Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    GÖRÜŞ

    Ahmet Güntan ve Yol Çiçekleri

    Müzikte zamanında “hayat budur”u görmüş, fakat bu savın işaret ettiği boşluğu anlayıp ondan vazgeçmiş ve şimdi kimsenin ilgilenmediği deneyler yapan Reykjavik’li bir opera bestecisi olarak yaşayan Ahmet Güntan, Ahmet abi belki de yakın zaman sonra müziğin mutsuzların arkadaşı olmaktansa mutsuzluğunun kaçınılmazlığıyla mutlu olanların mutluluğunun eşlikçilerinden biri olduğunu ifade eder.
    Mert ÇakırcalıBy Mert Çakırcalı11 Haziran, 2026
    Ahmet Güntan
    Fotoğraf Velvele web sitesinden alınmıştır.

    “Müziğin hayatın ta kendisi olduğunu sanıyordum.

    (…)

    Ben müzikte kendime kapanıyor ve kendi ‘hayat budur’umu görüyordum, oysa gerçek hayat başka yerlerde belirleniyordu.

    (…)

    Sonra gördüm ki, hayat hakkında değerlerin tıkandığı toplumlarda da, müzik bir yaşama biçimi haline geliyordu.

    (…)

    Müzik yazmak, pratik hayatta hep başarısız olmuş birinin, benim, kendini anlatmak için bulduğu yeni bir yol olacaktı böylece.

    (…)

    Ben müziği yaşıyorum, yaşadıklarımı yazacağım. ‘Gerçeği kabul et, ne yazık ki toplumsalız!’ diyorum. İnsanın kendi dünyasına fazla özerklik tanıdığımı, kendi dünyamın gerçekliğini fazla abarttığımı fark ediyorum.

    (…)

    Ben kendi bireysel metafiziğimle hesaplaşmak gereğini duydum mu, yani dünyayla başım derde girdi mi, ‘Kendi hayatımı nasıl değerlendirebilirim’ diye sormak, metafiziğimle baş başa kalmak için müzik dinliyorum.

    (…)

    ‘Dünya nasıl olursa olsun, ben kendi gerçeklerimde haklıyım’ ya da ‘Benim dünyamı dışarıdan hiçbir şey değiştiremeyecek’ ya da ‘Kimse dünyayı benim gibi algılamıyor, öyleyse kimse dünyayı benim gibi bilmiyor’ ya da ‘Kimse dünyayı benim gibi algılamıyor, öyleyse kimse benim dünyamı bilmiyor’ gibi özerk bir birey ve o bireyin gerçekle ilgili düşüncelerini daraltan bir içedönüklük müziğin tuzağı. ‘Benim duyduğumu ancak ben bilebilirim’ – bunu dedirten bir sanat müzik, insana kendi dünyasıyla ilgili aristokratça ayrıcalıklar, azınlıkçı güzellikler tattırıyor.”

    (Yazı boyunca alıntılar aksi belirtilmedikçe aynı kitaptan: Ahmet Güntan, İyot., 160. Kilometre, 2025.)

    ■

    Güntan –bundan sonra Ahmet abi– dışa bakışından kalan enerjisini müzik yoluyla içine bakmak için kullanıyormuş sanki. Metafiziğiyle hesaplaşmak, kendiyle kalmak, içsel muhasebesini yapmak, kendini içinde buluverdiği kurulumun dışına fırlamak için. Bu cümlelerin 12 Eylül 1980’den birkaç ay önce yazıldığını düşününce tüm bunların bağlamı daha bir belirgin hale geliyor.

    Caz ve klasik müzik yazıları yazmaya başladığımda, Ahmet abi İyot.’u okuyup okumadığımı sormuştu. Okumamıştım. Orada müzik yazıları vardı. Okumalıydım. Okudum. Müzik deneyimlerimizin birbirine çok yakın olmakla beraber önemli bir noktada ayrıştığını ve Ahmet abinin müzik deneyiminden neredeyse suçluluk duymasının sebebinin onun deneyimindeki bir eksiklik olduğunu düşündüm: Benim için müzik, öyle bir içe dönüklükle birlikte farklı dünyalara ışınlanabilme ve oraların deneyimini yaşamadan bilebilme imkânı sağlıyordu. Bir bakıma içe dönmek, dışa bakmak, bunlar çok da ayrışmıyordu müzik deneyimimde. Dışsallıkla içsellik onda bu denli ayrı deneyimlerken bende iç içe geçiyorlardı.

