Turn of the Screw: Belirsizlikler Operası
Öyle eserler vardır ki her dinlediğinizde (ya da izlediğinizde) yeni katmanlar ve detaylar fark edersiniz. Belki ilk izlediğinizde dikkat etmediğiniz sözler, müzikal unsurlar veya anlayamadığınız konu ve konuşmalar, eserle biraz zaman geçirdikçe çok daha net anlaşılıp sizi içine çeker, eseri bambaşka bir hassasiyetle ele almanıza imkan tanır. Kuşkusuz bütün Benjamin Britten eserlerinde, özellikle de operalarında böyle katmanlar ve belirsizlik söz konusu.

Çok büyük bir deha olan bestecinin operalarını her dinlediğinizde (ya da müzisyenseniz okuduğunuzda) daha önce gözünüzden kaçan detayları, eserlerinin karmaşıklığını ve Britten’ın ustalığını bir kez daha anlıyorsunuz. Turn of the Screw, Britten’in bu tanıma belki de en çok uyan eserlerinden birisi. Nasıl tanıştığımı, ilk ne zaman dinlediğimi hatırlayamadığım bu opera yıllardır her incelediğimde beni bir kez daha büyülüyor. Bu yüzden İstanbul’da bulunacağım 25 ve 28 Şubat tarihlerinde İstanbul Devlet Opera ve Balesi‘nin, en sevdiğim opera olan Turn of the Screw’i sahneleyeceğini öğrenince heyecandan havalara uçtum.
Belirsizlikler Operası
Turn of the Screw, İngiliz bestecinin en meşhur ve şüphesiz en ilginç eserlerinden birisi. Opera, Henry James‘in 1898 tarihli aynı isimdeki kısa romanından uyarlanmış. James’in romanının (dolayısıyla operanın) konusu şu: ismini bilmediğimiz genç bir kadın, Miles ve Flora adında iki çocuğa bakmakla görevlendirilerek taşradaki bir malikaneye taşınıyor ve zamanla bu iki çocuğa malikanede bulunan iki hayaletin musallat olduğunu düşünmeye başlıyor. Eserin ana teması, Mürebbiye ile bu iki hayalet arasında geçen çatışma: yaşadıkları sırada Miles ve Flora’yı çok kötü etkileyen Peter Quint ve Bayan Jessel, ölümlerinden sonra da bu çocukları etkilemeye devam ederek masumiyetlerini kirletiyorlar.

Hem Henry James’in kısa romanında hem de Britten ve Piper’ın operasında belirsizlik ve açık uçlu anlatım çok ön planda. Mesela her iki eserde de hayaletlerin varlığı ile ilgili net bir bilgi verilmiyor, sonuca varılmıyor. Mürebbiye dışında kimse bu hayaletleri görmüyor, ya da görüp de tepki vermiyor. Bu durum, Quint ve Bayan Jessel’ın, Mürebbiye’nin hayal ürünü olma ihtimalini de akıllara getiriyor. Fakat Mürebbiye delirdi mi, yoksa hayaletler gerçekten ‘varlar’ ve cehennemden Miles ve Flora’ya ulaşmaya mı çalışıyorlar onu bilemiyoruz.
Britten, bu operayı Venedik Bienali’nin siparişi üzerine bestelemiş. Önceki yıllarda da Britten’ın birlikte çalıştığı, English Opera Group adlı topluluğun kolay bir biçimde turneye gidebilecek ve irili ufaklı her türlü salonda sahnelenebilecek operalar arayışında olması, bestecinin “oda operası” türünde birkaç eser yazmasına sebep olmuş. Önceki yıllarda aynı topluluk The Rape of Lucretia ve Albert Herring operalarını yazan besteci, Turn of the Screw’da bu forma geri dönmüş. Dolayısıyla eser opera dünyasında alışık olduğumuzdan çok daha ufak bir orkestra kadrosu ve kast için bestelenmiş.

Eserin librettosu, İngiliz opera eleştirmeni ve librettist Myfanwy Piper tarafından yazılmış. Hikayenin 6 karakteri ve ilk perdeden önceki Prolog’u söyleyen bir anlatıcısı var, ki anlatıcı rolünü eserin ilk temsilinden beri Peter Quint rolünü oynayan aktörler üstleniyor. Yani toplamda 6 oyuncudan (ya da şancıdan) oluşan bir kast söz konusu. Bunun yanı sıra, çukur orkestrası da sadece 13 enstrümandan oluşuyor. Sadece birer yaylı çalgı, bir 1 perküsyon, 1 piyano, 1 arp ve solo üflemeli çalgılar (1 flüt, 1 obua, 1 klarnet, 1 fagot ve 1 korno.) Tabii Britten bütün üflemeli enstrümanlara fazla mesai yaptırıyor, ek enstrümanlar da çaldırıyor.
Usta besteci Britten, pek çok operaya ve sahne eserine göre çok daha dar ve “ekonomik” sayılabilecek bu kadroyu, hikayenin doğasını, bütün gerilimini ve tragedyasını yansıtacak şekilde büyük ustalıkla kullanmış. Bu eser aynı zamanda Britten’ın en ilginç yapıya sahip olan operası. Eserin Prolog kısmı biter bitmez bir 12-ton dizisinden olan bir “Screw” melodisi duyuluyor. 2 perdeden oluşan operanın 16 sahnesinin her birinden önce bu tema üzerine bir çeşitleme yer alıyor. Bunun dışında sahnelerin içinde yer alan birkaç diğer leitmotif, operayı birleştirerek anlatımı pekiştiriyor.

İDOB’un temsili üstüne
Çok sevip çok araştırdığım bir eser olduğu için lafı uzatmış olabilirim, gelelim İDOB’un temsiline. Bahsettiğim gibi eser bir Prolog ile başlıyor, ki bu bence eserin en güzel kısımlarından biri. Prolog’u eserin pek çok yapımında olduğu gibi Peter Quint rolünü canlandıran solist söyledi. Genelde yaşlıca bir erkek karakterin yalnız başına sahnede olduğu, eski ve “mürekkebi sönmüş” bir defterde yazanları dinleyicilere aktardığı bu sahneyi İDOB biraz daha farklı bir şekilde sahneye koydu; anlatıcı, genç bir kadının meşgul ve alımlı bir adamla bir iş görüşmesine gitmesini aaktarırken iki oyuncu arka planda sessiz bir biçimde bu görüşmeyi canlandırdı. İnternette ve televizyonda hep aynı şekilde seyrettiğim bu sahneyi bu şekilde görmek kesinlikle hoş bir farklılık oldu. İki temsildeki solistler de Prolog’u etkileyici ve güçlü bir biçimde seslendirdiler.
Eserde her bir sahneden önce orkestra, eserin ana teması üstüne farklı bir çeşitleme çalıyor, bu sayede bütün sahneler kesintisiz bir biçimde birbirlerine bağlanıyor. Çeşitlemelerin hepsi harika duyuldu; İngiliz şef Richard Hetherington belli ki orkestrayı çok iyi çalıştırmıştı. İtiraf etmeliyim ki daha önce Hetherington’un adını duymamış, yönettiği bir yapımı izlememiş, yaptığı herhangi bir konseri veya kaydı da dinlememiştim. Temsil sonrasında internette biraz araştırma yaparak The Royal Opera‘nın müzik direktörlüğünü yapan hayli önemli bir şef olduğunu öğrendim. Yönetimindeki orkestra, Britten’in partisyonunu en güzel şekilde seslendirdi, yeri gelince hikayenin gerilimini ve belirsizliğini, yeri gelince Bly malikanesinin etrafındaki doğal yaşamı, yeri gelince Quint’in tehditkar ve ürpertici varlığını çok güçlü bir şekilde izleyicilere yansıttı.

Etkileyici vokal performanslar
Bütün solistler oldukça etkileyici vokal performanslar sundular. 25 Şubat’taki temsilde Anlatıcı ve Quint rollerini üstlenen Ahmet Baykara‘nın performansı özellikle çok etkileyiciydi. Quint’in sekizinci sahnedeki giriş kadenzasını oldukça iyi söyledi, dinlerken tüylerim diken diken oldu. Quint’in kötücül enerjisini iyi yansıttı. Bayan Jessel’ı canlandıran Burcu Soysev de karakterinin kötücül ve manipülatif enerjisini başarılı bir şekilde hissettiriyordu. Karakterinin ikinci perdenin yedinci sahnesinde ortaya çıktığı an tüyler ürperticiydi.
Miles’ı canlandıran David Derin Barreto Martins de küçük yaşına rağmen partisyonu çok iyi ezberlemişti, kendi kısımlarını çok iyi seslendirdi. Martins, 28 Şubat temsilinde “Malo” kısmını seslendirdikten sonra salonda bir alkış koptu; gittiğim iki temsilde de seyirci kitlesi perde sonları dışında hiç bir sahneden sonra (ya da sahne sırasında) alkış tutmamıştı.

