Dark Blue Notes, müzik dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Akademisyen, yazar Orhan Tekelioğlu, 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı: “Bir başka yıl, bir başka ön alma”
■
Dark Blue Notes için yazdığım ilk “ardından” yazısı değil; geçen yıl, çok daha az katılımcıyla başlatmıştı bu “geleneği” Turgay. İyi ki de başlatmış, böylece bir geriye bakma, bir temize çekme ve geçen yılki yazımda (“Ardında” mı, “öncesinde” mi?) belirttiğim gibi, bir gelmekte olan yıl için bir tür “önceleme”, “ön alma” (ne olur ne olmaz!) yazısı da oluyor. Bence, hayata bakışınız geçmişten değil, oradan gelerek nasıl bir geleceğe gitmek istediğinizde düğümleniyor. Ben de bu yazıyı yazarken ilk olarak geçen yıl DBN için ne yazdığıma bakma gereği duydum; işin aslı, yazdıklarım çerçevesinde geçtiğimiz iki yılın muhasebesini yapmaya çalıştım. Tabii ki her bir yılın “kazanımları” ve “kayıpları” oluyor. Bunlardan söz ederek bu yılın “ardından” yazısına başlayabilirim.
Hem kayıp, hem de kazanç hanesinde düşünebileceğim ilk faaliyetim “atölye” tecrübesi oldu. Bu mevzuyu biraz daha açayım.
Bir önceki yılda (2024) bayağı bir çabalamış, günün bir tür modasına dönüşen “atölye” çalışmalarını ben de yapmaya karar vermiştim. Arkadaşım Sedef Antay’ın artık faal olmayan mekânında (HuginMunin) yaptım da. Hiç de fena olmayan bir içeriğe (sunum için bir şey diyemem, onu katılanlar değerlendirebilir) sahip olmasına rağmen beklediğim kadar katılımcı gelmedi, istediğim seviyede gerçekleşemedi. Sanırım atölyenin “online” değil de “yüz yüze” olması, yapıldığı gün ve saatler, mekânın bulunduğu semt, İstanbul’un malûm ulaşım sorunları ve belki de tanıtım eksiklikleri biraraya geldiğinde böyle bir sonuç kaçınılmaz olmuştu.
Öte yandan, pandemiden itibaren başlayan bir “atölyeler enflasyonun” yarattığı bir yorgunluk da söz konusu olabilir. Farkındaysanız, önceleri mebzul miktarda gerçekleştirilen “atölye” işlerinde ve tanıtımlarında ciddî bir azalış oldu. Kendi tecrübemden sonra en azından bir süre daha böyle bir çabaya girmek istemediğimi düşünmüştüm.

Fakat ilginç bir gelişme oldu ve CRR sanat yönetimi bana katılanların hiçbir ücret ödemeyeceği, ilki geçtiğimiz sonbahar, diğeriyse geçtiğimiz ilkbaharda düzenlenecek iki farklı müzik sosyolojisi semineri hazırlama önerisinde bulundu. Sözünü ettiğim atölye tecrübesini de düşünerek, yani basbayağı çekinerek kabul ettim ama zamanla mekân, ücret ve tanıtımın ne denli önemli olduğunun da farkına vardım. İlk seminerde kontenjan neredeyse doldu, ikincisinde fazlasıyla geçildi, sayı kısıtlaması yapılmak zorunda kalındı. Tabii ki etkinliğin ücretsiz olması önemli olabilir ama gelenlerin (bir sosyolog olarak gözlemlerimi aktarıyorum) çok farklı toplumsal tabakalar, kimlikler ve yaş grubundan olması ve en önemlisi, katılımcıların ilgi düzeyleri beni olumlu anlamda çok şaşırttı.
Bu arada, benimki de dahil CRR’da farklı müzik türlerine yönelik birçok farklı seminer serisi ve teknik atölyeler (enstrüman, şeflik vb.) düzenlendi geçtiğimiz yıl. Salon şu anda tadilatta ama önümüzdeki baharda tekrar açılacağını duyduk, bekliyoruz. Bu vesileyle, bir konser salonu olmaktan öteye geçerek bir kültür merkezine dönüşen yeni CRR sanat yönetimini ve anlayışını kutlamak istiyorum.
Bu yıl ikincisi düzenlenen Beyoğlu Caz Festivali‘nin danışmanlarından biriyim. Gelen müzisyenler ya da konser düzeniyle hiçbir alakam yok, olmayacak da. Benim işim bir festivalin olmazsa olmazı olarak düşündüğüm paneller, konuşmalar. Bu yıl çok dar bir bütçeyle işi kotarmaya çalıştı festival yönetimi, ben de bir panel tasarımı ile katkıda bulunmaya çalıştım. Hem moderatörü hem de konuşmacısı olduğum “Yapay Zeka ve Müzik” odaklı panelin ismini de ben icat ettim: “Üstat mı uşak mı?”

Ne yazık ki elektrikler kesikti ama ses kaydı alabildik, 2026’da bir podcast olarak yayınlanacağını biliyorum. Birçok müzisyen için bir “heyulâ” gibi tarif bulan müzikteki yapay zeka uygulamalarına soğukkanlılıkla bakmaya çalıştık panelde. Tabii ki sorunsuz, pürüzsüz bir “geçiş” olmayacak “yapay zeka” müzik ve müzisyenler için. Ama henüz bu işin “emekleme” devresinde olduğumuzu unutmadan karamsar (genellikle böyle algılanıyor) olmanın yeri olduğunu düşünmüyorum. Sanırım insanların aklını karıştıran işin içinde “zeka” sözcüğünün olması. “Zeka” ile “aklın”; “yapay” ile “yaratı”ın yer değiştireceğini düşünmek mümkün ama ne yazık ki insanlık tarihinden bihaber bir yaklaşım. Soğuk, rasyonel, objektif aklın karşısında her daim “kural tanımaz”, sürekli fark peşinde koşan bir “karşı-akıl” (his temelli, sübjektif) yer almıştır. Yaratıcılık ile çılgınlık arasındaki sınırların ne kadar geçişken, ne kadar delik deşik olduğunu da biliyoruz. Yapay Zeka’nın mükemmel “asansör müzikleri”, kusursuz bir “muzak” üretimi yapacağından kimsenin kuşkusu yok zaten! Ama, unutmayalım, hakiki müzik hiçbir zaman bir “muzak” değildir, olmamıştır. Bu onun törenselliğine (konserler gibi), antropolojik varoluşuna aykırıdır. Neyse, sizi akademik jargonla yormayayım. Nasılsa yapay zeka sizi bin bir türlü yolla yoracak çok yakın gelecekte. Dünyayı kavramanıza yardım eden “teori” iyi bir koruma kalkanıdır. Ama okumak, anlamak, deneyimlemek gerek. Orası da size kalmış.
Unutmadan, Beyoğlu Caz, diğer festivallerin (yurtdışında var tabii ki) hiç denemediği bir başka şeyi de gerçekleştirdi. İçinde bayağı ciddî yazıların olduğu bir fanzin yayımladı. Orada, yıllardır üstüne çalıştığım Bilsak üstüne (caz festivalinden öte bir şeydir) uzunca bir yazı yazdım, bulursanız okumanızı dilerim. Gelecek yıl, Bilsak üstüne çalışmaya devam edeceğim, çünkü şu anda Beyoğlu Caz ekibi de işe dahil oldu ve umarım gelecek yıl, festival bağlamında bu konuda bir panel düzenler, neler yaptığımızın küçük bir özetini sizlerle paylaşabiliriz
Bilsak çalışmam de bu çerçevede düşünülebilir ama doğrudan eğitimle ilgili akademik işlerimden söz edeyim. Koç’taki her iki dönem açtığım iki farklı dersin (müzik sosyolojisi temelli) bu yıl onuncu yılı. Derslerin müfredatını sürekli olarak güncellemem gerektiğinden bu da benim için yeni müzikler dinlemeye, ders için yeni metinler aramaya, okumaya vesile oluyor. Daha çok caz dinleyen biri olmama rağmen dersler bağlamında daha fazla “klasik müzik” ve “dünya müziği” olarak pespaye bir dille ifade edilen farklı ülke ve kültürlerin müziklerini dinleme durumunda kalıyorum, çok da iyi oluyor. Esasında, öğrencilerin kolay erişimini gözönüne alarak YouTube temelli bir dinleme sürecinden söz edebiliriz, mümkünse video temelli müzikler (gençler için görsel kültürün başatlığını unutmamak lazım), eğitici belgeseller vb. ile sürekli genişleyen YouTube galaksisinde geçtiğimiz yıl boyunca dolaşıp durdum. Size de tavsiye ederim, gerçekten çok şaşırtıcı bir evren.