    Sarah Vaughan’nın, Henry Mancini’nin Slow Hot Wind parçasını söyleyişinde California’ya dair çok şey öğreniyordum. John Zorn’un Masada edisyonlarında Manhattan’da Yahudi olmaya dair. Şostakoviç’ten Sovyet büyükşehirleri ruhunu, Lale ve Nerkis Hanımlardan eskinin de eskisi İstanbul’u, Anouar Brahem, Paolo Fresu, Richard Galliano gibi müzisyenlerin müziğinden Akdeniz’i, Tord Gustavsen’den, Esbjörn Svensson’dan, Rymden’den İskandinav havalarını içime alıyordum. Dinlerken bir şeyler oluyor, bir rüzgâr esiyor, bir ağacın dalları sallanıyor, aklımda bir düşünce oluşuyor, bir şey klik ediyor zihnimde ve tak! Bu deneyimin geri dönüşü olmuyor. Ansızın o müziğin bağlamını kavrıyor bulunuyorum.

    Sonra Ahmet abinin durumu şöyle açıkladığını hatırlıyorum:

    “Klasik Türk müziğinde, şarkı sözlerinin çoğunu anlamadığımız halde yine de etkileniyoruz, çünkü oradaki dil güncelliğinin ötesinde bir anlam taşıyor, belli duyguları anlatmaktan çok, belli duygu evrenlerini çağrıştırıyor.”

    Derken İyot.’un sonunda, yeni baskıya eklediği şu cümlelerle karşılaşıyorum tekrar:

    “24 yaşında, müzik herkes gibi benim de yakın arkadaşımdı, (…) Bugün Schopenhauer’ın bu sözlerinin tersini, müziğin mutsuzların sesini bastıran, insanın çığlığını örten bir uğuldama olduğunu düşünüyorum. Müzik artık arkadaşım değil.”

    Şaşırıyorum. Düşüncelerim değişiyor. Sanki o farklı dünyaların deneyimleri yalanmış, zihnimde oluşmuşlar, yalnızca iç dünyamla ilgililermiş çünkü dış dünya bugünlerde o kadar korkunçmuş ki ben kendi steril ve renkli dünyamı terk etmeden müzik dinlemeyi farklı gerçekliklere açılan bir kapı olarak görüyormuşum ama bu bir illüzyonmuş. Kendimi kandırıyormuşum. Çeşitli müziğin çağrıştırdığı duygu evrenlerinin gölgesinde gerçek dünyadan saklanıyormuşum. Aslında mutsuzmuşum vs. Ahmet abinin yetmiş yaşında kendini “kimsenin ilgilenmediği deneyler yapan Reykjavik’li bir opera bestecisi”* olarak tanımlamaya başladığı bir ülke ve zamanda yirmi üç yaşında olduğum için.

    O benim geçmeye yeni başladığım yollardan çoktan geçmişti. Müzik onun için hayati önemini yitirmiş ve defterini dürmüş müydü müziğin? Artık Mert Demir de dinliyor, bununla eğleniyor, müziğe pek bir anlam yüklemiyor da ondan yalnızca hızlı bir zevk almaya bakıyordu. O hayatla olan meselelerini çözmüştü. Yerini bulmuştu. Artık müziğin duygu evrenlerine, işaret ettiği “hayat budur”a falan ihtiyacı yoktu. Eski dünyanın yeni dünyaya dönüşümünü izlemiş, bu mutasyonu doğrudan yaşamış ve bunun karşısında düştüğü dehşetten düşsel Reykjavik’ine kaçarak kurtulmuştu.

    “İyot çok reaktif bir element değil, o yüzden açıkta kalabiliyor. Reaksiyona girince iş değişir, çok faydalı olabildiği gibi, yakıcı yıkıcı da olabilir. Herkesin yanında bir yaka hoparlörü taşıyacak kadar haber dolu olduğu bir dünyada benimki iyotluk sayılır.”**

    Geri çekilmekte, izlemekte ve ifadeyi minimuma indirmekte halinden mecburen memnun ve vakur bir kabulleniş; olacak olanı olmaya bırakan bir pasifistlik vardır sanki. Sosyolog duruşudur. İnceler. İzlemekten zevk alır. Voyeur de denebilir böyle birine. Katılımdan kaçınır. Yalnızca durur, izler, içine alır, tarar, inceler, o deneyimi içinde yaşar, onu dönüştürür, doğru malzemeleri bulur, seçer, sıralar, montajını yapar ve ortaya çıkan sonucu usulca dışarı çıkarır kendinden.

