2025’i başka türlü uğurlayalım istedik, müziği hayatının merkezine koyanlara, müzisyenlere, yazarlara, organizatörlere, işletmecilere, dinleyicilere, söyleyeceklerinin muteber olacağına inandığımız kişilere başvurduk; bitmek üzere olan yıldan kendilerine kalanı, kendilerinden başkalarına kalanları, 2025’i müzikal açıdan nasıl geçirdiklerini yazmalarını rica ettik. Vokalist, yazar, organizatör Arzu Taşdemir bizi kırmadı, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı: “Bir yılın ritmi: Konserler, karşılaşmalar, yolculuklar”
■
2025’i düşündüğümde aklıma önce mekanlar değil, anlar geliyor.
Aya Yorgi Tepesi’nde, seyircilerin arasına karışıp konseri dinlemeye gelen İkiz’i fark ettiğim o an mesela. Gustav Lundgren, Martin Höper ve Ola Bothzén’in onu görünce yüzünde beliren mutluluk. Ya da sevgili İmer Demirer’in, Aya Nikola Manastırı’na doğru yürürken yol üzerindeki ağaçların isimlerini sanki bir hikaye parçasıymış gibi anlatması, kısa ama çok zarif bir an…
Böyle o kadar çok an var ki, sayfalar dolusu birbirinden nefis anlar…
Bu yıl, benim için bir konser takviminden çok, birbirine temas eden küçük karşılaşmaların bütünüydü.
Bir Yerden Bir Yere Akan Hikayeler
Jazz Letters bu yıl yalnızca adalarda değil, Türkiye’nin hayalini kurduğumuz, sürprizli ve özel mekanlarındaki sahnelere de ev sahipliği yaptı. Yine de, bazı geceler adalardan başka bir ışık taşıyor; bunu inkâr edemem.
Sibel Köse Quintet ile Aya Yorgi Tepesi’nde gerçekleştirdiğimiz o ilk konser… Konserin ilk dakikalarında yaşanan teknik aksaklığa rağmen, salonu tam kapasite dolduran kalabalığın sabırla, minnetle ve sessizlikle bekleyişi… Sahnedeki birbirinden özel müzisyenlerin daha ilk notada tüm mekanı tek bir nefese dönüştürmesi… Böyle anlarda sessizlik bile müziğin çok özel bir parçasına dönüşüyor galiba.

Gustav Lundgren Trio konserinde, “Bekledim de Gelmedin” çalarken kalabalığın aynı anda soloya katılması… Gustav, Martin ve Ola’nın yüzündeki o şaşkın gülüşler ve memnuniyet…
Bunlar, organizasyonun değil, anın yarattığı, dönüştüğü nefis şeyler aslında .
Aya Nikola Manastırı’ndaki Ece Göksu Trio konserinde, yıldızların altında sandalların kıyıya hafifçe vurduğu ritimle, Ece Göksu’nun zarif sesi iç içeydi mesela. O gece müziğin, insanların üzerinde, gün doğumunda yarı loş bir odaya süzülen, ince bir ışık hüzmesi gibi dolaştığına şahit oldum.

Gabbro’daki Wolfgang Haffner konserinde ise bambaşka bir hikaye vardı.
Kendi çocukluğuna dair anlattığı anılar, kendine has tekniğinin yarattığı o hipnotik atmosfer ve ekibinin sonsuz enerjisi… Salonun ritmi ile müzisyenlerin nefesi bazı anlarda aynı tempoda gibiydi. Büyükada’dan, Heybeli’den gelen misafirlerin, anakaradaki bir konserde birbirini tanıyıp selamlaşması ise apayrı özel anlardan… Kemik bir dinleyici kitlesinin oluştuğunu görmek, Jazz Letters’ın en görünmez ritmi sanırım.
Ve Mr. Cas… O büyülü salonun içinde Sibel Köse, Janusz Szrom, Bogdan Hołownia, Wojciech Pulcyn ve konuk sanatçılarla birlikte geçen o nefis gece… O akşam zamanı unuttuk. Bir an için her şeyin sonsuza kadar süreceğini sandık.
Tüm bu anlar, göğsümde heyecan verici turuncu bir his bulutu bırakıyor; çünkü yalnızca Jazz Letters’ın ya da başka serilerin değil, hepimizin kendi küçük toplumsal hikayesi de her sahnede yeniden yazılıyor ve müziğin yarattığı o kolektif hafızada yerini almaya devam ediyor.
Türkiye’de kadın olmak ve üretmeye devam etmek
2025, yalnızca güzel konserler değil, bazı gerçeklerin de açıkça görünür hale geldiği bir yıl oldu.
Türkiye’de kadın olmanın bazen hala bir süper güç gerektirdiği hissine kapılmamak elde değildi. Kültür-sanat alanında kadın girişimci olmak ise bazı anlarda sabır testine tabii tutuluyormuşsunuz gibi bir his.
Bazı ortamlarda kadın oluşumun ciddiyetinin sorgulandığı, bazen açık, bazen çok ince bir toksik maskülenite ile burun buruna geldiğim anları hatırlıyorum.
Tüm hazırlıkları tamamlanmışken, başlamadan iptal edilen projelerimi hatırladığım vakit ise, üzerinden hatrı sayılır bir zaman geçmiş olmasına rağmen hissettiğim gri renkli bir kırgınlıktan başka bir şey değil ne yazık ki.

En çok şaşırdığım anlardan biri ise sosyal sorumluluk projemi anlattığımda aldığım tepkilerden bazıları oluyordu.
Fırsat eşitliği olmayan çocuklarla sanat kampları kurma hayalimin, kimi zaman “romantik” ya da “gereksiz” bulunması gibi anlara az denmeyecek kadar şahit oldum bu süreçte. Oysa benim için bu, romantizmden öte, hayatın rasyonalitesi.
Şimdi hatırlıyorum da, tam da böyle anlarda, ne olursa olsun, üretmekten vazgeçmemenin hepimizin elindeki en sahici direniş biçimi olduğunu hatırlatmak yardımcı oluyordu.
Perdenin biraz gerisinden : Görünmeyen yükler, küçük gerçekler
İşin görünmeyen tarafında, sessizce yürüyen pek çok ayrıntı var. Sahne ışıkları yanmadan önce, kimsenin görmediği küçük hazırlıklar birikiyor. Tabii tüm bunların yanında pratik bazı sürprizlerle de karşılaşmak çok mümkün. Bazı kurumların kamusal olmayan özel alanlar için bile yüksek kiralar talep etmeye başlaması, ekonomik dalgalanmaların müzisyenlerin ruh haline, sahne arkasındaki ekibin temposuna yansıması, organizasyon yükünün her yıl biraz daha ağırlaşması gibi..Ama bir konser bittiğinde ve insanların yüzündeki mutluluğu gördüğünüzde bütün o yük, başka bir şeye dönüşüveriyor. Kısacık bir “iyi ki geldik” cümlesi bile bazen bir yılın tüm ağırlığını hafifletebiliyor.
Ve elbette, tüm bu bağımsız yapının sürdürülebilmesi için, görünmez destek mekanizmalarının ne kadar kıymetli olduğunu da bu yıl daha iyi gördüm.
Uzun sözün kısası, sanat üretmek bireysel bir çabayla başlasa da, ancak kolektif bir omuzla ayakta kalıyor.
Takvimin sağ alt köşesindeki satırlar
Yıl biterken fark ettim ki, beni en çok ayakta tutan şey büyük anlar değil, konserlerin sonunda salonda kalan o naif sessizlik. Özetle, bir yılın sonunda, yolun neden sürdüğünü söyleyen küçük detaylar beliriyor karşınızda. Ben de onlara tutunuyorum.
Ama her konserin sonunda, o geceye ait benzersiz bir şey olduğunu görmek, insanların yüzünden okuyabildiğimiz o sakin memnuniyet, müzisyenlerin sahneden inerken taşıdığı hafif tebessüm anı..
2025, müziğin sadece duyulan değil, yaşanan bir şey olduğunu yeniden hatırlatıyor.
Yeni yılın eşiğinde bir kez daha anlıyorum: Yollar değişiyor, mekanlar değişiyor. Benim için değişmeyen tek şey, yol nereye açılıyorsa orada olmak galiba.
Satırlarıma burada son verirken, müziğin açtığı nefis kapılardan birlikte geçeceğimiz, her ayını içi güzel anlarla dolu bir mektup zarfı gibi heyecanla açacağımız harika bir yıl diliyorum.

■
Ardından: 2025 dosyası
Jazz Letters
Arzu Taşdemir’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları


