Debussy, Mussorgski, Ravel ve Karajan
Bir itirafla başlayalım: Benim klasik batı müziği düşkünlüğüm ailemden gelmiyor. Annem ya da babam, ya da onların büyükleri klasik müzikle içli dışlı insanlar değildi. Hatta bizde ekseriyetle Türk Sanat Müziği dinlenirdi. Çocukluğumun bir kısmı Müzeyyen Senar dinleyerek geçti örneğin. Ablam epey bir süre Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde şan eğitimi aldı. Çocukluğumun önemli yıllarıydı bunlar. Ben de bir süre eğitim aldım. Fakat benim eğitimim onunkine göre daha kısa sürdü. Demem o ki; ailenin klasik batı müziğine kafayı takan ilk ferdi oldum. Bunun da başlıca sorumlusu Fransız besteci Maurice Ravel’dir.
11 yahut 12 yaşlarımda elime (nereden geldiğini hatırlamıyorum) kırmızı kapaklı, 3 CD’lik bir klasik batı müziği derlemesi geçti. İsmini bir yerlerden duyduğum fakat bir türlü dinlemeye çok da yeltenemediğim bestecilerin pek bilindik eserleri peş peşe sıralanmıştı. Bir tür “yeni başlayanlar için klasik müzik” derlemesi diyebiliriz buna. İlk CD’nin ikinci eseri, Maurice Ravel’in Bolero’suydu. İlk dinlediğim günü unutamıyorum. Bolero aklımı almıştı. Geri kalan tüm bestelerde melodinin sırtlandığı bestelerin yanında Bolero, apayrı bir yerde duruyordu. Daha sonra kaybettim o CD’yi ve yerini yepyeni CD’ler ve plaklar aldı elbette. Ravel’in Bolero’su, ömrünü müzikle hayatına bir şeyler katmaya çalışan gençten bir çocuğun hayatının dönüm noktalarından biri oluvermişti. Biz bugün o 3 CD’lik karmakarışık ve tam olarak neye hizmet ettiği bile belli olmayan box set’i değil, o box set’in neden olduğu yolculuğun önemli bir mihenk taşını konuşacağız: Deutsche Grammophon etiketiyle yayımlanan, Herbert von Karajan yönetiminde Berlin Filarmoni Orkestrası’nın Ravel’den Bolero’yu, Modest Mussorgski’den Pictures at an Exhibition’u ve Claude Debussy’den La Mer’i seslendirdiği mükemmel bir albüm, benim başucu albümüm.

Tam başlığı Ravel: Boléro · Debussy: La Mer · Mussorgsky/Ravel: Tableaux D’une Exposition olan bu albüm, 1995 yılında, Deutsche Grammophon’un Efsanevi Kayıtlar (Legendary Recordings) serisi altında piyasaya sürülüyor. Benim için özel olmasının nedeni de hem Ravel’in Bolero’suyla kurduğum bağın çok daha ileri düzeye taşınmasına önayak olması hem de içinde iki önemli eseri daha barındırması.
Herbert von Karajan, uzun ve hatta upuzun yıllar yönettiği Berlin Filarmoni ile birlikte sayısız konsere ve kayda imza attı. Bir şef olarak üslubunun ne kadar ilham verici olduğunu konuşmaya gerek yoktur muhtemelen. Öyle ki, yaptığı her şey isminin gün geçtikçe daha çok büyümesini sağladı. Çok fazla müzisyene müthiş fırsatlar tanıdı. Sözgelimi, Anne Sophie Mutter gibi virtüözleri klasik batı müziğinin tam ortasına yerleştirdi. Yetenekler keşfetti, çok fazla insana klasik batı müziğini sevdirdi, orkestrayı bambaşka bir noktaya taşıdı. Tüm bunları hep soğuk, çoğunlukla ifadesiz bir yüzle gerçekleştirdi. Dünyaya kattığı güzelliklerden biri de bence bu albüm. Öyle bir albüm ki, izlenimciliğin de tam ortasında görsellik ve müziğin buluştuğu keskin anların da. Öyle bir albüm ki, klasik batı müziğine bugün ilgi duymaya başlayan birine gözü kapalı tavsiye ederim. Hatta öyle bir albüm ki, bugün bir saatten uzun süre EMAR makinesinin içine girecek olsam, bu albümü baştan sona çalmalarını isterim. Karajan’ın şef kürsüsünde devleştiği, Berlin Filarmoni’nin orkestra olarak müzikal sınırları aştığı bir icralar bütünü. Bu yüzden, ne zaman kendimi güvende hissetmesem, dönüp bu albüme sığınıyorum. Ne zaman kendime dönüp biraz içeriye bakmam gerekse bu albüme sığınıyorum. Ne zaman çok güzel bir manzara görsem bu albüm aklıma geliyor ve ne zaman şiire yakın güzellikte cümleler duysam ilk fırsatta elim bu albüme gidiyor.
Denizlerin en derinlerinden bir ses: La Mer
Claude Debussy, Fransa’nın dahi profillerinden biri. Albüm, onun denizlerden izlenim devşirdiği şairane bir eseriyle başlıyor: La Mer. Albümde bulunan icranın hangi yıl gerçekleştiğine dair net bir bilgi yok. Fakat şunu söylemek gerek; Herbert von Karajan’ın dünyasında Debussy’nin anlattığı denizler çok daha ışıl ışıl, çok daha coşkun ve tam da olması gerektiği sıcaklıkta.
Tam adı Deniz, Orkestra İçin Üç Senfonik Eskiz. Bu eseri tam bir senfoni olarak bestelemekten kaçınmış. Aksine, bir tür “senfonik şiir” olmasını hedeflemiş. Bazen kendisi de “senfoni” olarak anmış fakat hiçbir zaman bu eserin bir senfoni olarak anılmasını istememiş. Ona göre, senfoni formuyla çok da bütünleşemeyen bir eser zira bu. Üç bölümden oluşan eserin her bir bölümünün başlıklarından da aslında bir senfonik şiire veya gerçekten bir denizi izlerken yapılmış eskizlere ne kadar benzediğini görüyoruz. Buraya birazdan geleceğim, fakat önce başka bir şeyden bahsetmek istiyorum.

Eser boyunca Debussy’nin adının en çok birlikte anıldığı kavram olan izlenimciliğin etkilerini iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Öyle ki, bir tabloya bakıp gördüğünüz denizde kulaç attığınızı hayal ediyormuşsunuz gibi. Bunu, eline geçen her fırsatta, kusursuz bir şekilde yapıyor Claude Debussy. Hatta, aslında bu his o kadar dinleyiciye ulaşıyor ki, eserin ilk baskısının kapağında, Hokusai’nin Kanagawa Oki Nami Ura eseri kullanılmış. Empresyonizmin yanında Japonizm ile de sıkı bir iletişimi olan Debussy için ve bu eser için çok uygun bir seçim. Nitekim, bence daha iyi bir kapak da yapılamazdı.
Eserin ilk bölümü usul usul başlıyor. Denizde Şafaktan Gün Ortasına başlığını taşıyor. Şafak usul usul söküyor, önce ufukta turunculuk, yer yer ince ince işlenmiş sarı renkler, denizimiz ve dünya uyanıyor. Gün başlangıcı. Hani şu her şeyin yolunda gittiği, kimsenin herhangi bir şey için acele etmediği günlerin başlangıcı gibi. Sanırım anlıyorsunuz neden bu albüme sığındığımı. La Mer ve dolayısıyla bu albüm, ilk notalarından itibaren beni huzurla buluşturuyor. Bir tür “rehberli meditasyon” hali yaşıyoruz hep birlikte. Ben, Berlin Filarmoni’nin her üyesi, Karajan ve en çok da Debussy. Çünkü o bu manzarayı gördü ve notalarla resmetti. Biz ise yalnızca onun resmine bakan üçüncü tekil yahut üçüncü çoğul olabiliyoruz. Neden sonra, aralarda sanki minik rüzgarlar çıkıyor ve deniz hareketleniyor. Sonra ise neredeyse sessizlik. Daha sonra çok daha yoğun bir vurmalı geçişi. İlk bölüm böyle nihayete eriyor.