    Bu durumda tekrar şöyle düşünüyorum: Müzik Ahmet abinin dediği gibi, o kadar da içe dönük bir şey olmasa gerek. Belki bu deneyim de iyotluğun bir parçasıdır. Başka başka insanların, başka başka dönemlerin ve yerlerin hayatını izlemenin ve belirli soundlar aracılığıyla belirli his repertuarlarını deneyimlemenin. Buna duygu evreni dedik. Müzik zamanın ve mekânın ruhuyla ilgili neredeyse her şeyi açığa çıkarıyor. Sanki bir şeyleri artıran ve rahatlatan bir özelliği var. Bir tür kan sulandırıcı. Hayat akmaz hale geldiğinde başvurulası bir sağaltıcı yöntem. Şairler gibi besteciler ve müzisyenler de zaman ve mekâna ait muğlak ve dağınık olan bir şeyleri diğer insanlardan daha iyi görüp o şeyleri eserlere dönüştürüyorlar. Somutlaştırıyorlar. Bunlarla kayda değer karşılaşmalar yaşayınca insan bir şeylerden sıyrılıp daha sahici başka şeylere yaklaşabiliyor. Ne kadar tatsız da duyulsa insan bunlarla kendini kurtarıyor.

    İyot.’un sonundaki cümlelerine rağmen, dünyanın dönüşümüyle birlikte ulaştığı durumu, kendini evrilmiş bulduğu yeni benliğini müziğe referans vererek tanımlıyordu Ahmet abi. O halde onun için müzik henüz anlamını yitirmiş değildi. Kendini, hayatını oldukça az kişinin dinlediği yeni ve deneysel sanat müziğine adayan mesela George Flynn ya da Mark-Anthony Turnage gibi isimlerle benzer durumda görüyordu. Bunu, Ahmet abinin kendini dünyanın ve ülkenin güncel durumunun içinde yeniden fark etmesi olarak görüyorum. Ona gelenlerin, en azından bir kısmının da sebebinin başından beri bu olduğunun farkında mıydı?

    Benim de onunla tanışmak istememin ilk sebebi Esrârîler.’di. Oradaki fikirlerle birlikte teknik ve estetik işçilik ve güzellikti. Ahmet abi o cümleleri yazarken ben daha doğmamıştım. Dünya o yıllarda o büyük dönüşümün içindeydi. Sanki Esrârîler., Ahmet abinin bu dönüşüme karşı bu coğrafyanın ve kimliğinin kökleriyle kurduğu iletişimden hareketle inşa etmeye çalıştığı bir barajdı. Akan suları diktiği surlarla sanki durdurmak istedi. Esen rüzgârları tersine çevirmek için bir icat yapmak istedi. Atomizasyonu başlangıcından tespit etmişti. Anlamların bütünlüğünü, ideallerin hayali gerçekçiliğini muhafaza etmeye çalıştı. Biz diliyle yazdı. Yalnız olmadığını, tekil olmadığını, kimliksizliğiyle kaybolup kendini kendinden yüce bir şeyin içinde yeniden bulabileceğini sandı. Öyle miydi? Yoksa bu yolların artık tıkanmakta olduğunu ve gelmekte olanın önlenemeyeceğini artık bildiği için mi bunlara soyunmuştu? Burak (Fidan) bana zamanında Seneca’nın Ahlak Mektupları’nı vermişti. Esrârîler. ile ortak noktası yaşam anksiyetesini; sonradan varoluşsal anksiyete de diyebileceğimiz o hep yaşama/devam etme/ilerleme istencini askıya alan bir bilinç durumu vardı.

    Bunlara neden ihtiyaç duyuyordum?

    Ben onun ve arkadaşlarının ideallerinin çöktüğü dünyanın içine doğmuştum. Onda eski dünyadan bir şeyler bulmuştum. Nostaljik bir şey değildi bu. Onun filtresine alıp geri püskürttüğü tikel gerçeklikle de yeni olanın inşa edilebileceğini hissetmiştim. Onda sanatı görmüştüm. Bugün iyisiyle pek az rastlaşabildiğimiz o tuhaf şeyi. Sanatlara olan sevgim onunla da arttı, büyüdü, önü alınamaz hale geldi.

    Müzikte zamanında “hayat budur”u görmüş, fakat bu savın işaret ettiği boşluğu anlayıp ondan vazgeçmiş ve şimdi kimsenin ilgilenmediği deneyler yapan Reykjavik’li bir opera bestecisi olarak yaşayan Ahmet abi belki de yakın zaman sonra müziğin mutsuzların arkadaşı olmaktansa mutsuzluğunun kaçınılmazlığıyla mutlu olanların mutluluğunun eşlikçilerinden biri olduğunu ifade eder.

