Meriç Demirkol’un müzikle kurduğu ilişki, yalnızca bir enstrüman çalma ya da sahne deneyiminden ibaret değil. Çocukluk yıllarından itibaren evin içinde solunan seslerin, plakların, kasetlerin ve bitmeyen bir müzik hafızasının doğal bir uzantısı gibi başlıyor.
Demirkol, henüz üç yaşında blok flütle tanıştı. Çok erken yaşlarda konservatuvar eğitimine adım atarak farklı hocaların disiplinlerinden geçen müzisyenin hikayesi klasik müzikten caza uzanan uzun ve çok katmanlı bir yolculuğa dönüşüyor.
Bu yolculukta yalnızca teknik bir birikim değil, aynı zamanda müziğe yaklaşım biçimini belirleyen bir özgürlük arayışı da dikkat çekiyor. Klasik orkestral disiplinin içinden gelen bu güçlü altyapı, zamanla yerini doğaçlamanın sınır tanımayan alanına bırakırken Demirkol’un müzikte tek bir kimliğe bağlı kalmayan yaklaşımını da şekillendiriyor.

İstanbul’a taşındığı yıllarda caz kulüplerinin canlı ve yoğun atmosferi içinde kendi sesini yeniden kuran sanatçı, farklı nefesli enstrümanlarla kurduğu ilişkiyi de bir teknik tercih değil, her biri ayrı bir anlatım dili olarak tanımlıyor.
■
Candeğer Muradoğlu: Reşat Demirkol gibi müziğe aşık bir babanın oğlu olmak müzikal bir yaşam kurmanızda nasıl etkili oldu?

