Kika Sprangers müziğinde insanı durup dinlemeye davet eden bir nüans var. Saksofonun neredeyse insan sesine dönüşen tınısı, hiç beklemediğiniz bir anda büyüyen melodiler… Hollandalı müzisyen, cazı belli kalıplara sığdırmakla pek ilgilenmiyor. Fotoğraftan klasik müziğe, çocukluk hatıralarından insan ilişkilerine uzanan geniş bir dünyadan besleniyor. Bu kez yolu İstanbul’a düşüyor ve Beyoğlu Caz Festivali kapsamında sahne alacak. Yeni projesi river, river’da çocukluğunun nehir kıyılarına dönüyor, hayatın akışını müziğe taşıyor. Söyleşimizde Wayne Shorter’dan Erykah Badu’ya, büyükbabasına veda ettiği “Moon River”dan doğaçlamanın hayata öğrettiklerine uzandık. En çok da şu düşüncesini sevdim: Güzellik, her şeyi kontrol edemediğimiz yerde başlıyor.
To read the interview in English, please click here.
■

Mine Gürevin: Çocukluğunuzda babanızın size dinlettiği John Coltrane ve Cannonball Adderley kayıtları, cazla ilk tanışmanızda önemli bir rol oynadı. Özellikle Adderley’nin “Mercy, Mercy, Mercy” yorumunun sizde güçlü bir iz bıraktığını biliyoruz. O dönemde sizi saksofona çeken neydi? Cazın hayatınızın bu kadar belirleyici bir parçası olacağını hiç düşünmüş müydünüz?
Kika Sprangers: “Mercy, Mercy, Mercy”, Cannonball Adderley’den dinlediğim ilk kayıt değildi ama en sevdiklerimden biri. Bu müziği çalan müzisyenlerin duyduğu neşeyi, canlı bir performansta müziğe nasıl hayat verdiklerini duyabiliyorsunuz. Seyirci coşuyor, ortamın bütün enerjisi kayda yansıyor. İşte o anın içinde yaşanan caz! Bence saksofon, Adderley’nin bu neşeyi ifade etmek için kullandığı bir araç yalnızca. Cazın hayatımın böylesine büyük bir parçası olacağını hiç tahmin etmezdim. Her şey zaman içinde kendiliğinden gelişti.
Mine Gürevin: Prince ve Erykah Badu gibi sanatçıları dinleyerek büyüdünüz, daha sonra Wayne Shorter, Charlie Parker ve John Coltrane’in müziğini keşfettiniz. Birbirinden oldukça farklı görünen bu müzikal dünyalar, bugün kendi sesinizi oluştururken nasıl bir araya geliyor?
Kika Sprangers: Bence insan her zaman ilham aldığı kişilerden ve kaynaklardan beslenerek şekilleniyor. Erykah Badu’nun o kendine özgü havasına bayılıyorum. Bunu asla yeniden yaratamam. Zaten kimse yaratamaz. Ama ondan ilham alabilir, hayat boyunca yanımızda taşıdığımız ilham çantamıza küçük bir parçasını koyabiliriz. Prince ve Coltrane için de kesinlikle aynı şey geçerli. Saksofon çalıyor olsam da birbirinden çok farklı müzisyenlerden ve sanatçılardan ilham alıyorum. Saksofon, insanın kendi sesini ifade etmesini sağlayan bir enstrüman yalnızca. Parker olağanüstü bir müzisyen ama kendimi hiçbir zaman onun çizgisinde bir saksofoncu olarak görmedim. Yine de müziğe yaklaşımını inceliyorum. Dolayısıyla onun etkisi de bir şekilde müziğimin herhangi bir yerinde ortaya çıkabilir.
Mine Gürevin: Wayne Shorter’ın Speak No Evil albümündeki “Infant Eyes” bestesinin sizin için özel bir anlam taşıdığını söylemiştiniz. Shorter’ın müziğinde sizi bu kadar derinden etkileyen nedir? Besteciliğe ve doğaçlamaya yaklaşımı, kendi müzikal düşüncenizi nasıl şekillendirdi?
Kika Sprangers: “Infant Eyes”ı ilk duyduğumda güzelliği karşısında büyülenmiştim. Öylesine derin bir beste ki… O parçayı ilk dinlediğim sıralarda soprano saksofon çalmaya yeni başlamıştım. Bu yüzden benim için hep o yeni enstrümanla bağlantılı kaldı. Shorter’ın çalma ve beste yapma biçimi gerçekten bambaşka. Çok taze, alışılmışın dışında ve kavraması ya da belli bir kalıba yerleştirmesi zor. İşte bunu çok seviyorum.
Mine Gürevin: Saksofonunuzla insan sesinin kırılganlığını ve ifade gücünü yakalamaya çalışıyorsunuz. Sizce bir enstrüman, kelimelere ihtiyaç duymadan insan sesiyle aynı duyguları aktarabilir mi? Saksofonunuzun gerçekten şarkı söylediğini hissettiğiniz anlar oluyor mu?
Kika Sprangers: Kesinlikle! Bazen kelimeler olmadan çok daha fazlasını anlatabilirsiniz. Soyutlamanın güzelliği de burada. Saksofonun şarkı söylediği anlar elbette oluyor. Kendine özgü bir tınısı, bir rezonansı var. Her şey yolunda gittiğinde ve ses tam olması gerektiği gibi çıktığında, saksofon gerçekten şarkı söylemeye başlıyor.
Bence bir müzisyen olarak icranızdaki sessizlikler, çaldığınız notalar kadar önemli.
Mine Gürevin: Human Traits albümünüzde insan karakterlerini müzik aracılığıyla ele alırken fotoğraf sanatından, özellikle Anton Corbijn’in portrelerinden ilham aldınız. Bir fotoğrafın yakaladığı insan hikâyesini müziğe dönüştürmek nasıl bir yaratıcı süreç? Görsel sanatlar bestelerinizi ne ölçüde etkiliyor?
Kika Sprangers: Human Traits için önce karakterleri yarattım, ardından fotoğrafçı Karen van Gilst’ten müziği ve bu karakterleri fotoğraflara dönüştürmesini istedim. Bu, ikimizin kendi bakış açısıyla şekillenen bir çalışmaydı. Birlikte üretmek, müziğin ve fotoğrafların birbirini etkilemesine izin vermek çok güzel bir deneydi. Canlı performanslar sırasında bu fotoğraflar, karakterlerin hareketli video görüntüleriyle adeta hayat buldu. Görsel sanatlar bazen yeni müzikler yazmam için bir ilham kaynağı oluyor, bazen de yalnızca zihnimi boşaltmamı, yeni fikirlere ve seslere açık hâle gelmemi sağlıyor. Ancak yeni albümüm river, river’da süreç tam tersine işledi.
Mine Gürevin: Müziğinizde sessizlik, kırılganlık ve güçlü orkestral pasajlar çoğu zaman yan yana duruyor. Beste yaparken sessizliği de notalar kadar önemli bir ifade unsuru olarak görüyor musunuz? Müziğinizde söylenmeyenlerin nasıl bir yeri var?
Kika Sprangers: Bu çok güzel bir düşünce. Ancak ben bunu daha çok bir bestenin içinde alan yaratmak olarak görüyorum. Sessizlikler, eseri seslendiren müzisyenler tarafından da bir anlamda “çalınıyor”. Bence bir müzisyen olarak icranızdaki sessizlikler, çaldığınız notalar kadar önemli.
Mine Gürevin: Mirage albümünde Kit Downes ile oldukça yalın ve samimi bir müzikal diyalog kurarken Kika Sprangers Large Ensemble ile çok daha geniş bir ses dünyasını keşfediyorsunuz. İki müzisyen arasındaki doğaçlamayla büyük bir topluluğu yönetmek arasında nasıl yaratıcı farklılıklar var? Hangi ortam size daha fazla özgürlük hissi veriyor?
Kika Sprangers: İkili bir toplulukta bilinmeyenler ve belirsizlikler çok daha fazla. Bu da heyecan verici bir özgürlük duygusu yaratıyor ve o anın önemini öne çıkarıyor. Bence cazdaki en kırılgan topluluk biçimi duo. Her şeyi duyuyorsunuz, birbirinize tepki veriyorsunuz ve birlikte bir şey yaratıyorsunuz. Öte yandan, büyük bir toplulukta da alan ve özgürlük hissi yaratmayı başarabilirseniz bu duygu, çok sayıda insan tarafından paylaşıldığı için daha da büyüyebiliyor. Büyük bir orkestranın yarattığı özgürlük hissi hem dinleyiciler hem de müzisyenler için son derece etkileyici, hatta sarsıcı olabilir. Gerçekten kendinizi çok daha büyük bir bütünün parçası gibi hissediyorsunuz.
Mine Gürevin: Morning albümünde Norveçli müzisyenlerle yalnızca iki gün süren, büyük ölçüde kendiliğinden gelişen bir kayıt sürecinde çalıştınız. Önceden bestelenmiş müzikle tamamen doğaçlamaya dayanan bir yaklaşım arasında nasıl denge kuruyorsunuz? Kontrolü bırakmak yaratıcılığınızı nasıl etkiliyor?
Kika Sprangers: Bence kontrolü bırakabilmek caz müziğinin en büyük güçlerinden biri. Bu, üzerinde çalışmaya ve kendimi geliştirmeye gayret ettiğim bir konu. Teknik becerilerim önüme engel olarak çıkmadığında kendimi çok daha rahat bırakabiliyorum. Beiggja ile çalarken düşünmemize ya da konuşmamıza gerek kalmıyor. Sadece çalıyoruz. Doğaçlamanın güzelliği de burada. Bu, müziğimin her zaman çok önemli bir parçası. Müzik o anda ortaya çıkıyor ve o an geçtikten sonra da “kayboluyor”. Önceden bestelenmiş unsurlar sağlamsa onların üzerinde özgürce çalabilir, kendi sesinizle kendinizi ifade edebilirsiniz. Baştan sona ayrıntılı biçimde yazdığım eserlerin yanı sıra, yalnızca tek sayfalık besteler yapmak da çok eğlenceli. Çünkü bunlar, çalındıkları anda yepyeni ve çok daha büyük bir şeye dönüşebiliyor.
Mine Gürevin: North Sea Jazz Festivali için Hollanda Oda Korosu ile geliştirdiğiniz The Way Wild Rivers Flow, caz ile koro müziğini buluşturuyor. Arvo Pärt ve Ravel gibi bestecilerden de etkilendiğinizi biliyoruz. Sizce caz ile çağdaş klasik müzik arasındaki sınırlar bugün hâlâ bir anlam taşıyor mu?
Kika Sprangers: Elbette aralarında farklılıklar var ama günümüz sanatçılarının bu farklılıkları pek dert ettiğini düşünmüyorum. Artık müzik türlerinin sınırları içinde düşünmüyoruz. Her türden ilham alıyoruz. Müzikal yolculuğunuza nerede başladığınız önemli olabilir. Örneğin klasik müzikle başladıysanız müzikal açıdan farklı bir çıkış noktanız olabilir. Ancak artık gerçek sınırlardan söz edebileceğimizi sanmıyorum. Böyle sınırlar varsa bile onları aşmaya fazlasıyla hazırız. Zaten pek çok sanatçı yıllardır bunu yapıyor. Ben kendimi belli kalıpların içine hapsederek düşünmekle ilgilenmiyorum.
river, river albümümde kendi kişisel hikâyemi müziğim aracılığıyla anlatmanın zamanının geldiğini hissettim.
Mine Gürevin: Yeni projeniz river, river’da nehri yaşamın, dönüşümün ve sürekli hareketin bir metaforu olarak ele alıyorsunuz. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? Bir nehrin akışıyla müziğin, özellikle de doğaçlamanın akışı arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Kika Sprangers: Bu albümde kendi kişisel hikâyemi müziğim aracılığıyla anlatmanın zamanının geldiğini hissettim. Önceki albümlerimde hayal gücü ya da insanın sonsuzluk algısı gibi yaşamın insani yönlerine ilişkin kendi gözlemlerimi ve düşüncelerimi ele almıştım. Bu müzikleri yazmaya otuz yaşımda başladım. Hayat üzerine düşünmek, onu bütün güzelliği, kesintisiz akışı ve hareketiyle nasıl gördüğümü ifade etmek için doğru bir zaman gibi geldi.
Bir nehrin kıyısında doğdum ve büyüdüm. Nehir, çocukluğumda önemli bir yere sahipti ama aynı zamanda yaşamın da güçlü bir metaforu. Kıvrılarak akabilir, şiddetle girdaplar oluşturabilir, yön değiştirebilir, kendi yolunu bulabilir ve sonunda denize ulaşır.
“Ambling”, erkek kardeşimle doğada ya da büyükanne ve büyükbabamızın bahçesinde amaçsızca dolaşarak, gezinerek geçirdiğimiz zamanları anlatıyor. “Estuary” ise farklı olmanın ve birbirini bulmanın güzelliği üzerine bir aşk şarkısı.
“Moon River”, albümde benim bestelemediğim tek parça. Henry Mancini’nin yazdığı, büyükbabamın dinlemeyi çok sevdiği bir caz standardı. Büyükbabamın cenazesinde bu parçayı babamla birlikte çalmıştım. Bu yüzden benim için her zaman çok özel bir şarkı olarak kalacak. Grubun bu parçayı yorumlama biçimini ve Anna’nın finaldeki söyleyişini çok seviyorum.
Mine Gürevin: Caz tarihi boyunca büyük orkestraların ve toplulukların liderliği ağırlıklı olarak erkek müzisyenlerle özdeşleştirildi. Kendi topluluklarını yöneten ve büyük ölçekli eserler besteleyen bir kadın olarak kendinizi bu geleneğin neresinde görüyorsunuz? Avrupa caz sahnesinde kadın müzisyenlerin konumuyla ilgili ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz?
Kika Sprangers: Daha çeşitli ve eşitlikçi bir müzik ortamına doğru ilerliyoruz. Henüz istediğimiz noktada değiliz ama zaman değişiyor. Tam da bu soruların caz sahnesindeki erkek müzisyenlere de sorulacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum.
Benim için rol modeller her zaman çok önemliydi. Maria Schneider, Caroline Shaw, Candy Dulfer, Tineke Postma, Nina Simone, Nadia Boulanger ve Erykah Badu… Bunlar yalnızca birkaç örnek.
Güzellik, öngörülemezliğin içinde saklı. Söylemesi kolay ama gerçekten böyle yaşamak zor.
Mine Gürevin: Beyoğlu Caz Festivali kapsamında İstanbul’da sahne alacak ve river, river projenizi dinleyicilerle buluşturacaksınız. İstanbul seyircisiyle nasıl bir müzikal bağ kurmayı umuyorsunuz? Ayrıca festivalin doğaçlama üzerine düzenlediği bir söyleşiye de katılacaksınız. Sizce doğaçlama yalnızca müzikal bir beceri mi, yoksa hayata yaklaşım biçimi olarak da görülebilir mi?
Kika Sprangers: Umarım müziğim size dokunur. Hep birlikte müziğin tadını çıkarabileceğimiz, o anın içinde ortak bir alan bulabiliriz. Benim için caz, her şeyden önce bir arada olmakla, topluluk duygusuyla ilgili. Bu yüzden grubumla birlikte İstanbul’da, Beyoğlu Caz Festivali’nde kendi müziğimi seslendirme fırsatı bulmak benim için gerçekten çok özel.
Dinleyici müziği nasıl isterse öyle deneyimlemekte özgür. Umarım müziğin sunduğu özgürlüğün tadını çıkarırsınız, duygusal olarak etkilenirsiniz ya da düşüncelere dalıp hayal gücünüzün sizi götürdüğü yerlere gidersiniz. Sizinle tanışmayı gerçekten sabırsızlıkla bekliyorum.
Doğaçlamadan gündelik hayatımıza kesinlikle bir şeyler taşıyabileceğimizi düşünüyorum. O anda olup bitenlere karşı esnek ve açık fikirli olmak önemli bir güç. Buradan hareketle birbirimize uyum sağlayarak, birbirimizin ifadesine yeni renkler katarak ya da karşıtlıklar yaratarak tepki verebilmek çok güzel bir şey.
Doğaçlama aynı zamanda kontrolü bırakabilme becerisi. Bir bakıma kontrolle de ilgili aslında. İyi bir hazırlıkla, düşünceli davranışlarla ve nezaketle açık bir alan yaratmayı başarırsanız hepimizin kendimizi bırakıp anın tadını çıkarabileceği bir ortam oluşturabilirsiniz. Yine de o anı hiçbir zaman bütünüyle öngöremez ya da kontrol edemezsiniz. Mesele de bu zaten. Güzellik, öngörülemezliğin içinde saklı. Söylemesi kolay ama gerçekten böyle yaşamak zor.
Dark Blue Notes’ta Röportajlar
Mine Gürevin’in diğer yazıları
Beyoğlu Caz Festivali
Kika Sprangers resmi web sitesi
■■■
Kika Sprangers: Beauty Lies in Unpredictability
On Friday, November 13, 2026, at 8:00 PM, Dutch saxophonist and composer Kika Sprangers will take the stage at Istanbul Union Church (Dutch Chapel) as part of the Beyoğlu Jazz Festival, presenting her river, river project. We spoke with her about the boundaries of music, the freedom of improvisation, the vulnerability of the human voice, and the ever-changing flow of life.
