Alfa Mist’i ilk kez dört yıl önce 30 Nisan 2022’de, yine Dünya Caz Günü’nde Salon İKSV’nin sisli küçük salonunun içinde dinlemiştim. Daha önceki yazılarımda lise hayatımda ve müzik keşiflerimde Tom Misch’in nasıl bir rolü olduğundan bahsetmiştim. Sanki onun müziği sevdiğim her türü bir araya getiriyor, cazın çatısı altında topluyordu. Onun sayesinde İngiliz caz/soul/hip hop/r&b dünyasından kendi dünyama dahil olan bir diğer müzisyen Alfa Mist’ti. Onu Tom Misch’le yaptıkları No Peace şarkısıyla tanımıştım. Benim sis bulutu, su ve ırmak dediğim şey o şarkıda gece, yıldızlar ve gün ışığı olarak anlatılıyordu.
O zamanlar Tom Misch bir türlü İstanbul’a gelmese de en azından onunla birlikte çalıştığı sanatçılardan İstanbul’da konser verenlere yetişmeye çalışıyordum. Hatta bunu bir alışkanlık haline getirdim, nereye gidersem araştırmalarım devam ediyor. Onun sayesinde keşfettiğim birçok müzisyenin konserine gittim, ama henüz kendisinin konserine gitmek nasip olmadı. Birkaç ay önce yeni albümü (Full Circle) çıktı, ama bu başka bir yazının konusu. Alfa Mist’e geri dönersek…

Alfa Mist’in o zamanlar Bring Backs albümü yeni çıkmıştı. “O zamanlar” dediğimde sanki aradan çok uzun zaman geçmiş ve çok büyümüşüm gibi hissediyorum. Dört yıl kısa bir süre belki ama bir yandan da her şeyin değişebileceği kadar uzun. O zamanlar İstanbul’da Salon İKSV’de 5 lira gibi cüzi bir fiyata öğrenci bileti alarak ve konser öncesi Şişhane’deki merdivenlerde bira içerek gittiğimiz konserler vardı. Aradan bir yıl geçti, ben Erasmus için Paris’e gitmeye hazırlanmaya başladım. O yaz 30. İstanbul Caz Festivali’ne Alfa Mist’in geleceğini öğrendim, İstanbul’da ben de arkadaşlarım da Alfa Mist’i görmeye ve o renkli sis bulutunun içine girip birkaç saatliğine orada müzikle süzülmeye alışmıştık. O yüzden tabii ki o yaz da Gezgin Salon’da, açık havada, tam hava kararmak üzereyken Alfa Mist’i dinlemiştik. Salon İKSV’den hemen önce Bring Backs, Gezgin Salon’dan önceyse Variables albümü çıkmıştı. Ama dürüst olmam gerekirse bugün bana Alfa Mist nasıl bir müzisyen diye sorsalar Antiphon, Structuralism ve Bring Backs’in içindeki parçalardan öteye gidemiyorum.
Ama bugün daha önce hem odamda hem de konserlerde dinlediğim o parçaları İstanbul’dan çok uzaklarda, Napoli’de Dünya Caz Günü vesilesiyle dinledim. Böylece ben hiç beklemezken üç yıl sonra yeniden Alfa Mist’le, arşiv araştırmaları için geldiğim Napoli’de bir bahar akşamı buluştuk. Roulette albümü ekimde çıktığında ben çoktan Paris’e gitmiştim, yeni albüm turnesine çıkacağını da tahmin etmiştim. Tabii o sırada Alfa Mist gittikçe ünlenmiş, sadece İngiliz sahnesinde değil artık dünya festivallerinde üst sıralarda adı yazmaya başlamıştı. Paris konseri Ocak ayında Salle Pleyel’de olacaktı. Orada konsere gitmek hem biletlerin pahalı olması hem de oturarak Alfa Mist dinlemek demekti. Müzik hareket etmemi isterken bazı caz konserlerinde oturmaya bir türlü alışamıyorum. İçimde biriken enerjiyi atabilmek için konserden sonra uzun uzun yürümem veya odama dönünce aynı parçaları açıp dans etmem gerekiyor.
Napoli konserine gelirsek… Dünya Caz Günü için Napoli’de Teatro Politeama’da üç günlük caz şenliği planlanmış. İlk gün Eleanora Strino Quartet, ikinci gün Bill Evans and the Vansband Allstars – Miles Davis 100th Anniversary Tour, kapanış günündeyse Alfa Mist. Roulette albümü bahsettiğim albümlerle aynı etkiyi yaratmasa da özellikle albüme adını veren Roulette, Reincarnation, All Time ve Always Be gibi parçaları beğenmiştim. Always Be’de Kaya-Thomas Dyke’ın adını görmek beni mutlu etmişti, Alfa Mist’i Alfa Mist yapan unsurlardan biri Kaya-Thomas Dyke’ın bası ve vokalleri. Yıllar geçtikçe ve Alfa Mist ismi büyüdükçe, hem eski hem yeni müzisyenlerle dolu albümlerinde deneyselleşen müziğinin daha büyük bir konser etkisi yaratabileceğini düşünmüştüm. Ama düşündüğüm gibi olmadı.
Nostaljik bir insan olduğumu biliyorum. Bir mekân, bir konser ve o ana eşlik eden müzikle birleşen anılar bende iz bırakırsa, aynı müziği yeniden duyduğum yerleri eskileriyle kıyaslamadan edemiyorum. Bu akşam Alfa Mist koca tiyatro salonunu ücretsiz caz konseri için doldurmuştu. Napoli’li her yaştan insan konserden bir buçuk saat önce sıraya girmeye başlamıştı, bir kısmı Alfa Mist’i sevdiği için gelirken başka bir kısmın nasıl bir konser dinleyeceğinden haberi yoktu. Konser başlamadan yer kapmak için o kadar kavga ettikten sonra konser sırasında kalkıp giden veya çıkınca “Bu çok cazmış!” diyen İtalyanları izlerken gülümsemeden edemedim. Sonuçta Alfa Mist Dünya Caz Günü adı altında olmadan Napoli’ye gelse büyük ihtimalle Teatro Polietama’da konser vermezdi ve onu dinlemeye giden kitle çok daha farklı olurdu.