İkinci bölüm biraz oyunbaz, biraz hınzır bir başlangıçla karşılıyor bizi. Başlığı ise Dalgaların Oyunu. Oyun oynayan, birbirinin üstünden zıplayan, birbirini kovalayan ve kıyıya ulaşan dalgaları takip ediyoruz. Sürekli bir hareket haliyle deniz bizi daha yakına çağırıyor. Daha fazla yaklaşıp sesleri daha yakından duymak ve dalgaları daha net görmek istemez miyiz? Debussy işte tam da böyle bir ressam, pardon, besteci. Bu bölümün bazı kısımlarında gerilim tırmanıyor. Deniz artık “çarşaf gibi” değil.
Eserin son bölümü bu çarşaf gibi olmama halinin pekala bir yansıması. Rüzgar ve Dalgaların Diyaloğu başlığını taşıyan bu bölümde yaylıların üflemelilerle girdiği uzun uzadıya diyaloglara şahit oluyoruz. Bir yanda dalga, bir yanda rüzgar. Bir yanda neden ve bir yanda sonuç belki. Gittikçe artan gürültü, denizdeki hareketliliğin düzeyini aktarıyor, sonra bir sakinlik ve sonra tekrar gerilim. Tıpkı deniz gibi, tıpkı denizin içindeki hayatlar gibi. Tıpkı karada yaşanan tartışmalar ve gelip geçici gerginlikler gibi.
25 dakikayı biraz geçen süresiyle Berlin Filarmoni’nin Herbert von Karajan şefliğinde gerçekleştirdiği bu şahane icra, Debussy’e bana göre büyük bir armağan. İlk yıllarında tam olarak ilgi görmeyen, 1908’de Paris’te seslendirilene kadar büyük seyirci takdiri kazanmayan fakat Paris’teki ilk seslendirilişiyle de layık olduğu yere hızlıca ulaşan koskoca bir eser bu. Gördüğü takdiri tam olarak aktarmak mümkün değil ancak benim için bu kayıt da çok özel. Öylece denizi izlediğimiz günlerin tamamı gibi.
Dostun ardından bir anıt: Pictures at an Exhibition
Hayatı büyük zorluklarla geçen bir besteci Modest Mussorgski. Müzik için askerlikten istifa eden, basit ve yoksul bir memur hayatını tercih eden, ileri düzeyde içki bağımlılığı nedeniyle de 42 yaşında hayatını kaybeden bir besteci. Fakat onun hayatında, müziğine yansıyan tek etkenler bunlar değil. Şimdiye kadar İngilizce ismini yazdığım (çünkü herkes bu isimle biliyor) Bir Sergiden Tablolar, onun en beğenilen işlerinden biri ve ardında da derin acı dolu bir hikaye yatıyor.
Muhtemelen 1868’de, Vladimir Stasov’un evinde tanıştığı ve çok kısa sürede dost haline geldiği ressam ve mimar Viktor Hartmann 1873’te hayatını kaybeder. Hartmann, hayattayken Mussorgski’nin hayatında çok büyük bir yere sahip olur. Hatta öyle ki, resimlerinden iki tanesini de ona verir ve Mussorgski, daha sonra bu iki resmi de Bir Sergiden Tablolar’ın ana materyalleri olarak değerlendirir. Hartmann’la tanışmasını sağlayan Stasov, daha sonra 1874 yılında St. Petersburg’da Hartmann’ın eserlerinden oluşan, 400’den fazla eserin bir araya geldiği bir sergi hazırlar. Mussorgski sergiden çok etkilenir, defalarca teşekkür eder Stasov’a. Çok duygulanır. Bu sergi, Modest Mussorgski’nin bestecilik kariyerinin en beğenilen işi olan Bir Sergiden Tablolar’ın ortaya çıkmasını sağlar.

Mussorgski, Bir Sergiden Tablolar’ı bestelerken sergiyi adımlayışını ve karşısına çıkan eserleri betimler, bir piyano süiti olarak hazırlar. 10 bölüm ve tekrarlayan Promenade (Gezinti) bölümlerinden oluşan enfes bir iş çıkar ortaya. Promenade dışındaki tüm bölümler, en az bir resmi betimliyor. Ya da belki de o eserin karşısında yakın dostunu anan Mussorgski’nin ruh halini, kim bilir…
Eser pek çok bestecinin elinde farklı bedenlere bürünür. Ne var ki, günümüze kadar popülerliğini hiç kaybetmeyen düzenlemesini Maurice Ravel yapar ve bu eseri bir piyano süitinden bir orkestra eserine dönüştürür. 1922 yılında tamamlanan Ravel’in versiyonu, bu kayıtta da bire bir karşımıza çıkıyor.
Hikayenin dokunaklı yanlarının ilmek ilmek işlendiği, resimlerin bire bir gözümüzün önüne geldiği Berlin Filarmoni icrasında beni en çok Promenade’ler etkiliyor. Neden olduğunu kestiremiyorum. Ancak sanırım Maurice Ravel’in orkestrasyonu vasıtasıyla Herbert von Karajan, önemli bir ressam dostunu kaybeden Modest Mussorgski’nin adımladığı sergi koridorlarını çok içselleştirmiş, yetmemiş bu içselleştirme halini tüm orkestra üyelerine de bire bir yaşatmış. Hala çok güncel, hala çok taze olan bu icra, 1965 yılında kaydedilmiş.
Başlangıçta La Mer vasıtasıyla hissettiğiniz o pozitif hislerin ardından hemen başlayan ve insanı bir kaybın yarattığı hislerle baş başa bırakan Bir Sergiden Tablolar, ayaklarımızı sıkı sıkıya yere basmamızı sağlıyor. Albüm bizi, denizi izleyerek kurduğumuz hayallerden uzaklaştırıp bambaşka bir yere çekiyor: Gerçekliğe. Yitip giden bir dostun en büyük hatırasının izinde bir sergiyi adımlıyoruz. O resimlere bakarken zaman zaman resimlerin bizi götürdüğü dünyalarda kaybolsak da yüreğimizde hep bir sızı oluyor. Tıpkı Mussorgski gibi…
Huysuz bir ihtiyardan güzel bir çalım: Bolero

Albüm daha sonra bizi biteviye aynı seslerin içinde dolaştıran bir eserle yüzleştiriyor: Bolero. Maurice Ravel’in bir insanın hayatına dahil edebileceği belki de en kışkırtıcı, en kafa karıştıran iş. Öyle bir eser ki, ne tartışması bitti ne de etkisi.
Maurice Ravel’in Ida Rubinstein’a bir bale müziği bestelemek amacıyla çıktığı yolun bir ürünü aslında Bolero.”Tek temayla ne kadar ileri gidebilirim” diye düşünerek çalışmaya başladığı da çok net bu arada. Bu nedenle de bir dans eseri olmasının yanında aslında “içinde hiçbir şey yok” gibi duran bir “şeyler bütünü” icat etti Ravel belki de. Hakkında yazmak ve konuşmak çok zor. Zira Bolero, aslında kendini tekrar eden iki ana temanın farklı enstrümanlarla peş peşe, biteviye sıralanmasıyla ortaya çıkıyor. Bu konuda Georges Schürch’ün Bolero üzerine çıkardığı şemada, eserin biteviyeliğini alenen görüyorsunuz. Fakat o biteviyelik, yirminci yüzyılda klasik batı müziği parantezinden dışarı taşıp herkesi etkileyen, büyüleyen, şaşırtan bir biteviyelik.
Ravel’e göre “Yalnızca moda bir çalışma” olan Bolero, kendisine pek de bir şey ifade etmiyor. Aslında Ravel kendi eserlerine her zaman mesafeli fakat eğer bir eseri diğerlerinden daha çok öne çıkarsa o esere karşı mesafesini daha da artırıyor. Sonraları Toscanini yönetiminde dinlediği Bolero’da da ortalığı ayağa kaldırmayı ihmal etmiyor elbette. Çünkü onun eserleri, elbette onun bestelediği gibi çalınmalı ve Toscanini’nin eleştirilerinin de Ravel’in dünyasında zerre karşılığı yok. Bu yüzden olsa gerek bu iki çok ciddi ve huysuz adam epey tartışıyorlar. Fakat Toscanini’nin cesaretini takdir etmek gerek. Ravel’in karşısında Ravel’in eserini değiştirmek, hızlandırmak, canı nasıl isterse öyle çaldırmak… Herkese nasip olmaz.

11-12 yaşlarımda duyduğum, o an ne hissetmem gerektiğinden emin olamasam da gözlerimi kapatıp uzun süre tekrar tekrar dinleyerek etkisinde kaldığım bir eser. Maceracı ve yeni gelen bir eserle o yaşlarda karşılaşmak, gerçekten çok daha fazla etkili oluyormuş. O etki beni çok derinden sarstı muhtemelen. Sonra klasik batı müziğine çok yoğun bir ilgi beslemeye başladım. Ravel’den çok geriye giderek başladım elbette. Sonra kendimi yine Ravel’de buldum pek çok kez.
Herbert von Karajan ve Berlin Filarmoni’nin bu kayıtta başardığı şey ise bu sonsuz döngü içinde insanı dolaştırırken gerçekten neyin içinde olduğuna tanık etmesi. Hiç Dungeons & Dragons oynadınız mı bilmiyorum ama farkındalık zarı attınız ve bu zar 20 geldi gibi düşünün. Karajan o kadar iyi sindirmiş ki besteyi, dinleyiciye aktarırken de “Bak, burası Ravel’in dünyası, bu dünyada farklı gerçeklikler birbirine karışabilir. Dolayısıyla dikkatli dinlemelisin” diyor sanki.
Peki ama neden bu albüm?
Aslında bu sorunun cevabını vermem şu an tam olarak 1915 kelime sürdü. Fakat son bir kez toparlamak için bu başlığa ihtiyacım var.
Benim başucu albümüm bu albüm zira tüm o alışık olduğum tonların, melodilerin, seslerin en rafine haliyle bir araya gelmesi bu albümde gerçekleşiyor. Sık sık peş peşe farklı kayıtlarda ve konserlerde çalınsalar da aslında bu sırayla, bu formda ve bu kalitede bir araya gelmiş olmaları benim için başlı başına heyecan verici. Erken 10’lu yaşlarındaki Andaç için dünyasını değiştiren ve genişleten bir keşfe yol açan Bolero’nun da, yirmili yaşlarındaki Andaç’ın heyecanla dinlediği La Mer ve Bir Sergiden Tablolar’ın da yer aldığı bu albüm, Herbert von Karajan’ın ustalığının çok net bir yansıması. Heyecan verici, ilham verici, günün her saatinde güzel bir eşlikçi.
Albümü keşfettiğimden beri sıklıkla geri dönüp tekrar bu icraları dinliyorum. Öyle güzel, öyle renkli ki insan içinden çıkamıyor. Bu albümü, tüm bu güzellikleri bir araya, Karajan’ın müziğe bakış açısıyla getirdiği için seviyorum. Bu albümü, bana sevdiğin şeyin peşine takılınca ne kadar güzel şeylerle karşılaşabileceğimi hatırlattığı için seviyorum.
Teşekkür ederim Debussy, teşekkür ederim Mussorgski, teşekkür ederim Ravel, teşekkür ederim Karajan ve teşekkür ederim Berlin Filarmoni.
■ Başucu Albümüm serisi
■ Dark Blue Notes”da Klasik Batı Müziği içerikleri
■ Andaç Üzel’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
■ Andaç Üzel web sitesi