç kuşak müzikseverlerin ilgisini çekmeyi başarıyor.
Grubun müziğini dinlerken insanın aklına ister istemez soul müziğin büyük gelenekleri geliyor. Melodik yapılarında Motown’ın altın çağından izler bulmak mümkün. Özellikle vokal armonileri ve romantik anlatım dili, The Temptations ve Smokey Robinson & The Miracles gibi toplulukların mirasını çağrıştırıyor. Bunun yanında Philadelphia soul ekolünün zarif ve duygusal yönü de grubun müziğinde hissediliyor. The Delfonics, The Stylistics ve The Chi-Lites gibi grupların yarattığı atmosfer, Thee Sacred Souls’un kayıtlarında modern bir yorumla yeniden hayat buluyor.
Josh Lane’in vokal tarzında ise Al Green etkisini hissetmemek neredeyse imkânsız. Green’in kayıtlarında görülen kırılganlık, samimiyet ve duygusal açıklık, Lane’in yorumlarında günümüz estetiğiyle yeniden şekilleniyor. Ancak Thee Sacred Souls’u özel kılan nokta, tüm bu etkileri birebir kopyalamak yerine onları kendi müzikal kimliklerinin doğal bir parçası hâline getirebilmesi. Bu nedenle grup, bir nostalji projesinden çok soul müziğin yaşayan ve gelişmeye devam eden bir geleneğinin günümüzdeki temsilcilerinden biri olarak öne çıkıyor.
Thee Sacred Souls’u dinlemek bazen 1972 yılında Memphis’te kaydedilmiş unutulmuş bir Al Green plağını keşfetmek gibi hissettiriyor; ancak birkaç dakika sonra bunun günümüzde kaydedilmiş bir albüm olduğunu fark ediyorsunuz. Grubun başarısının temelinde de tam olarak bu denge yatıyor.
Grubun bugüne kadar yayımladığı iki stüdyo albümü bulunuyor. 2022 yılında çıkan kendi adlarını taşıyan ilk albümleri “Thee Sacred Souls“, grubun müzikal kimliğini ortaya koyan çalışma oldu. Albümde yer alan “Can I Call You Rose?“, “Weak for Your Love“, “Future Lover” ve “Easier Said Than Done” gibi parçalar kısa sürede modern soul sahnesinin en çok konuşulan eserleri arasına girdi. Albüm, eski soul kayıtlarının sıcaklığını modern prodüksiyon anlayışıyla birleştirerek büyük övgü topladı.
2024 yılında yayımlanan “Got a Story to Tell” ise grubun olgunlaşma sürecini yansıtan ikinci albümü oldu. Uzun turneler boyunca edinilen deneyimlerin etkisiyle hazırlanan albüm, ilk çalışmaya göre daha karanlık ve daha derin duygusal katmanlar içeriyor. Aşkın yalnızca romantik ve umut dolu taraflarını değil, kayıpları, pişmanlıkları ve kırgınlıkları da ele alan albüm, grubun hikâye anlatıcılığı yönünü daha da güçlendirdi.
Thee Sacred Souls’un müziğinde dikkat çeken bir diğer unsur ise şarkı sözleri. Grup, kendi hayat hikâyelerini doğrudan anlatmak yerine, dinleyicinin kendinden bir şeyler bulabileceği evrensel duygulara odaklanıyor. Aşk, özlem, kırılganlık, umut ve belirsizlik gibi temalar şarkılarının merkezinde yer alıyor.
Bu yaklaşımın en başarılı örneklerinden biri olan “Can I Call You Rose?“, grubun çıkış parçası olmasının yanında modern soul’un yeni klasikleri arasında gösteriliyor. Şarkıda sevilen kişi bir güle benzetiliyor. Josh Lane’in sözlerinde gül, hem güzelliği hem de kırılganlığı temsil ediyor. Şarkının en etkileyici yönlerinden biri ise diken metaforu. Dikenler, insanın kendisini korumak için geliştirdiği duvarları ve kırılma korkusunu simgeliyor. Böylece parça yalnızca romantik bir aşk şarkısı olmaktan çıkıp, sevginin beraberinde getirdiği cesareti ve savunmasızlığı anlatan bir hikâyeye dönüşüyor.
“Will I See You Again?” ise modern ilişkilerin en tanıdık duygularından biri olan belirsizliği merkezine alıyor. Karşı taraftan sevgi gördüğünü hisseden ancak bunun ne anlama geldiğini çözemeyen bir insanın iç dünyasını anlatan şarkı, dinleyiciyi cevaplanmamış sorularla baş başa bırakıyor. Bir noktada ilişkiye dair netlik istemesi, parçayı yalnızca romantik değil aynı zamanda oldukça insani bir anlatıya dönüştürüyor.
Grubun en sevilen eserlerinden biri olan “Weak for Your Love” ise aşk karşısındaki savunmasızlığı konu alıyor. Şarkının merkezinde, sevdiği insanın etkisi altında kalan ve tüm kontrolünü ona bırakan bir karakter bulunuyor. Sözlerde geçen kukla ipleri metaforu, kişinin duygusal güvenliğini tamamen karşısındakine teslim etmesini simgeliyor. Bu nedenle parça yalnızca bir aşk şarkısı değil, aynı zamanda güven ve teslimiyet üzerine kurulmuş duygusal bir anlatı niteliği taşıyor.
İkinci albümün genel atmosferini belirleyen “Got a Story to Tell” yaklaşımı ise grubun hikâye anlatıcılığı yönünü daha da belirginleştiriyor. Albüm boyunca karakterler yalnızca âşık olmuyor; hata yapıyor, kalp kırıyor, pişmanlık duyuyor ve kaybediyor. Özellikle “Losing Side of Love” ve “My Heart is Drowning” gibi parçalar, aşkın romantik tarafının ötesine geçerek insan ilişkilerinin daha karmaşık yönlerini ele alıyor.
Thee Sacred Souls’un başarısının temelinde de tam olarak bu özellik yatıyor. Grup, geçmişin soul geleneğini günümüze taşırken dinleyicilere yalnızca müzik değil, aynı zamanda hikâyeler sunuyor. Bu hikâyeler bazen bir gülün dikenlerinde, bazen cevapsız kalan bir soruda, bazen de aşk karşısındaki çaresiz bir teslimiyette hayat buluyor.
Bu yıl İstanbul Caz Festivali kapsamında Türkiye’de sahne alacak olan Thee Sacred Souls, soul müziğin yeni kuşağını canlı dinlemek isteyenler için festivalin en heyecan verici isimlerinden biri olmaya aday. Çünkü onların müziği geçmişe duyulan özlemden çok daha fazlasını ifade ediyor; insan duygularının zamansızlığını hatırlatıyor.
■
Mustafa Cem Ünal’ın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da yayınlanmış diğer portre yazıları
Thee Sacred Soul resmi web sitesi
İstanbul Caz Festivali konseri bilet satışı