Son olarak, Flora’yı canlandıran Bezmi Hazal Ekşi başarılı bir performans sergiledi fakat canlandırdığı karakterden bir hayli yaşlı olması bana garip geldi. Flora rolünde yaşça biraz büyük solistleri görmek, hele ki Flora’nın Miles’tan biraz büyük tasvir edilmesi alışkın olduğum bir şey, ama karakter ve solist arasında böylesine büyük bir yaş farkı olması şaşırtıcıydı. Perde arasında konuşma fırsatı bulduğum bazı müzikseverler de 10-14 yaşlarında bir kız çocuğunu yetişkin bir sanatçının canlandırmasını garipsemişlerdi. Bu bahsettiğim Ekşi’nin kontrolünde olmadığının farkındayım ve bu konudan bağımsız olarak etkileyici ve güzel bir performans sergilediğini düşünüyorum.
28 Şubat’taki temsilde Miles ve Bayan Jessel’ı oynayanlar hariç bütün solistler farklıydı. Hepsi çok güçlü vokal performanslar sundular ve partilerini ustalıkla seslendirdiler. Özellikle Quint’i canlandıran Fuat Kılıç Aslan‘ın müzikal bakımdan güçlü ve tutkulu bir performans sergilediğini düşünüyorum. Flora rolünde Bilge Komanovalı‘yı görmek de güzeldi, hele ki ergenliğe bile girmemiş ufacık bir kız olan Flora’yı yetişkin bir solisti canlandırdığını gördükten sonra. Komanovalı hoş bir performans sergiledi, kardeşi rolündeki David Derin Barreto Martins ile pek tatlı bir uyumları vardı.

Oyunculuklar ve eğitim faktörü
Solistlerin performansları hakkında benim dikkatimi çeken tek olumsuzluk, çoğu solistin oyunculuk bakımından zayıf ve etkisiz kalmasıydı. Tabii bu solistlerin yetersizliğiyle ilgili değil, Dünya genelinde operayla ve Türkiye’deki konservatuarlarda şancılara verilen tiyatro eğitiminin düzeyiyle ilgili. Tiyatro uzmanı olduğumu iddia edemem ama tiyatro ile ilgilenirim, birkaç kez tiyatrolara beste yapma fırsatı buldum, oyuncularla çalıştım. Tiyatroya, müzikallere ve operaya olan tutkumdan dolayı da bu dallarda birçok yapımı ve kaydı takip ediyorum, dolayısıyla pek çok opera rolünde pek çok oyuncu ve şancıyı seyrettim. Bu yapımdaki solistlerin de Türkiye’deki tüm opera ve müzikal temsillerindeki gibi söyledikleri söz ve parçaları hiç bir şey hissetmeden söylediklerini, karakterlerinin hislerini seyirciye aktar(a)madıklarını ve bedenlerini kullanmayı tercih etmediklerini hissettim. Operanın bazı yerlerinde sanki bir lied konserine gelmişim gibi hissettim çünkü karşımda durup ellerini kavuşturan bir şançı dışında pek bir şey göremedim.
Mesela operanın ilk sahnesi olan seyahat sahnesinin Mürebbiye’nin heyecanını ve tedirginliğini yansıtması gerekirken her iki temsilde de karşımızdaki tek şey oturup bir şeyler konuşan bir kadındı. Vokal performansların böylesine etkileyici olduğu ve insanı içine çektiği bir performansta daha iyi bir görünüm ve daha iyi, güçlü oyunculuklar da beklerdim. Sahne sanatlarıyla epey ilgilenen bir tiyatro, müzikal ve opera sever olarak benim Türk operasından beklentim ilerleyen yıllarda opera sanatçılarımızın şan performansları kadar etkileyici ve başarılı sahne performansları sergilemeye başlamaları. Gerçi bu da konservatuarlarda verilen eğitimin bir hayli değişmesini ve opera öğrencilerinin kendilerine verilen tek tük oyunculuk derslerini ciddiye almasını gerektiriyor.

Kısacası fazlasıyla başarılı bulduğum bu İDOB temsilinin naçizane fikrime göre tek zayıf yanı oyunculuklar, ki bu da oyuncular ve rejisörden çok sistem ve opera eğitimi ile ilgili bir durumdan kaynaklanıyora benziyor. Bu durumun değişmesini, önümüzdeki yıllarda gideceğim temsillerde sahneyi sesleriyle olduğu gibi oyunculukları ve beden dilleriyle de dolduran solistler görebilmeyi içtenlikle diliyorum.
Başarılı dekor tasarımı
Devam etmek gerekirse, Efter Tunç tarafından tasarlanan dekorlar oldukça başarılıydı. Dördüncü sahnede Mürebbiye’nin Quint’i ilk gördüğü kule, ustalıkla tasarlanmıştı. Ayrıca opera boyunca yerde duran güz yaprakları temsile çok hoş bir hava kattı. Ama dekorun asıl ilginç ve etkileyici yanı, sahnenin arka tarafına yerleştirilmiş olan kimisi saydam, kimisi opak birkaç panelin sahne aralarında ayarlanarak hikayenin geçtiği mekanları oluşturmasıydı. Mesela ikinci perdede Miles, Flora, mürebbiye ve Bayan Grose’un kiliseye gittikleri bir sahnede bu paneller, yan yana kare şeklinde konuşlandırıldı, sahnenin üstünden de büyük bir çan inmesiyle bir çan kulesi belirdi. Tunç’un minimal ve sofistike tasarımı, opera boyunca farklı biçimlerde ayarlanarak pek çok farklı şeye dönüştürüldü. Bu dekorların dönem kostümü giyen sahne görevlileri tarafından ayarlanıp taşınması da hoş bir detaydı. Benim için oldukça etkileyiciydi. İzlediğim iki temsilden birinde bana ayrılan yer, Tunç’un yanındaydı. Kendisiyle sohbet etme ve tebrik etme şansı buldum. Mesleği itibariyle müzisyen olmayan Tunç’un müzik tutkusu ve bilgisine de hayran kaldım.

Sahne ile ilgili dikkatimi çeken bir iki şey daha oldu. Sizlerle paylaşmak isterim ki 25 Şubat temsilinde dördüncü sahnede elinde İPhone’u ile sahne arkasından geçen ve sahneye telefonu ile ışık tutan bir görevli temsile ilginç bir renk kattı. Bundan bahsetmemin sebebi bir kulp takma arayışında olmam ya da önemsiz detayları eşelemek istemem değil, hayır, sadece 19. yüzyılda geçen Gotik bir hayalet hikayesi izliyorken sahnede bir cep telefonunun ekranını görmek bana çok komik geldi, eğlendim.
Bir de operanın pek çok yerinde, hele ki aynı anda 3 veya daha fazla solistin söylediği parçalarda kelimeleri seçmek imkansızlaşıyordu. Mesela birinci perde finalinin gayet etkileyici bir biçimde sahnelenmesine ve solistlerin gayet iyi söylemesine rağmen altı solistten bir tanesinin bile söylediği sözcükleri seçmek mümkün değildi. Bundan dolayı birinci perde finalinde özellikle altı solistin birden söylediği kısımlar kimsenin ne dediğinin anlaşılmadığı devasa bir ses kütlesine döndü.
İDOB’un temsili, dikkatimi çeken ufak birkaç pürüz dışında keyifli ve etkileyici bir tecrübeydi. Bu şaheserin İstanbul’da ve Türkiye’de diğer illerde daha pek çok kez sahnelenmesini umuyorum. Uzun bir süre izlediğim temsillerin etkisinde kalacağım.
■ Dark Blue Notes’da Klasik Batı Müziği
■ Devlet Opera ve Balesi programı
Bu yazıda yer alan temsil fotoğrafları İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sağlanmıştır.