Dark Blue Notes, müzik ve sanat dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor; yazar Mert Çakırcalı, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Mert geçen sene aynı seri için yazdığı yazıdan utanıyor. Okurun o yazıyı hiçbir zaman bulamamasını diliyor. Archie Shepp ve Nina Simone yorumlarını o sıralar fazla dinlediğinden Her Şey Değişmeli başlığı ve fikriyle yazmıştı o yazıyı. Şimdiden baktığında her şeyin değil ama çoğu şeyin değiştiğini düşünüyor. Başta kendinin. Rahatlatıcı bir şey olmuş ve hayata bakışı olağan ve durağanlaşmış. Bunun güzel bir eksilme olduğunu düşünüyor.
Bu sene şu konsere gitti, şu sanatçıları keşfetti, şunları çok beğendi, şunların ona göre olmadığını fark etti gibi muhasebeleri gereksiz ve yorucu buluyor. Bütün bir yılın müzikal/sanatsal/kültürel birikimini/çıkarımını retrospektif olarak hesaplamak istemiyor.
Mert bu senenin ilk çeyreğinin sonlarına doğru toplumsal bir hareketliliğin mütevazı bir parçası oldu. İki defa Saraçhane’ye, bir defa Maltepe’ye gitti. Sonra izolasyonizmine geri döndü. Aktif bir katılımcı değil de pasifist bir izleyici olduğunu keşfetti. Değişimlerin öyle ya da böyle gerçekleştiğini kabul etti ve bunlarda rol almanın illa sahada/sokakta olmayı gerektirmediğini öğrendi. Yine de aktivist olma cesaretini kendinde bulamadığı için utandı. Başına bir şey gelmesinden, işini ve para akışını kaybetmekten, sevdiklerinden, kitaplarından, hayatından alıkonulmaktan korktu. Aynı hisleri paylaştığı için sessiz kalan insanlardan tiksindi. Böylece kendinden de tiksinmiş oldu ama yine de kendini haklı çıkaracak şeyler düşünmeye çalıştı ve kendisi gibi hisseden diğer insanlardan farkları olduğunu düşünerek kendini bu konuda daha az suçlamaya başladı -hata mı etti, bilmiyor. Aktivistlerle/öğrencilerle/halkla gönül bağı kurmakla birlikte aktifliklerine biraz hasetle, biraz da konumundan memnun, karamsar bir gerçekçilikle bakmaya başladı. Bu cümleleri okuyan birinin, onun rahatına düşkün bir p*şt olduğunu düşünecek olmasından çekindiyse de bunu hiç önemsememeye değil ama az önemsemeye karar verdi; yatakta tavana bakarken düşünüp aklından hızlıca uzaklaştırabilecek kadar -ya da öyle umuyor.
Mert bu sene hayatla ve hayatıyla biraz daha barıştı. Eşzamanlı ve dolaylı olarak onlarda kaçacak ve yanına yaklaşılacak şeyleri keşfetmeye devam etti. Yirmi beş yaşına -frontal lob gelişiminin tamamlandığı söylenen yaş- yaklaştıkça kafasında bir şeylerin oturmaya başladığını fark ederek bundan memnuniyet duydu. Derken bu yazıyı bir müzik dergisi olan Dark Blue Notes’a yazdığını hatırlayıp konuyu artık müziğe getirmesi gerektiğine karar verdi.
Bu sene Sesler ve Cümleler isimli bir seriye başladı ve oradaki yazım tekniğini iyice benimsedi. Hâlâ bir dil oturtmaya çalışıyor. Albümler üzerine kısa kısa doğaçlamalar yazıyor. Seslerin çağrıştırdığını, getirdiklerini, götürdüklerini. Şimdiye kadar kırk albüm yazmış. Yani sekiz edisyon. Her birinde beş albüm. Durumdan memnun. Kendine ait bir şey yarattığını ve kendinin olmakla birlikte neredeyse üslupsuz bir ses bulduğunu düşünüyor. Yazmaya başladığından beri belki de ilk defa.
