Son yıllarda İstanbullu yazlık festival takipçileri kimi zaman müzik kimi zamansa farklı bir mekan deneyimi yaşayabilmek için konserleri takip ediyor sanki. Esma Sultan, Hilton, Swissotel Sultan Park ya da başkonsoloslukların büyüleyici bahçeleri, müzikseverlerden çok mekânın cazibesine kapılan “ortamseverler”i kendine çekiyor. Farklı ülkelerde ve Türkiye’de konser takip eden bir müziksever olarak dinleyicilerin sahneye ilgisi, izleyici profili ve konser atmosferi üzerinden bu eğilim açıkça gözlemleyebiliyorsunuz. Bu dinleyici kitlesi, mekanın ve ikramlıkların verdiği rehavetle müziğe odaklanmak isteyen izleyicilerin dikkatini dağıtmadığı sürece bu durumda hiç bir sorun yok. Tabii bu dinleyici ya da “müşteri” kitlesi festival programalarında da dans ettiren müzikler ve latin ezgilere ağırlık verdiren bir etki doğuruyordur muhtemelen. Ben müziği mekana fon yapan değil müziği merkeze alan bir yaklaşımı savunuyorum.
7 Temmuz Salı akşamı İtalya Başkonsolosluğu Bahçesi’nde İtalyan piyanist Antonio Farao ile Joe Lovano “Explorations” ile Ira Coleman ve Johnathan Blake’in konserini izledim. Konser öncesi Farao ile bir röportaj yapmıştım: “Bazı standart parçalar ve bazı orijinal besteler çalacağız. Elbette müziği geleneksel bir şekilde çalmayacağız, içindeki fırsatları keşfedeceğiz. Daha güzel ve maceralı hale getirmek için çalarken doğaçlama konusunda risk alacağız. Farklı yönler deneyeceğiz, çünkü asıl mesele bu. Daha önce de ritmik ve melodik olarak bahsettiğimiz gibi. Tıpkı Miles ve Coltrane’in eskiden yaptığı gibi. Onlar her zaman standart parçalarda yeni yollar bulmaya ve keşfetmeye çalıştılar ve kendi yorumlarının ardından armoni ve melodiyi daha özgür hale getirdiler. Biz de bu projeye bu düşünce tarzıyla yaklaşacağız. Eminim dinleyiciler bu deneyimi çok sevecekler.“

Konser boyunca Forth Worth, MT, Search for Peace, Milestrones, Black Inside, Blackwell’s Message parçalarının doğaçlamalarla genişletilmiş versiyonlarını dinledik.
Joe Lovano’nun From the Soul albümünde yer alan ve adını Teksas’taki Fort Worth kentinden alan parça, cazın “küçük dev adamı” Michel Petrucciani ile yaptığı tek kayıt olarak ayrı bir önem taşıyor. Konserde ikinci sırada dinlediğimiz eser ise Antonio Farao’nun bestesi MT idi. Bu parça, Farao’nun hem Tributes hem de Kind of… Piano Solo albümlerinde yer alıyor ve yapısı gereği piyanistin sololarını cömertçe sergilemesine olanak tanıyordu.
Ardından McCoy Tyner’ın Search for Peace adlı bestesi geldi. Coltrane ve Miles Davis’e adanmış bir konserin içinde Miles’ın bir parçasının bulunmaması düşünülemezdi. Bu nedenle bir sonraki eser, onun en akılda kalıcı bestelerinden Milestones oldu. Üstat Lovano’nun Coltrane’in çalım stilini ne denli özümsediği, parçalar arasında yaptığı göndermelerle açıkça hissedildi. Bu sene Melisa Aldana, Linda May Han Oh ve Nduduzo Makhathini ile bol bol Coltrane çalan Lovano’nun nefesinde Coltrane’in ruhu sahneye taşındı.
Benim için konserin en etkileyici icrası Lovano’nun bestesi Blackwell’s Message idi. Orijinal kayıtta Joshua Redman ile çift saksofon diyaloğu halinde yer alan bu parça, canlı performansta ise güçlü bir swing duygusuyla, birinci sınıf bir kulüp icrası tadında sunuldu. Özellikle Blake’in haşmetli davul solosu, seyircinin rehavetini dağıtarak enerjiyi yeniden yükseltti.
Her biri birer usta olan bu dörtlü, sahnede çok yükseklerde dolaşmayan ama dengeli bir enerjiyle çalıyordu. Aklımızı başımızdan alan bir performans olmadı ama konser öncesinde farklı mecralardaki tavsiye yazlarımda da belirttiğim gibi Antonio Farao ve Joe Lovano’nun sahne aldığı her konser, tereddütsüz izlenmeye değer bir deneyimdir. Eğer siz de benim gibi konseri beğendiyseniz, Antonio Farao’nun oğlu Evan’ın adını taşıyan ve benim büyük bir keyifle dinlediğim albümünü keşfetmenizi öneririm.
Davulun zillerinin yüksek tonlaması sonucu Blake’in crashlere her yüklendiğinde saksafonun sesini bastırmasına yol açıyordu. Konser öncesi soundcheck alınır ama konser enerjisi çoğu zaman işleri değiştirir. Konser sırasında ise, ön sırada oturma şansına sahip değilseniz, sürekli hareket eden izleyiciler ve ikram almak için kalkıp oturanlar dikkatinizi belirgin biçimde dağıtıyordu. Konser izleme adabını herkese öğretebilmek mümkün olmadığından, yazlık bir açık hava festivalinde böyle bir performansı dinleyecekseniz önden bilet almaya çalışmak ya da seyircinin müziğe daha çok odaklanmasını ummak dışında yapabileceğiniz pek bir şey yok.