Güzel keşifler: Geçen yıl bazen keşfettiğim bazen de “karşılaştığım” müzikleri şöyle sıralayabilirim. Tabii ki yılın son ve şahane sürprizi Sibel’in (Köse) yıllar sonra nihayet yayınlanan albümü oldu. “In Good Company” isimli bu albümde çalan isimlerini okurken bile heyecan duymamak elde değil. Hayranı olduğum yedi müzisyen yanyana gelmiş, müthiş icralar yapmış. Düzenlemeler de şahane.
Buradan bambaşka bir “keşfe” geçersem: akademisyen arkadaşım Onur Güneş Ayas’ın tavsiyesi ile dinlediğim “Volkan Ergen Hoşnutluk Vadisi Orkestrası” işinden de söz etmeliyim. Utanarak yazıyorum, Volkan Ergen’i daha önce duymamıştım, tabii ki benim eksikliğim. Müziğe dönersek: Basbayağı (olumlu anlamda kullanıyorum) “avangart”, sarsıcı ve ufuk açıcı bir iş. Zaten, albümde yer alan müzisyenlere bakınca nasıl bir toplam (müzisyenler cemaati) ile karşı karşıya olduğunuzu anlıyor ve ülkedeki müziğin geleceğine dair tekrar olumlu düşüncelerle mutlu oluyorsunuz. Bu albümü Bandcamp’ten dinleyebilirsiniz, şiddetle tavsiye ediyorum.
Bu arada, sevgili arkadaşım Mehmet Ali Sanlıkol’un son albümünden (7 Shades of Melancholia) söz etmeden yapamayacağım. Etnocaz kulvarında emin adımlarla ilerliyor Mehmet Ali ve Downbeat bu albümü yılın en iyi işlerinden bir olarak öne çıkardı.
Diğer birkaç keşif: Bu minvalde, yine yakın arkadaşım Ertuğrul Bayraktarkatal yardımıyla keşfettiğim “caz” da çalabilen bir Macar piyanistten (György Cziffra) söz etmem gerekir. Klasikçiler darılmasın ama aralarında bazıları nedense “biz caz da çalarız” diye pek hevesleniyor ve yetersiz icralarla kulaklarımızı acıtıyor. Ertuğrul’un tavsiye ettiği caz yorumlarında ise Cziffra kelimenin tam anlamıyla “uçuyor”, neredeyse cazda doğaçlamanın ne denli sınırsız olabileceğini ispat ediyor. İşin tuhafı, Cziffra’nın teknik zorluklarıyla bilinen Liszt, Chopin, Schumann yorumlarında tam bir klasik piyano virtüözü olarak farkını gösterebilmesi.
Son olarak, caz camiasından bazı arkadaşlarımızdan “mahallenin yellozu” muamelesi gören “yenge”nin kendi sitesinde bir seri olarak yayınladığı beş bölümlük “çeyizine” (Yenge çeyizini sergiliyor) bakmanızı öneririm. Çok zengin bir öneriler toplamı bu. Ben özellikle “çeyizin” Orta Asya’ya dair bölümlerinden feyz aldım, her kimse bu “yenge”, çok iyi bir bilgi donanımına ve dinleme zevkine (çeyizdeki caz vb. müziklerin çoğundan haberdarım) sahip. Demem o ki: bu zatın üslubuna kafanızı takacağınıza dediklerine de bir kulak verin. Örneğin ben Uygurlara dair önerdiği bir videoda bizdekine benzer saz aşıklarını, içli çalışlarını gördüğümde, onlara eşlik eden ve neredeyse bizdeki gibi “semah” dönen, dans eden insanları izlediğimde hem yeni bir şeyler öğrendim hem de bu memlekette “bilmenin” asla cezasız kalmadığını üzülerek fark ettim.
Her şeye rağmen: Gelecek yılınız kutlu olsun!

■