Yazar bu yazıda kendinden niçin “o” olarak bahsettiğini anlamaya çalışıyor. David Markson’ın, birkaç ay önce okuduğu, Bu Bir Roman Değildir ve Diğer Romanlar kitabının etkisi mi? Belki. Belki kendiyle arasına mesafe koymak istiyor. Belki artık kendini anlatmaktan sıkıldığı, başka insanlara, başka dünyalara, başka şeylere bakmak ve dalmak istediği için. İlk yazın ürünleri otobiyografik olan ve bu doğrultuda/kaçınılmaz olarak içlerini döken yazarların, yazmanın devamını getiremediğine dair bir şeyler okudu/duydu. Herhalde biraz da bundan korktu. Bu korkusunun yazmaya uzun yıllar devam edeceğinin garantisi olduğunu hissedip rahatladı. Ben kelimesinden -ve onun söz sıkışmışlığından, ifade zorunluluğundan, iletme/bildirme güdüsünden- sıkıldığını, bir kez daha, tam şu saniye fark etti. O kelimesinin mesafelenişini ve beraberinde getirdiği iddiasızlığı/ferahlığı ise hemen ardından benimsedi.
Bu yazıyı bir müzik dergisi için yazdığını tekrar hatırladı.
Bu sene müzik kataloğunu Spotify’dan aynı b*kun laciverti olan Apple Music’e taşıdı -Netflix’in Warner Bros ve HBO’yu satın aldığını bu sabah öğrendi ve feodal teknoloji devlerinin çağından tekrar korktu. Albümlerini kendine göre tür tür ayırdı, katalogladı. Parça değil albüm dinlediği için kendiyle bir kez daha gurur duydu: o öyle diğerleri gibi dikkatini teslim etmemişti -ya da öyle olduğunu sanarak kendini avutuyor. Elinde olsa bütün albümlerini CD olarak edinecek. Ama o kadar para ve emek harcamayı doğru bulmuyor. Çağın getirdiklerinden bu kadar kaçmanın biraz abartı olduğunu düşünüyor. Bu abartının da çağın getirdiği bir şey olduğunu biliyor. Zamanın ruhuyla zamanın karşı-ruhunun iç içe geçebildiğini ve bu ikisinin bireyleri ve dolayısıyla toplumları aralarına alıp sıkım sıkım sıkıştırdığını düşünüyor.
Mert bu sene okumaya, dinlemeye, izlemeye, durmaya, düşünmeye, susmaya, konuşmaya, işe gitmeye, eve dönmeye, mutlu olmaya, mutsuz olmaya, bir şeylerin parçası hissetmeye, bir şeylerin dışında konumlanmaya, izolasyonizmine, aynı oranda/zorunlu olarak topluma karışmaya, bir şeyleri sevmeye, bir şeylerden nefret etmeye, bir şeylere yaklaşmaya bir şeylerden uzaklaşmaya sevmeye sevilmeye dahil olmaya dışlanmaya umursamaya umursamamaya yaşamaya hayatta-kalmaya-çalışmaya sergiler gezerek konserlere giderek kitaplar okuyarak filmler izleyerek kitaplığını büyüterek ofiste molalarında yürüyerek para biriktirip yatırım yaparak kahvesini içerek yeni insanlarla tanışarak bazı insanlarla kaçınılmaz olarak kopuşarak bozuşarak ülkesinden ve dünyasından hem umutlu hem umutsuz olarak hayatını İstanbul dışına/tercihen Assos’a taşımaya kesin karar vererek aşırı sağ iktidarların ultra-imagologların* influencerların prekaryalaşmanın kentlerin çeperlerine itilmenin ulaşamamanın barınamamanın kendi gündemine sahip olamamanın hayatın akışına etki edememenin bildirimin sözün içeriksiz içeriğin adını koyamadığımız bir şeylerin sonunun sonunun sonunun ve başlangıcının başlangıcının başlangıcının ve -aslında her çağ gibi- başka şeylerin tam da ortasının çağında bölünmüş parçalanmış toplumların içinde yekvücut yaşamaya çalışan bir insan olarak kalmaya devam etti.
Şimdi 2026’da nelerin farklı, nelerin aynı olacağını düşünüyor.
Mahler’in 10’uncusunu açıyor.
*Milan Kundera – Ölümsüzlük

■