Konserin ardından uzun yıllardır dostum olan piyanist Antonio Farao’nun davetiyle kuliste bulundum. Joe Lovano, yanımda imzalatmak için getirdiğim I’m All for You plağını çevresindekilere haklı bir gururla gösteriyordu. Bu albümde piyanoda Hank Jones’un çaldığını işaret etti ve Jones ile Paul Motian’ı aynı projede bir araya getirebilmiş olmanın öneminden söz etti. Ayrıca özel bir ayrıntı olarak, Hank Jones’un Bill Evans’ı etkileyen bir piyanist olması hasebiyle caz dünyasında büyük bir saygınlık kazandığını paylaştı. Lovano’nun kulise gelen yerel müzisyenlerle uzun uzun sohbetini çok büyük takdirle izledim. Bu tip özel konserlerin en güzel yanlarından biri Türk müzisyenlerin efsanelerle tanışma şansı yakalayabilmesi, umarım bir gün birlikte müzik yapabilme şansları da olur.
Sohbetimiz sırasında John Scofield‘ın Inside Scoifeld belgeselinden konu açıldı. Lovano ve Scofeld’ın dostlukları 70’lerin başına dayanıyormuş. Lovano, Scofield’ın üretkenliğinden, sohbetlerinin derinliğinden ve Blue Note ve ECM gibi önemli plak şirketleriyle çalışabilmenin Scofield’ın kariyerine kattığı değerden bahsetti. Hafızasının keskinliği ise dikkat çekiciydi. Herhangi bir konuda bir isim ya da albüm söylediğinizde üzerine anlatacak çok fazla hikayesi var, resmen yürüyen bir caz tarihi ve anektodlar kitabı gibi. Scofield ile İstanbul’da çaldıkları günü dün gibi hatırlıyor, ben davulda Bill Stewart olduğunu söylediğimde ise basta Ben Street’in çaldığını hiç tereddüt etmeden anımsıyordu.

Eski dostum davulcu Johnathan Blake ile sohbetimizde, Kenny Barron’la uzun yıllar boyunca sahneyi paylaştığı yol arkadaşı Kiyoshi Kitagawa’nın kısa süre önce vefatını konuştuk. Bu ani ayrılığın ardından grubun kimyasının bozulduğunu dile getirdi. Barron’un ise şu sıralar Gregory Hutchinson ve Linda May Oh ile birlikte turnelere çıktığını öğrendim.


Konser sonrası kulis sohbetlerinde edindiğim bazı ayrıntılar, memlekette giderek azalan caz hafızasının korunmasına hizmet ediyor. Aksi halde, yapay zekâyı kullanabildiğini sanan sonradan türeyen gazeteciler ya da içerik üreticilerinin yanlış ve yüzeysel yazıları caz içeriği diye kabul görmeye başlayacak. Bazı festival düzenleyiciler ise konser sonrası kulis erişimini yalnızca imtiyazlı, bol takipçili, müziği, müzisyeni tanımadan övgü dolu yazılar yazanlara tanıyıp, yıllardır emek verenleri geri plana itme yolunu seçiyor. Herkesin iş yapış biçimine saygılıyım. Ama bu yanlış tercihlerin kültürümüzden neleri eksilttiğini gelecek kuşaklar acı bir şekilde fark edecek.