■
Mine Gürevin: During your childhood, the recordings of John Coltrane and Cannonball Adderley that your father introduced you to played an important role in your first encounters with jazz. We know that Adderley’s rendition of “Mercy, Mercy, Mercy” made a particularly strong impression on you. What was it about the saxophone that drew you in at the time? Did you ever imagine that jazz would become such a defining part of your life?
Kika Sprangers: “Mercy, Mercy, Mercy” was not the first Cannonball Adderley recording I heard, but it is one of my favorites. You can hear the joy of the musicians as they play this music and bring it to life in a live setting. The audience goes wild, and you can really feel the atmosphere. Jazz in the moment! I think the saxophone is simply his vehicle for expressing that joy. I never expected jazz to become such a big part of my life. It just evolved naturally.
You grew up listening to artists such as Prince and Erykah Badu, and later discovered the music of Wayne Shorter, Charlie Parker, and John Coltrane. How do these seemingly different musical worlds come together in the development of your own sound today?
I think we are always shaped by our inspirations and influences. I love Erykah Badu’s unique swagger. I could never reproduce that. No one can. But we can be inspired by it and carry a little piece of it in the bag of inspiration we take with us through life. The same certainly goes for Prince and Coltrane. Although I play the saxophone, I draw inspiration from many different musicians and artists. The saxophone is simply an instrument through which someone expresses their own voice. Parker is amazing, but I would never consider myself a Parker-minded player. Still, I study his approach to music, so somehow his influence might find its way into my own music.
You have mentioned that “Infant Eyes,” from Wayne Shorter’s Speak No Evil, holds a special meaning for you. What is it about Shorter’s music that resonates so deeply with you? How have his approach to composition and improvisation shaped your own musical thinking?
When I first heard “Infant Eyes,” I was blown away by its beauty. It is such a deeply moving piece. I had just started playing the soprano saxophone when I first heard it, so for me, the composition has always been connected to that new instrument. Shorter’s approach to playing and composing is something else entirely. Something fresh, difficult to grasp or put into a box. I love that so much.
Through your saxophone, you strive to capture the vulnerability and expressive power of the human voice. Do you believe an instrument can communicate the same emotions as the human voice without the need for words? Are there moments when you feel your saxophone is truly singing?
Absolutely! Sometimes you can say even more without words. That is the beauty of abstraction. And yes, sometimes the horn really does sing. It has a particular resonance, and when everything comes together and the sound is just right, the horn starts singing.
On your album Human Traits, you explored human personalities through music, drawing inspiration from photography, particularly the portraits of Anton Corbijn. What is the creative process of translating a human story captured in a photograph into music? To what extent do the visual arts influence your compositions?
For Human Traits, I first created the characters and then asked photographer Karen van Gilst to translate the music and those characters into photographs. It was a process shaped by our own perceptions, and a wonderful experiment in collaboration, allowing the music and the photographs to influence each other. During live performances, the photographs came to life through moving video images of the characters.
Sometimes visual art is my starting point for writing new music. At other times, it simply helps me clear my head and become open to new inspiration and sounds. But with my new album, river, river, the process worked the other way around.
In your music, silence, vulnerability, and powerful orchestral passages often coexist. When composing, do you consider silence to be as important an expressive element as the notes themselves? What role does the unspoken play in your music?
That’s a beautiful thought. However, I would rather think of it as creating space within a composition. The silences are also “played” by the musicians performing the piece. I think that, as a musician, the silences in your playing are just as important as the notes you play.
On Mirage, you established an intimate and understated musical dialogue with Kit Downes, while with the Kika Sprangers Large Ensemble, you explore a much broader sonic landscape. What are the creative differences between improvising in a duo and leading a large ensemble? Which setting gives you a greater sense of freedom?
In a duo, there is much more that is unknown or uncertain. This creates an exciting sense of freedom and highlights the importance of the moment. I think it is the most vulnerable line-up in jazz. You hear everything, you respond to each other, and you create something together. On the other hand, if you manage to create a sense of space and freedom within a large group, that feeling can expand because it is shared by so many people. The sound of freedom within a large ensemble can be overwhelming, both for the audience and for the musicians. You can truly feel that you are part of something bigger.
For the album Morning, you worked with Norwegian musicians in a recording process that unfolded largely spontaneously over just two days. How do you balance pre-composed music with completely spontaneous improvisation? In what ways does letting go of control influence your creativity?
I think letting go of control is one of the great strengths of jazz music. It is something I continually try to develop. When my technical skills don’t get in the way, I find it easier to let go. With Beiggja, we don’t have to think or talk. We just play. That’s the beauty of improvisation, and it has always been a big part of my music. The music is created in the moment and then “disappears” once that moment has passed. If the pre-composed elements are strong, you can play them freely and still sound like yourself. Alongside the fully composed works I create, I also love writing “one-page songs” that can grow into something entirely new and much bigger in the moment.
The Way Wild Rivers Flow, which you developed with the Netherlands Chamber Choir for the North Sea Jazz Festival, brings together jazz and choral music. We also know that composers such as Arvo Pärt and Ravel have influenced you. Do you think the boundaries between jazz and contemporary classical music still hold any real meaning today?
There are differences, of course, but I feel those differences don’t really bother today’s artists. We no longer think within the boundaries of genres. We simply draw inspiration from all kinds of music. Where your musical journey began might matter, because if you started with classical music, you may have a different musical point of departure. But I don’t think we can really speak of boundaries anymore. And even if they still exist, we are more than ready to cross them. Many artists have already been doing that for years. I’m not interested in thinking inside boxes.
In your new project river, river, you use the river as a metaphor for life, transformation, and constant movement. How did this concept emerge? What connections do you see between the flow of a river and the flow of music, particularly improvisation?
For this album, I felt it was the right time to tell my personal story through my music. My previous albums reflected my own perceptions of human aspects of life, such as imagination or the human perception of infinity. I started writing this music when I was 30. It felt like a good moment to reflect on life and express the way I see it, with all its beauty, constant flow, and movement.
I was born and raised by a river. The river played an important role in my upbringing, but it also serves as a metaphor for life. It can meander, swirl powerfully, change direction, and find its own way, eventually reaching the sea.
The song “Ambling” is about the time I spent with my brother, wandering and strolling through nature or our grandparents’ garden. “Estuary” is a love song about the beauty of being different and finding each other.
“Moon River” is the only song on the album that I didn’t write myself. It’s a jazz standard by Henry Mancini that my grandfather used to listen to. I played it with my father at my grandfather’s funeral. It will always remain a very special song for me. I love the way the band plays it and the way Anna sings it at the end.
Throughout jazz history, the leadership of large orchestras and ensembles has predominantly been associated with male musicians. As a woman who leads her own ensembles and composes large-scale works, where do you see yourself within this tradition? What changes have you observed regarding the position of women musicians on the European jazz scene?
We are moving towards a more diverse and equal music scene. We’re not there yet, but times are changing. I’m looking forward to the day when these exact questions are also asked of male musicians in the jazz scene.
Role models have always been very important to me. Maria Schneider, Caroline Shaw, Candy Dulfer, Tineke Postma, Nina Simone, Nadia Boulanger, and Erykah Badu, to name just a few.
This November, you will perform at the Beyoğlu Jazz Festival in Istanbul, presenting your river, river project to the audience. What kind of musical connection do you hope to establish with listeners in Istanbul? You will also be taking part in a festival discussion on improvisation. Do you see improvisation purely as a musical skill, or can it also be understood as a way of approaching life?
I hope my music touches you. I hope we can find a shared space in the moment where we can enjoy music together. For me, jazz is about community. That’s why it’s truly special to have the opportunity to perform my music with my band in Istanbul at the Beyoğlu Jazz Festival.
Listeners are free to experience the music however they wish. I hope you enjoy the freedom it offers, feel emotionally touched by it, or simply wander off and let your imagination take you somewhere. I’m incredibly excited to meet you.
I definitely think we can bring something from improvisation into our everyday lives. Being flexible and open-minded towards whatever is happening in the moment is a real strength. From there, being able to respond to one another by blending in, adding color to each other’s expressions, or creating contrasts is a beautiful thing.
Improvisation is also about learning to let go. In a way, it’s about control as well. If you’re able to create an open space through good preparation, thoughtful actions, and kindness, you can create an environment where everyone feels free to let go and enjoy the moment.
And yet, you can never fully predict or control that moment. That’s the point. The beauty lies in its unpredictability. It’s easy to say, but much harder to truly live that way.