    “Luchino Visconti, Thomas Mann’ın güzellik ve ölümü işleyen romanı Venedik’te Ölüm’ün kahramanı Von Aschenbach’ı bir yazar değil, bir müzisyen yapmıştır filminde. İç dengeye dayanan güzellik anlayışının çöküşü ve ölüm –hepsi Mann’vari bir simgesellik içinde– Akdeniz’de Mahler müziğiyle beraberdirler. Çünkü müzik yoz bir sanattır.”

    “Hayat hakkında değerlerin tıkandığı toplumlarda” müziğin ve sanatın yaşama biçimi haline gelmesi geride kaldı. Bugünlerde böyle şeyleri yaşama biçimi haline getirebilecek herhangi bir insanlık sanki kalmadı. Şimdi buradayız. Bu üstüne tartışılmaz hale gelmiş patetik durumda sığınılacak şeyler belli gibidir. Bir şeylere sığınabilecek biri olmak da biraz şansa, biraz kişiye ve şartlara kalmıştır ve bunda da hazzına karşı konulamaz, Ahmet abinin müzik deneyiminde olduğunu varsaydığı gibi “aristokratça” ve “azınlıkçı” bir yozluk vardır. Lezzetlidir.

    Güntan, böylece; kendi geri çekilişinin davetkâr estetliğini üstlenmiş ve bunu sanatların en soyutu olan müziğe referans vererek ilan etmiştir. Bir bakıma bastırageldiği gerçekliğini kabul etmiştir. Sanki tamamlanmıştır. Rahatlamıştır. Müzik yazılarında da, ulaştığı bu güncel durumunu işaret eden gerekli altyapı; daha olgunlaşmamış bir malzeme, henüz günah sayılan bir fikir ve o ham his var. O cümlelerinde şiir ve yazınının önemli bir unsuru olan konfesyonizmi tepe noktasına çıkıyor ve bu bir sürpriz değil. Müzik, şiir, bildirimsizlik, geri çekilme, durma, bakma, iç muhasebe, dış muhasebe, konfesyonizm, tüm bunlar Ahmet abinin muhteviyatına dair şeyler olagelmiştir ve sanki bunların hepsinin ipucunu müzik yazılarında erkenden vermiştir.

    Yirmilerindeki insanların bile her şeyi bırakıp köye taşınmanın, sosyal medya hesaplarını kapatmanın, çeşitli Ahmet abilere komşu olmanın, müzikleriyle köyleri Orta Çağ ya da Rönesans zamanlarına geri döndürmenin, ekip biçmenin ve yaka hoparlörlerinden soyunup bildirimden uzak yaşamanın hayalini kurduğu bir dünyada Seneca ya da Ahmet abi gibilerin varlığına ihtiyaç duyulur.

    Ve “Her Lucilius’un bir Seneca’sı, her Seneca’nın da bir Lucilius’u vardır” dersek Ahmet abi durumu herhalde anlayışla karşılar.

    ■

    Mert Çakırcalı’nın diğer yazıları
    *16 Temmuz 2023 tarihli Çene. yazısı, 160. Kilometre web sitesi
    **Ahmet Güntan, şiirgeldikelimedeboğuldu., 160. Kilometre, 2025, 2. bsk, s. 84

    160. Kilometre 260612 Ahmet Güntan Donat Bayer Mert Çakırcalı Ömer Şişman Yol Çiçekleri
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous ArticleTyshawn Sorey – Members… Don’t! (2026 Pi Recordings)
    Next Article Kenny Barron: So Many Lovely Things: Live in Brecon (Elemental 2026)
    Avatar fotoğrafı
    Mert Çakırcalı
    • Instagram

    Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu, malum koşullarda yaşayabilmek için bankacı olmuş genç bir yazar. Bibliyofil ve obje fetişisti. Müzik eleştirmenliğine öykünüyor. Çeşitli müziklere, sanatlara ve kültür ürünlerine maruziyetini, bunların zihninde dokunduğu ve harekete geçirdiği şeyleri yazıyor.

    Related Posts

    İki müzisyen, iki enstrüman ve bir ömürlük zarafet

    11 Haziran, 2026

    Harvie S ve zarif geri dönüşü: Bright Dawn

    11 Haziran, 2026

    Corcoran Holt: Gelenek, topluluk ve kendi sesini bulmak üzerine

    11 Haziran, 2026
    Yazarlar
    Kimiz?

    Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

    DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

    Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

    İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

    Yazıların telifi yazanlara aittir.

    Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

    Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

    Reklam: [email protected]

    Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

    Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

    Kanalı Görüntüle