Ekibinde eski üyelerinden trompetçi Johnny Woodham ve gitarist Jamie Leeming vardı, ama davulda ve basta yeni ve genç görünen müzisyenler vardı. Napoli haber sitelerinde isimleri maalesef yazmıyordu, ama sonra hafızam ve yaptığım albüm araştırmaları sonucu isimlerini buldum: Flo Moore (bas) ve Jamie Houghton (davul). Ama birlikte çalan bir grup gibi değil, parça parçalardı. Alfa Mist eskiden gittiğim iki konserinde piyanosuyla köşede oturur, sahnenin ortası boş olurdu. Bu akşam sahnenin ortasında Alfa Mist vardı, yanlarını saran müzisyenlerse sadece soloları sırasında oradalardı. Bu sahne düzenini kimin tasarladığını merak ettim. Çünkü Alfa Mist’in mütevazı bir sanatçı olduğuna, göz önünde bulunmayı sevmediğine inanıyorum. Müzik yapma biçiminden ve konserleri sırasında söylediği birkaç sözden bunu tamamen anlayabildiğimi iddia edemem ama hissedebildiğimi söyleyebilirim.
Alfa Mist hiçbir konserinde yapmadığı gibi bu akşam da kendini ön plana atarak grup üyelerini kenarda bırakmadı. Ama o bunu yapmazken diğer grup üyelerinde, özellikle bateristte, aynı kararlılığı göremedim. Birbirlerinin yazdıklarına bakmadan aynı hikâyeyi anlatmaya çalışır gibi çaldılar. Oysa Roulette albümünün güçlü bir hikâyesi var. Bugün Alfa Mist, Roulette’i yazdığı bir hikâyeye eşlik edecek müzik olarak hayal ettiğini söyledi. Bu hikâyeye göre reenkarnasyonun gerçek olduğu dünyada, insanların bir önceki hayatlarında kim oldukları ve ne yaptıkları gizli bilgi olarak saklı ve devletin kontrolünde. Devlet insanlara önceki hayatları hakkında bilgi verecek mi vermeyecek mi, bunu sorgulayan bir hikâye. Albüm gerçekten bunu anlatıyor. Canlı dinlerken, özellikle trompet konuşurken aynı cümleyi farklı şekillerde tekrar ettiğini, yani riff’lerin farklı biçimlerde trompetten başlayıp farklı enstrümanlara geçtiğini hissettim. Sonsuz bir kulaktan kulağa oyunu gibi, her şey bir cümleyle başlıyor sonra kaybolana kadar dönüp duruyordu.

Aslında İngiliz caz dünyasında bu oyuna birçok aynı nesilden sanatçının dahil olması ve sürekli birbirlerinin albümlerinde ve sahnelerinde yer almaları çok hoşuma gidiyor. Alfa Mist Jamie Houghton’la çalıyor, Jamie Houghton Loyle Carner’a çalıyor. Loyle Carner, Tom Misch’le şarkı söylüyor. Tom Misch Yussef Dayes’le albüm çıkarıyor. Jordan Rakei, o albüme mix yapıyor. Flo Moore hem Jordan Rakei’e hem Alfa Mist’e bas çalıyor. Alfa Mist’in trompetçisi Johnny Woodham’ın daha önce röportaj yaptığım corto.alto’nun ilk EP’lerinde çoğu parçada adı var. Bu liste çok uzun ve daha bahsetmediğim çok isim var. Ama önemli olan bu isimlerin birçok sahneyi paylaşıyor olması.
Bazen jam session’larda ilk defa sahneye çıkan müzisyenler yıllardır birbirini tanıyormuş gibi çalabiliyorsa yıllardır birbirini tanıyanlar da dengeli bir diyalog kurmayı başaramayabiliyor. Bugün bazıları cümlelerini fazla uzattı ve karmaşıklaştırdı, bazılarının sesi kısıktı ve iyi duyulmadı, bazıları çok çekinerek konuştu, bazen söylediklerini geri aldılar bazen de çok konuştular. Oyun oynandı belki ama Alfa Mist’in ilk söylediği cümleyi unuttuk hepimiz.

Böyle anlarda ilk kez dar alanlarda, küçük salonlarda izlediğimiz sanatçılar eski günlerin hatırına yılda bir küçük konser verse olmaz mıydı diye düşünmeden edemiyorum. Öte yandan büyük salonlarda, tiyatrolarda, arenalarda, festivallerde çalmak gibi hayalleri olan sanatçılar da vardır, onları hayallerinden mi edeceğim diyorum. Duke Ellington’ın Savoy’da çaldıklarıyla Newport’ta çaldıkları bir mi? Biri ötekiyle kıyaslanabilir mi?
Belki de biri ötekiyle kıyaslanamadığında ve bir konser diğerini yad ettirmektense kendi başına bir deneyime dönüştüğünde kulaktan kulağa aktardığımız şey geçmişin anıları değil, müzisyenin adı oluyordur. Şehirleri, konser alanlarını, kiminle gittiğimizi dahi unutsak o günden geriye sadece müzik kalıyordur.

■
Dark Blue Notes’da Güncel
Duru Aygüven’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları


