The Pink Panther Theme ve Cazın Sinemadaki Yeri
Bir gün kahvemi içiyorum ve yine müzikle ruhumu dinlendiriyorum. İsimden bağımsız pek çok çevrimiçi dijital yayın platformunun sunduğu nimetlerden faydalanmak adına “ne izlesem?” modumdayım. O sırada kahvenin etkisi olsa gerek, zihnimde düşünceler hızlanmaya başladı. Meğer kendi kendime The Pink Panther filminin (1963) efsanevi müziğini mırıldanıyormuşum. Ne muhteşem bir melodisi vardır!
1960’larda caz tarihine önemli katkı sağlayan, Henry Mancini tarafından bestelenen, efsanevi tenor saksofoncu Plas Johnson tarafından çalınan ve The Pink Panther Theme olarak bilinen bu melodi, cazın popüler müzikle olan ilişkisini güçlendiren bir akım yaratmıştı. Mancini’nin bu temada cazın geniş kitlelere ulaşmasına katkı sağlayan swing ve cool jazz elementlerini kullanması, cazı popüler kültüre taşımıştı. Böylece film müziklerinde cazın ön plana çıkmasında Pembe Panter ile Mancini, sonraki bestecilere ilham verdi.
Pembe Panter’de, beynimize kazınan ve nesilden nesile aktarılan bu bilindik melodiyle izleyici, bilinçli olarak fark etmediği duygusal ipuçlarıyla hikâyeyi daha yoğun yaşamıştı. Bu belki de film tarihinde cazın bir film müziğiyle karşımıza çıkması ve yalnızca müzikal anlamda melodinin tamamlayıcı bir unsur olarak kullanılmasının ötesinde, izleyici algısını sinematik gerçekliğin ötesine felsefi bir katman olarak taşımasına en güzel örneklerdendi. Bir filmde, aynı sahnenin farklı müziklerle bambaşka duygular uyandırabileceği duygusu ve insan zihninde oluşan algı, müziğin insanı doğrudan duygulara sürüklemesiyle bambaşka bir zihinsel çerçeveye oturabileceği düşüncesi, peşinden pek çok Hollywood yapımcısını uyandırmıştı. Bu uyanış ile, film müzikleri, bir anlatı aracı olmanın ötesinde dünyayı yeniden yaratan bir felsefi katman olarak kabul görmeye başlamış olabilir.
Film Müziği ve Felsefi Algı
Konuya felsefik açıdan bakarsak, örneğin, Heidegger’in dasein (varoluş) kavramı bağlamında, film müziği izleyiciyi belli bir varoluş hâline sokar. Bir film izlerken kullanılan müzik, kişinin kendi varoluşsal deneyimini şekillendirir. Sessiz sahnelerde hafif bir piyano melodisi, kişinin o sahneyi sadece izlemesini değil, hissetmesini de sağlar. Bu nedenle, müzik yalnızca bir eşlikçi değil, bireyin varoluşsal anlarını yoğunlaştıran bir atmosfer yaratır.
Aklımıza şu soru gelebilir? Film müziği bir tür duygusal determinizm yaratır mı? Yani, izleyicinin duygusal tepkileri üzerinde ne kadar kontrol sahibidir? Bazı film yönetmenleri, müziğin izleyiciyi yönlendirdiğini ve onun özgür yorum hakkını elinden aldığını düşünerek, filmlerinde ya hiç müzik kullanmaz ya da minimal düzeyde kullanır: örneğin Bresson ve Haneke. Diğerleri ise müziğin, anlatıyı güçlendirdiğini ve izleyiciyle daha derin bir bağ kurduğunu savunur: örneğin Spielberg ve Morricone işbirlikleri. Burada, sanatın izleyici üzerindeki otoritesi ve bireyin özgür iradesi gibi felsefi sorular devreye girer.
Pembe Panter film müziğine dönersek, gerçekliği yeniden yaratan The Pink Panther Theme, cazın sinema ve popüler müzikle kesiştiği önemli noktalardan biri olmuştu. 1960’ların caz evreninde cool jazz ve lounge cazı popülerleştiren, cazı daha geniş kitlelere ulaştıran ve film müziklerinde cazın kullanımını yaygınlaştıran bir eser olarak kalıcı bir etki bıraktı.
1950’lerin, Miles Davis, Chet Baker gibi isimlerle yükselen cool jazz akımını devam ettiren bu tema, lounge caz ve easy listening türlerinin gelişmesine katkıda bulundu. Plas Johnson’un saksofonuyla hayat verdiği tema, caz tarihinde en bilindik melodilerden biri haline geldi. Parçanın hafızalara kazınan ikonik riffleri, sonraki yıllarda birçok caz ve pop müzisyeni tarafından örnek alındı.
Plas Johnson, özellikle tenor saksofonu ile caz müziğine ve film müziklerine büyük katkılar sağlamış bir müzisyendi. The Pink Panther Theme onun en ikonik performansı olsa da, Hollywood’daki birçok film ve televizyon projesinde çalmıştı. Bunlar arasında en bilineni, Henry Mancini iş birliği ile ortaya çıkan Breakfast at Tiffany’s (1961) filminin müziklerinden Moon River. Caz ve film tarihinde yer edinmiş olan diğer bir klasik ise Audrey Hepburn ve Cary Grant’in başrollerinde olduğu Charade (1963). Plas Johnson, Henry Mancini’nin caz altyapılı müzikleri için katkı sağlamıştı.
Johnson gibi birçok caz müzisyeni de sinema sanatına katkıda bulunmuştu. Miles Davis, Louis Malle’in Ascenseur pour l’échafaud (1958) filminin müziklerini doğaçlama olarak kaydetmiş ve caz müziğinin film müziklerine olan etkisini genişletmişti.
Yine cazın önemli rol oynadığı filmlerden biri olarak kabul edilen Anatomy of a Murder‘da (1959), Duke Ellington, sinemayla cazı birleştirmede başarılı olmuştu.
Michelangelo Antonioni’nin yönettiği kült film Blow-Up‘ta da (1966) Herbie Hancock’ın caz dokunuşları, filmin gizemli ve modern havasına katkı sağlamıştı. Hafızalarda kazınan Lalo Schifrin’in Mission: Impossible (1966) ve Dirty Harry (1971) eserleri ise caz müziği ve Latin ritimlerini harmanlayarak aksiyon filmlerinin müziklerine katkı sağlarken caz ve funk unsurları ise, film müziklerinde Quincy Jones ile In the Heat of the Night (1967) ve The Italian Job (1969)’da karşımıza çıkarak türler arası köprüler kurmuştu.
İyi ki de… diyerek yazımın sonuna gelirken bir kere daha Henry Mancini, Plas Johnson, Miles Davis, Duke Ellington, Herbie Hancock gibi büyük cazcıları anmak istiyorum. İyi ki film müziklerine katkıda bulunarak bu türü sinema dünyasında daha görünür hale getirmişler.
■ Başak Oksay’ın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
■ Dark Blue Notes’da görüş yazıları
■ Kahve Gazetesi