Edebiyat kuşku yok yaratıcı düşüncenin önündeki engelleri yok ederek yeni bir dünya yaratma yönünde oluşturduğu güçle hayal gücümüzü zenginleştiriyor ve renklendiriyor. Edebiyat ve rock ’n’ roll beraberliği ise kültürel, çok katmanlı ve etkili bir işbirliğinin kanıtı niteliğinde.
Bir sanat dalı olarak edebiyattan beslenen rock’n’roll politik, toplumsal ve siyasal sorunlara dair eleştirel bir bakış açısı üretirken müziğin yalnızca bir eğlence aracı olmadığını da kanıtlıyor.
Edebiyat ve rock’n’roll birlikteliğinin en çarpıcı örneği ise Bob Dylan; bu ilişki onunla birlikte doruk noktasına da ulaştı diyebiliriz. Bunun en önemli kanıtı ise “Amerikan şarkı geleneği içinde yeni şiirsel anlatım biçimleri yaratması” nedeniyle kendisine 2016 yılında Nobel Edebiyat Ödülünün verilmesi; bu ödül rock’n’roll tarihinde edebiyat ve müzik arasındaki sınırların kalkması anlamını taşıyor ve dolayısıyla, bu türün yalnızca ses değil kelimelerle de devrimci niteliğini simgeliyor.

Rock ’n’ roll tarihinden bazı albümler ise konusunu doğrudan edebi bir eserden alması nedeniyle önem taşıyor ve bu anlamda edebiyatla kurduğu doğrudan bağ nedeniyle özel bir yere sahip.
The Alan Parsons Project’in 1976 tarihli Edgar Allan Poe öykülerinden ilham aldığı Tales of Mystery and Imagination albümü, Iron Maiden’in ortaçağ mitolojileri ve Orson Scott Card’ın Seventh Son romanından etkiler taşıyan 1988 tarihli Seventh Son of a Seventh Son albümü, David Bowie’nin George Orwell’ın 1984 romanından etkilenen ve totaliter rejim ve distopya temalarıyla örülü 1974 tarihli Diamond Dogs albümü, Pink Floyd’un yine George Orwell’a ait Hayvan Çiftliği romanından doğrudan esinlenerek oluşturduğu 1977 tarihli Animals ve Lou Reed’in Edgar Allan Poe’nun kısa öykü ve şiirlerinden oluşturduğu 2003 tarihli Raven albümü bu temaya sahip en özgün ve dikkat çeken albümler olarak ön plana çıkıyor.
Bu albümlerden bir diğeri 1974 tarihinde Rick Wakeman tarafından yayınlanan bir başyapıt olan Journey to the Centre of the Earth; Jules Verne’in aynı isimli romanını tema olarak alan bu albüm, Wakeman dokunuşuyla romanı klasik müzikle buluşturarak senfonik rock unsurlarıyla yeniden yaratıyor ve bu anlamda bir ilk olma özelliği de taşıyor. Albümün bir diğer özelliği ise beni rock ’n’ roll ile tanıştıran ilk albümlerden biri olması.

Albüme geçmeden önce Rick Wakeman için bir parantez açmamız gerekiyor. Tabii ki adı geçtiğinde hemen YES akla geliyor; ama onun mücevher değerinde solo albümleri ve rock tarihinin birçok önemli albümüne sessizce ve olabildiğince mütevazi dokunuşları var. Belirteyim, çizgi üstü bir isim olmasına karşın kendisinin göz ardı edildiği düşüncesindeyim.
1949 yılında Londra’nın kuzeyinde yer alan Northolt bölgesinde doğan Richard Christopher Wakeman, vakti zamanında ordu alay bandosunda piyano çalan babasının piyanosu ile tanışmış müzikle; yedi yaşına geldiğinde ise bir hoca eşliğinde haftalık kurslarla bu yolda eğitimine başlamış. On yaşında Bach, Beethoven, Mozart, Haydn gibi bestecilerin klasik eserlerini çalarak kendini kanıtlamış. Bu dönemde piyano dalında birçok yarışma da kazanmış. İlk önemli grubu o dönemin güncel şarkılarını yorumlayan The Atlantic Blues’du ve bu gruba katıldığında henüz 14 yaşındaydı.
Rick Wakeman’in hayatını değiştiren olay ise Tony Visconti ile tanışması. Bu karşılaşma sonucunda Rick Wakemen aynı zamanda klasik müzik dışında ciddi anlamda başka bir tür ile de tanışmış oluyor. Bu tür sizin de tahmin ettiğiniz gibi rock’n’roll’un ta kendisi.
1969 yılında Tony Visconti tarafından bir kayıt seansına eşlik etmek üzere stüdyoya çağrılan genç Wakeman, yine onun yapımcılığında mellotron çalarak ilk ciddi stüdyo deneyimlerinden birini de yaşıyor, bu deneyim belki de rock tarihinin en ikonik şarkılarından birisinin doğumuna da katkı sunmak olduğu gibi tanıklık etmek niteliğini de taşıyor. Bu şarkı bir David Bowie alamet-i farikası olan Space Oddity pek tabii ki.
O dönem İngiltere’nin en genç ve en yaratıcı yapımcılarından biri olarak aynı David Bowie gibi genç ve yetenekli isimlere alan açan Tony Visconti bu bağlamda Rick Wakeman kariyerinde de belirleyici bir rol oynuyor ve ardı ardına T-Rex, Elton John, Al Stewart, Magna Carta, Black Sabbath ve John Williams gibi efsanelere stüdyoda eşlik ediyor.
70’li yılların başında bir folk rock grubu olan Strawbs’a katılıyor ve ortaya Dragonfly albümü çıkıyor. Bu albüm özellikle Wakeman’ın piyano solosunun yer aldığı Temperament of Mind şarkısıyla farklılık yaratıyor.
Bu dönemde The Times dergisi, Wakeman için “değişik bir kahraman” tanımlaması yaparken, efsane Melody Maker dergisi “Rick’i izleyin” yorumunu yapıyor. International Times ise daha da ileri giderek onun için “bir dahi” diyor.
Ancak, ne yazık ki Wakeman için Strawbs birlikteliği pek de uzun sürmüyor. Bunun nedeni folk müzikten pek de hazzetmemesi tabii ki.
Sonrasını biliyorsunuz 1971 yılında Yes’e katılıyor Wakeman ve rock tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir albüm olan Fragile 1972 yılında yayınlanıyor. Bu albümü rock tarihinin bir başka bir zirve albümü izliyor. Bu albümün ismi Close To the Edge. Her iki albümde de Wakeman tuşlulara dokunuşuyla Yes ses örgüsünü modern ama bir o kadar klasik bir vizyonla buluşturuyor ve zirveye taşıyor.
Yukarıda anlattık. David Bowie alamet-i farikası ikonik 1969 tarihli Space Oddity’de Mellotron çaldıktan sonra öne çıkıyor Wakeman, ardından Strawbs ve sonra da Tony Kaye’in yerini aldığı, yepyeni bir başlangıç yapan progresif rock’ın zirve grubu Yes geliyor; ama belki de tüm bunlar, tartışmasız en ayrıksı olduğu gibi ayrıcalıklı ve bir o kadar iddialı çalışması olan bir albüm için de zemin oluşturuyor. Bu albüm Journey To The Centre Of The Earth adını taşıyor.
Edebiyatta bilimkurgunun öncülerinden biri olan Fransız yazar Jules Verne, hayal gücünü bilimsel öngörüleriyle birleştirerek oluşturduğu romanlarıyla tanınıyor. İşte Journey To The Centre Of The Earth albümü, Verne’nin aynı isimli albümünü odak noktasına alıyor.
Rick Wakeman tam bir bilimkurgu hayranı ve bu romanla 12 yaşında tanışıyor. Okur okumaz etkileniyor, bir müzikal olarak sese dönüştürmeye karar verdiği tarih 1971. Ancak projeyi gerçekleştirmesi 1973’te ilk solo albümü The Six Wives Of Henry VIII’in yayınlanmasından hemen sonraya kalıyor.

