Never Look Away: Ruhun, Bedenin ve Aklın İsyanı

 

Never Look Away (Asla Gözlerini Kaçırma), Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçan ancak Nazi rejimi altındaki çocukluğunu ve komünizm gölgesindeki gençliğini unutamayan Kurt Barnert adında bir sanatçıya odaklanıyor. Kurt çocukluğunda bir olaya tanıklık eder. Kendisine bakan Elisabeth teyzesi bir gün sokakta Adolf Hitler’e çiçek verilmek üzere seçilir. Kısa bir anlığına Hitler ile göz göze gelen Elisabeth o günden sonra bir daha eskisi gibi olamaz, bir karşılaşmada üzerine yönelen bakıştan dolayı deliliğin kıyısına doğru sürüklenir. Ertesi gün bir konçerto bestelediğini dinleterek Kurt’ a şunları söyler: “Gözlerini kaçırma. Asla gözlerini kaçırma Kurt. Gerçek olan her şey güzeldir. Bu nota. Müziğin bütün gücünü içeriyor. Hayatın kendisini de. Evrenin tamamını da. İnsanlar dünyanın şifresini arıyorlar. Ama işte burada! Burada. Großschönau ‘daki May ailesinin piyanosundaki orta C’nin üzerindeki A. Artık bulduğuma göre her yerde çalabilirim. Masada. Duyabiliyor musun? Hatta kafamda.” Kurt için büyümek denilen hayat zorunluluğu o anda sonra başlamıştır.

İlerleyen yıllarda üniversitede tanışan Kurt ve Ellie, birbirlerini görür görmez aşık olurlar. Onlar her ne kadar ilişkilerinde mutlu olsalar da, ikisinin birlikte olmasını istemeyenler vardır. Ellie’nin babası olan Profesör Seeband, kızının yapmış olduğu seçimden memnun değildir. Kızının Kurt ile olan ilişkisini kesmesini isteyen Seeband, bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır. Profesör, her ne kadar kızını Kurt’tan uzak tutmaya çalışsa da o ve Kurt arasında bilmedikleri bir bağlantı vardır. Yıllar önce profesörün işlediği korkunç bir suç, hayatının Kurt ile kesişmesine neden olur. Kurt, geçmişi ardında bırakıp sanatına odaklanmak istese de, Nazi rejimi ve komünizm gölgesinde geçen yaşamının getirdiği travmalardan kurtulamaz.

Mesafenin Şiddeti ve İyileştiriciliği

Zamanı atlayarak yaşamak mümkün mü? Zamanın ağrısı denilen, üzerimize yapışan olayların etkisi böyle geçer mi? Bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama “zamanın örtüsü” kavramına inanıyorum. Bu örtü, zamanı üzerimizden sıyırmanın da onunla üstümüzü örtmenin de imkânını veriyor. En önemlisi de mesafenin şiddetini ve iyileştiriciliği anlamaya yardımcı oluyor.

Yanımız, yönümüz, içimiz bizden olmayan şeylerle çevrili. Bedenimiz kendimizden sıyıramadığımız şeylerden dolayı bir kafesin içinde hapsolmuş. Etrafımızda bize doğrulan yönelen bakışın şiddetini derinden hissettiğimiz yerde kulağımıza fısıldananlara dikkat vermeye başlarız. Çünkü içimizin ritmi hiçbir zaman durmaz. Böyle zamanlarda bazen bulduğun bir hissiyatın büyüklüğü ayaklarını yerden keser. Bedenini ve aklını havada bir yere asarsın ve onları orada unutursun. Onlara ruhundan açabildiğin pencerelerin ardından bakarsın. Ve sınırları senin tarafından belirlenmemiş bir zaman diliminde her şeyin sadece başına gelmekle açıklanıp önüne serildiği anlarda bir bakış üzerine yapışır. Bazen bir başkasının bakışı, bazen de kendimize belirli mesafeden attığımız o bakış. Kendi yaşantına başkasının gözünden bakıyormuş gibi yapmak. Kendi kendinin tanığı olmak. Derin nefes alabileceğin anlar, alanlar aramak ve onları yakalamak…

Dünyada Bize Uygun Bir Yer Var mı?

Her şey birbirleriyle bağlantılı. Bir daha endişelenmemek, korkmamak için illa bir şeylerin olmasına gerek yok. Üzerimizdeki örtü kalın olmak zorunda değil. Bu bilgiye vakıf olduğun an, başkalarının heyecansız dinlemeleri karşısında anın büyüsü daha da büyür. Etkileşim kurduğumuz şeylerle aynı seviyeye yerleşiriz. Her duygu, her his, her acı, her hareket, her davranış belirli sınırlar içindeyse herkes herkesin duygusuna paralel yaşamlar sürer. Hatta en çok kendi duygularımıza paralel bir yaşam süreriz.

Bir yüzün tanıklığı, alışılmışlığı her an yanı başımızda olabilir. Gittiğimiz yolların, geçtiğimiz zamanın, genişleyen mekânların ötesinde bir bağ olur bize. Unutulmayan yüzler tekrar tekrar yolumuzda gölge oluşturabilir ya da o yolu aydınlatan bir ışık olabilirler. Gerçekten baktıysak görürüz ve gördüğümüzde her zaman yanımızda taşıyacağımız bir şey elde etmiş oluruz. Dünyada bize uygun bir yer var mı? En çok bunu ararız ama en çok bundan dolayı yersiz yurtsuz kalırız. Bazen gerçekten de yaşadığımız dünyada, içinden geçtiğimiz zamanın ağrısı üzerimize çöker. Yıkıntıya, döküntüye dönüşür etrafımız.

Asla Gözlerini Kaçırma!

Zamanda bir şeylerin orada olduğuna bakan, karakterlerinin üzerine yapışan tozlardan sıyrılmasına odaklanan film, kısıtlayıcı imkânlar ve belirli politik argümanların altında sanatını ve bireyselliğini yitiren insanların üzerinde bakışını gezdirir. Zamanın üzerinde süzülerek yapılan bir yolculuk gibi ilerleyen film, kendini özgürleştirmeye çalışan bireylerin çıkışsızlık içinde kendilerine bir evren yaratma imkânlarının izini sürer. Makinede çark olup herkesleşen insanın aslında kendini özgürleştiremeden dünyayı da özgürleştiremeyeceğinin mesajını verir. Durduğun her noktada var olan kendinsindir. Özne de nesne de sensindir. Tanık olmak için filmin sık sık dediği gibi : “Gözlerini kaçırma. Asla gözlerini kaçırma. Gerçek olan her şey güzeldir.”

Enes Kudu

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve TV bölümü mezunu. Onbironsekiz adlı bir podcast platformunda programcılık ve editörlük yaptı. Bir konser salonunda "Program Koordinatörü" olarak görev yapıyor. "Zamanlama Gerektiren Filmler" adlı instagram, blog ve youtube sayfasında içerikler üretmeye devam ediyor.

Enes Kudu 'in 24 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Enes Kudu ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir