Oysa Herkes Öldürür Sevdiğini

Oysa herkes öldürür sevdiğini,
Kulak verin bu dediklerime,
Kimi bir bakışı ile yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözler ile…
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle.
Korkaklar öpücük ile  öldürür...
Yürekliler kılıç darbeleriyle.

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimi yaşlıyken.
Şehvetli ellerle boğar kimi
Kimi altından ellerle
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur
Kimi yeterince sevmez kimi fazla sever
Kimi satar; kimi de satın alır
Kimi gözyaşı döker öldürürken
Kimi kılı kıpırdamadan
Çünkü herkes öldürür sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.

- Oscar Wilde (Çeviri: Tozan Alkan)

Kalemi buram buram kıvrımlı bir zekâ kokan, ünlü İrlandalı şair ve yazar Oscar Wilde“ın yukarıda girizgâh yaptığım şiiri, Helen ve Lee aşkının reel düzlemdeki ifadesi gibi…

Ünlü caz yazarı ve eleştirmeni Nat Hentoff 1960 yılında Lee Morgan için şöyle yazmıştı:

Caz dinleyicileri ve izleyicileri için, kelimenin tam anlamıyla unutulmaz diye tabir edebileceğimiz sahne deneyimleri vardır. Benimkilerden biri de Dizzy Gillespie Big Band‘in 1957 yılında Birdland‘deki sahnesine ait bir deneyimdi. Grup Night in Tunisia çalmaya başladı. Sırtım sahneye dönüktü . Aniden, gruptan bir trompet sesi yükseldi . O kadar canlı ve heyecan vericiydi ki, odadaki tüm konuşmalar bir anda durdu. Yüzümü sahneye döndüm ve trompetçinin Philadelphia’lı, henüz çok genç Lee Morgan olduğunu gördüm.

Hentoff, Morgan’ı ilk dinlediğinde henüz on sekiz yaşında olan Lee Morgan, birçok insan üzerinde benzeri etkiyi yarattı. Trompetinin sesi parlak, küstah ve tertemizdi. Gençliğin baştan çıkarıcı kibrine sahipti. Morgan, sololarını tuğla tuğla, bir duvar inşa eder gibi çalıyordu. İncelikli ve hesaplı bir müzik düşünürüydü. Bin dokuz yüz ellili ve altmışlı yıllarda, artık Blue Note Records için çalışan bir trompetçiydi. Morgan, plak şirketinin en ünlü sanatçılarından biri haline gelmişti.

Kısa bir ömürdü O’nun hayatı. Eroine yenik düştü. Tam bir bağımlı idi. Eroin onu öldürmese de, Morgan’ı eroinden kurtaran kadın öldürdü.

Kendinden on iki yaş büyük, Kuzey Carolina’dan bir caz hayranı olan Helen Moore, Morgan’ı altmışlı yılların ortalarında tanıdı. Helen otuzlu yaşlarının ortalarını henüz geçmiş, santral operatörü olarak çalışan, müziği seven dul bir kadındı.

Morgan o yıllarda sahip olduğu her şeyi rehin dükkânlarına bırakmıştı. Sokaklarda yaşıyordu. Helen onu sokaktan kurtardı. Bronx’ta büyük bir daireye taşındılar. Helen, Lee Morgan’ı iyileştirebilmek için elinden ne geliyorsa yaptı. Lee’nin şahsi menajeri olarak, kariyerine yeniden başlamasını sağladı.

1971 yılında Lee Morgan, Helen’den daha genç Judith Johnson isimli bir kadın ile görüşmeye başladı. Önce flörtöz bir eda ile seyreden ilişki, giderek yerini tutkuya bıraktı.

1972 yılının Şubat ayında, karlı bir gecede, Helen Moore şehir merkezinde, East Third Street’te ünlü bir caz kulübü olan ve Lee’nin grubu ile çaldığı, Slug’s Saloon’a gitti. Üstüne bir etiket gibi yapışan Lee’nin menajeri sıfatıyla, onun Slug’s da çalmasını sağlayan da Helen’di esasen. Asıl ironik olan şu ki, New York’un tehlikeli sokaklarından korunması için, Lee, Helen’e bir silah almıştı. Kendisi ile dalga geçtiğini düşündüğü Lee’yi, Helen; işte o silahla, oracıkta vurdu. Hayatı sona erdiğinde Lee Morgan, 33 yaşında genç bir adamdı.

Burada kendimi bir kadın olarak Helen’in yerine koyuyorum. Empati kurmaya çalışıyorum. 12 yaşında evlilik dışı bir birliktelik yaşayıp, 13 yaşında ilk bebeğini doğuran, 14’ünde ikincisini doğurup, çocuklarını, büyükanne ve büyükbabasına bırakan yine aynı Helen’di. Helen ilk çocuğu ile 33 yaşında karşılaşıyor. Sanki hiç bir şey olmamış gibi çocukları ile ilk karşılaştığı andan itibaren mükemmel bir diyalog kuruyor. Yine de, üzerinde bir travma yaratan, çocuklarına gösteremediği anaç duyguları, zor durumda olan insanlara gösterme hevesi de bu yüzdendi belki. Lee’ye sahip çıkma, O’nu arındırma, ayağa kaldırma, yeniden yükseltme, başarılı kılma isteği.

O gece New York’ta inanılmaz kar yağışı vardı. Hemen ambulans çağırdılar, maalesef hava koşulları nedeniyle ambulans geç geldi. Lee kurtarılamadı.

Helen o gece tutuklandı. İkinci derece cinayet suçlamasını kabul etti, iyi hâl indiriminden şartlı tahliye ile 1973 yılında salıverildi.

Hayatının geri kalanını, inançsız bir yapıda olmasına rağmen, kilise yararına, evsizlere yardım edip, yemek yaparak geçirdi.

Judith Johnson ‘a gelince, o hiç bir zaman Lee ile bir ilişki yaşadığını kabul etmedi. “Sadece yakın arkadaştık” dedi.

İşte böyle…

Gökten üç elma düşmüş, biri trompet dehası Lee’ye, ikincisi özünde merhamet barındıran ama can alan Helen’e, diğeri de caz hikâyeleri okumayı, dinlemeyi sevenlerin başına…

Not: Girişteki müthiş şiiri orijinal dilinde okumak isteyenler için aşağıya bırakalım:

Yet each man kills the thing he loves
by each let this be heard,
some do it with abitterlook,
some with aflatteringword,
thecowarddoes it with a kiss,
the brave man with a sword!
---
some kill their love when they are young,
and some when they are old;
somestranglewith the hands oflust,
some with the hands of gold:
the kindest use a knife, because
the dead so soon grow cold.
---
some love too little, some too long,
some sell, and others buy;
some do thedeedwith manytears,
and some without asigh:
for each man kills the thing he loves,
yet each man does not die.

Mine Gürevin

Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

Mine Gürevin 'in 16 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Mine Gürevin ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.