Meriç Demirkol: 3 yaşında blok flüt çalmaya başlamıştım. Duyduğum müziklerin üzerine doğaçlama yapıyordum. Burada hem genetik faktörlerin hem de evdeki müzik ortamının etkili olduğunu düşünüyorum. Sizin sorunuzda da olduğu gibi babamın müziğe olan ilgisi çok etkileyiciydi. Evde pikap, plaklar, doldurulmuş ve kitapçığı orijinalinden özenle saklanmış kasetler, dolmayı bekleyen boş kasetlerle büyüdüm.
6 yaşında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Korosu’na Prof. Muzaffer Arkan ile başladım. 8 yaşında piyano bölümüne Prof. Ersin Onay ile devam ettim. 11 yaşında ise tam zamanlı olarak obua bölümüne Prof. İrfani Özdemir ile geçtim. Son senemde Bilkent Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesi’ne yatay geçiş yaparak onur belgesiyle mezun oldum. İrfani Özdemir hocamın müziğe yaklaşımı ve öğrettikleri, hangi enstrümanı çalarsam çalayım her zaman aklımdadır. Kendisine minnettarım.
Sonrasında Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda obua bölümünü kurdum. TRT Caz Orkestrası’na girene kadar 7 yıl boyunca obua ve oda müziği dersleri verdim. Buraya geçiş yapmamın nedeni, daha çok caz çalmak istememdi. Tüm bu kararları alırken babam her zaman arkamdaydı.
Candeğer Muradoğlu: “Jazz Without Fear” galiba ilk konserlerinizden biriydi! Caz, dışardan bakanlar için, korkulacak bir şey mi?
Meriç Demirkol: Davet edildiğimde grubun ismi buydu. Hepimiz 20 yaş altı olmanın hakkını vererek müzikle müziğe başkaldırıyorduk. Caz, dışarıdan bakanlar için korkulacak bir şey mi? Evet, ben de etrafımda bunu gözlemliyorum. Bu daha çok doğaçlama kısmıyla ilgili sanırım.
Candeğer Muradoğlu: Sizi cazın özgür dünyasına çeken neydi ve klasik müzik geçmişiniz bugünkü müziğinize nasıl yansıyor?
Meriç Demirkol: Özgürlük alanları beni çok heyecanlandırıyor. Klasik müzik geçmişimle de her an iç içeyim. Bu hem çalışma sistemlerimde hem de çalarken bu durum kendini gösteriyor. Dolayısıyla hayatımın her anına yansıyor.
Candeğer Muradoğlu: Klasik müzikten caza geçiş sürecinizde etkilendiğiniz isimler kimlerdi?
Meriç Demirkol: O zaman daha pop-caz tarzında Michael Brecker, Chick Corea Elektric Band, David Sanborn gibi isimler biliyordum. 20’lerimden sonra klasik caz ve bebop hayatıma girdi.
Candeğer Muradoğlu: 2000’lerin başında İstanbul’a taşındınız. Sizi nasıl bir İstanbul karşıladı?
Meriç Demirkol: İstanbul’a taşınmamdaki sebep, caz çalmak istediğim bu dönemde TRT Caz Orkestrası’na başlamak idi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi obua ve oda müziği hocalığından istifa edip buraya geldim. Geldiğim yıllar, yani 2000’lerin başında neredeyse her gün olan caz kulüplerinde çalıyordum. Burada yaşayan müzisyenlerle de bu sayede hemen tanıştım.
Candeğer Muradoğlu: Nefesliler ailesinin neredeyse tüm üyelerini çalıyorsunuz. Diğerlerine el atma süreci nasıl ilerledi? Hangi nefesliyi ana enstrumanınız olarak görüyorsunuz?
Meriç Demirkol: Sondan başlayayım. Ana enstrüman konusu, benim pozisyonumdaki çoğu müzisyenin kolayca yanıtlayabileceği bir soru olsa da benim için öyle değil. Hatta tercihen ‘bir cevabım yok’ diyebilirim. Çaldığım her enstrümanla icra sırasında profesyonel bir ilişki kurmak üzerine çalışıyorum.
Enstrümanların çıkardıkları sesler ve birbirlerine göre taşıdıkları tüm farklılıklar, benim farklı şekilde, farklı müzikal cümleler kurmamı sağlıyor. Her biri bambaşka bir ruh taşıyor. Bestecilerin tercihlerini belirleyen şey de tam olarak bu: ‘Hangi ifadenin hangi enstrümanla hayat bulacağı.’
Candeğer Muradoğlu: Sizi sahnede Ali Perret ve İmer Demirer ile birlikte izlemiştim. Konserlerde duruşunuzu mütevazı olarak tanımlarım. Sizce bu yaklaşımın cazda getirdiği avantajlar ve sınırlamalar neler?
Meriç Demirkol: Daha alışık olduğumuz, nefesli çalgının biraz daha önde olduğu bir yaklaşım gibi. Dinlediğiniz konserde Ali Ağabey’in (Ali Perret) fikirleri ve besteleri üzerinden ilerliyoruz; sahnede geçirdiğimiz zamanın büyük kısmı, onun bize aktardıklarının bizde yarattığı düşüncelerle şekilleniyor. Bu anlamda kolektif bir ifade söz konusu. Ancak sahnedeki duruşumun çok soru yaratması da anlaşılır. Belki de bu sesin ön planda olmasını istememle ilgili olabilir.
Candeğer Muradoğlu: Spotify ve diğer müzik platformlarını ve yapay zeka uygulamalarını düşündüğünüzde, müzisyenin ve müziğin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Meriç Demirkol: Yapay zeka (Spotify ve Suno gibi platformlar) meselesinde aslında çok büyük bir değişim olacağını düşünmüyorum. En azından ‘müzik üretim sektörü’ açısından bakarsak; reklam, dizi gibi alanlarda yapay zekâdan ciddi şekilde faydalanılacağı açık. Ama bunu sanatsal bir yerden söylemiyorum; daha çok iş üretimi tarafında bir araç olarak görüyorum.
Gerçekten ‘ne diyebilirim?’ diye düşünen insanların yaptığı müzik ise bambaşka bir yerden geliyor. Yapay zekânın bu alanla doğrudan bir ilişkisi yok. Her ne kadar müzik üretimindeki bazı prensipler (topla, derle gibi) insanın geçmişte de kullandığı yöntemlere benzese de tam tersini üretmesi mümkün değil. Bunun için insanın deneyimle hatta bazen acıyla beslenmesi gerekiyor.

Candeğer Muradoğlu: Bundan sonra müzik hayatınıza nasıl devam edeceksiniz?
Meriç Demirkol: Bu aralar klarneti ana enstrümanım olarak çaldığım, Ali Perret’in besteleri ve liderliğinde kurulan Comos elektro-akustik kuartet beni çok heyecanlandırıyor. Piyanoda ve besteleriyle çok değerli bir müzisyen olan Ali Perret, kemanda harika performanslar sergileyen Ayşe Özbekligil ve elektroniklerde başarılarıyla tanınan Başar Ünder ile birlikte çalmak benim için çok özel bir deneyim.
Farklı bir enstrümanı ana enstrümanım olarak çalıyor olmam ve bu oluşumun çağdaş müzikle kurduğu güçlü bağ beni çok etkiliyor. Bundan sonra hedefim; daha çok düşünmek, farklı hisler keşfetmek ve bunları mümkün olduğunca paylaşmak. Müzik yolculuğuma bu şekilde devam edeceğim.
■