Ancak, gerçekleşme maliyetlerinin yüksek oluşu ve plak şirketinin projeye olumsuz bakması nedeniyle finansman konusunda sıkıntıya giren Wakeman, projenin finansmanı için eşyalarını sattığı gibi evini de ipotek ettiriyor. Aynı nedenlerle albüm canlı olarak kaydediliyor. Kayıt yeri Londra Royal Festival Hall, kayıt tarihi ise 18 Ocak 1973. Albümün yayınlanması ise 1974 Mayıs ayını buluyor. Burada bir dipnot düşelim tamamlanmış albümün yayını Wakeman’ın plak şirketinin İngiltere ayağı tarafından yayınlanmak istenmiyor. Neyse ki şirketin Amerika ayağı albümün yayınlanması için olur veriyor ve albüm dinleyicisiyle buluşuyor.
Journey To The Centre of the Earth, Rick Wakeman tarihinin en ayrıksı yapıtı olduğu gibi rock tarihinde de senfonik bir eser olarak -kuşku yok- bir başyapıt ve bir edebiyat klasiğini Londra Senfoni Orkestrası ve İngiliz Oda Korosu eşliğinde, görkemli bir ses örgüsü ile bir albüme dönüştürüyor.

Albümde Rick Wakeman’ın klavyelerinin yanı sıra Londra Senfoni Orkestrası’nın görkemi, English Chamber Choir’ın güçlü vokalleri ve anlatıcı olarak David Hemmings’in teatral sesi yer alıyor. Bu seslendirme Jules Verne’in satırlarına öyle bir derinlik katıyor ki, kendinizi romanın kahramanlarıyla birlikte mağaralardan geçerken ya da yer altındaki yaratıklarla yüzleşirken buluyorsunuz.
The Journey bölümünde orkestranın yaylıları ve koro birleşerek yolculuğun başlangıcını görkemli bir açılışa dönüştürüyor. Recollection kısmında Wakeman’ın piyanosu ve mellotronu öne çıkarak dinleyeni içsel bir keşfe davet ediyor; burada koro daha mistik ve derin bir hava yaratıyor. The Battle sahnesinde ise orkestra ve koro adeta çarpışan iki yaratığın gerilimini hissettiriyor, Wakeman’ın Moog dokunuşlarıyla bu atmosfer daha da yoğunlaşıyor. Son bölüm olan The Forest’ta koro ön plana çıkıyor, orkestranın yaylılarıyla birleşerek büyüleyici bir kapanış yaratıyor. Benim için en çarpıcı olan ise bütün bu ihtişama rağmen Wakeman’ın piyanoda yarattığı duygusal yoğunluğun kaybolmaması; tersine, hikâyeyi ileri taşıyan bir yol gösterici gibi parlaması. Kısacası bu albüm, bir toplu çalışmanın ve farklı sanat disiplinlerinin birleştiğinde neler yaratabileceğinin kanıtı niteliğinde.

Journey to the Centre of the Earth benim için yalnızca bir albüm değil, yaklaşık 60 yılı aşan yaşam serüvenimde gençliğimin ilk heyecanından bugünün olgunluğuna kadar her an yanımda taşıdığım, etkisi daima üzerimde olan mücevher değerinde bir başucu albümü. Wakeman’ın piyanoda açtığı melodiler ve orkestranın görkemi, hayal gücünün sınır tanımadığını, müziğin ise yalnızca kulakla değil kalple de dinlendiğini her defasında yeniden hatırlatıyor. Zaman değişse de ışığını hiç yitirmeyen bu eser, ruhumun derinliklerinde parlayan ve sonsuz yol göstericim olarak eşsiz bir pusula olmaya devam ediyor.
Ve belki de en anlamlısı, albümün şu dizeleri:
“Thus the story ends, though the memory lingers on,
of the journey we have taken to the centre of the earth.”
Bülent Seyitdanlıoğlu’nun diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Başucu Albümleri
Spotify


