Keith Richards’ın “Biz blues’un piçleriyiz” cümlesi, bir müzik türünü sahiplenmekten çok, onunla araya konulan mesafeyi tarif ediyor. Cümle, blues’un içinden doğmamış ama onunla büyümüş bir geleneğin dürüst kabulü olduğu gibi, kısa süre önce yayımlanmış, büyük ölçekli bir saygı albümüne bakarken de hala geçerliliğini koruyor.
B.B. King’s Blues Summit 100, Joe Bonamassa küratörlüğünde, B.B. King’in doğumunun yüzüncü yılı için hazırlanmış, 2 CD ve 3 LP halinde yayımlanan kapsamlı bir proje. Bonamassa, B.B. King’in mirasına doğrudan temas eden bir yaklaşımla, onun kariyerinin farklı dönemlerini kapsayan bir seçki kuruyor. Kayıtlar Los Angeles’taki Sunset Sound ve Buffalo’daki GCR Audio başta olmak üzere farklı stüdyolarda gerçekleştirilmiş; Bonamassa’nın gitar tonu ise albüm boyunca birleştirici bir hat olarak ilerliyor.

Albüm, blues ve çevresindeki müzik evreninin geniş bir panoramasını sunuyor. Eric Clapton ve Chaka Khan, The Thrill Is Gone yorumunda buluşurken; farklı kuşaklar Gary Clark Jr. ve Marcus King gibi isimlerle temsil ediliyor. Açılışta Christone Kingfish Ingram, Paying the Cost to Be the Boss ile günümüz blues’unun güçlü taşıyıcısı olarak öne çıkıyor.
Michael McDonald, Susan Tedeschi ve Derek Trucks’ın To Know You Is to Love You yorumu, albümün en güçlü anlarından biri. Jimmie Vaughan’ın Watch Yourself ve Chris Cain’in You Upset Me Baby performansları, King’in groove anlayışını doğrudan hatırlatıyor. Warren Haynes, How Blue Can You Get’te ağır tempolu bir yapı kurarken; George Benson, There Must Be a Better World Somewhere ile King vokaline en çok yaklaşan isimlerden biri olarak öne çıkıyor. When Love Comes to Town yorumu ise Slash, Shemekia Copeland ve Myles Kennedy ile albümün daha sert yüzünü temsil ediyor.
Josh Smith’in eş prodüksiyonu, albümün ses örgüsünü genişleten temel unsurlardan biri. D.K. Harrell’ın Every Day I Have the Blues performansı ise King’e en çok yaklaşan anlardan biri olarak öne çıkıyor. 32 parçaya yayılan bu yapı içinde belirgin bir zayıflık yok; Bonamassa’nın parçaları önceden dijital olarak dolaşıma sokması da bu bütünlüğü önceden hissettiren bir hamle olarak nitelendirilebilir.
Fiziksel paket de aynı özenin bir parçası. Siyah-altın temalı tasarım, King’in farklı dönemlerine ait fotoğraflar ve Alan Light imzalı metinler, albümü yalnızca bir kayıt değil, aynı zamanda bir arşiv nesnesine dönüştürüyor. Bonamassa’nın kişisel anıları ise projeye daha içsel bir ton kazandırıyor.
Bütün bunlar bir araya geldiğinde şu tespit zor değil. Bu albüm, yılın hatta son yılların en güçlü blues projelerinden biri. Ama mesele yalnızca bu değil. Çünkü burada her şey çok iyi. Hatta fazlasıyla iyi.
Ancak; blues’un hüznüyse çoğu zaman bu tür kusursuzlukların içinde eriyor. O hüzün, bir performans değil; bir ağırlık, geciken, tamamlanmayan, tam ifade edilemeyen bir şey.
B.B. King bu yüzden notayı uzatmazdı; bekletirdi. Cümleyi tamamlamazdı. Askıda bırakırdı. İşte bu aşamada Keith Richards’ın o cümlesine geri dönmek gerekiyor: “Biz blues’un piçleriyiz.”
Bu albümde yer alan müzisyenlerin çoğu, bu mirası büyük bir ustalıkla taşıyor. Ama belki de sorun şu: Bu mesafe artık yeterince hissedilmiyor. Belki de tam bu yüzden, blues’un hüznü burada kendini bütünüyle hissettirmiyor.
Oysa blues tam da o mesafede yaşıyor. B.B. King’s Blues Summit 100 büyük, etkileyici ve tarihsel olarak önemli bir proje. Bu yüzden, bu albüm üzerine yazılan metinlerin çoğu aynı yerde buluşuyor: Büyüklükte, ustalıkta, kusursuzlukta.
Ama çok azı şu soruyu soruyor: Bu kadar iyi çalınan bir blues, blues olarak nitelendirilebilir mi? Yoksa buna “endüstriyel blues” mu demeliyiz?
Cevap, bu metnin içinde değil; dinleyenin kulağında ve o kulağın taşıdığı deneyimde.
■
Dark Blue Notes’da Bülent Seyitdanlıoğlu
Dark Blue Notes’da 2026 Albümleri
Dark Blue Notes’da rock ve pop müzik


