Dark Blue Notes, müzik ve sanat dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Müzisyen, müzik yazarı Tuba İldeş, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Bu yıl müzik, geçen yıllardan daha farklı yankılandı ruhumda. Ben zaten hiçbir zaman yalnızca bir dinleyici olmadım; meraklı bir yaklaşımla inceler dururdum müziği, kendiliğinden gelişen bir hâlde. 2025’te ise müzik, önceki yıllara kıyasla yaşadığım her anın arkasında akan bir nehir gibiydi. Ses her zaman vardı tabii; ama müzik, ancak dinlemeye hazır bir beden ve düşünmeye açık bir zaman olduğunda ortaya çıkıyordu. Bu yüzden bazı günler kulaklarım doluyken müzik yok gibiydi; bazı günler ise tam bir sessizliğin içinde yoğun bir müzikal deneyim yaşadım.
Önceki yıllardan farklı olarak bu yıl, müzikte hem üretim süreçlerine bireysel olarak tanıklık ettim hem de çeşitli müzisyenlerle iletişimde olarak onların müzikteki felsefelerini daha iyi anladım. Müziği artık sadece sesin kendisinde değil, sessizliğin içinde veya bir mekânın titreşiminde dahi duymaya başladım. Her notanın bir yönü ve tabii ki rengi, her sessizliğin de bir gölgesi vardı bu yıl. Zaman, ritme dönüşüyordu; ritim ise düşünceye aslında. Müzik, birbirini besleyen ağaç kökleri gibiydi bir noktada, yok etmesini de bilirdi bazen.
Müziği hiçbir zaman tek bir türle sınırlandıramadım. Caz, füzyon, klasik, metal, R&B, hip-hop, indie, ambient… hepsi birbirini besleyen bir ses evreni oluşturdu benim için. Bu füzyon hâli, sadece dinlediğim müziğe değil, düşünce biçimime de yansıdı. Müziği artık bir “tarz” değil, bir düşünme biçimi olarak görüyordum; her tür, insana kendi dilinde bir şeyler fısıldıyor çünkü. Bu farklı sesleri bir araya getirmek, benim için kimlikler arasında, kültürler arasında köprüler kurmak gibiydi. Müzikte sınırların bulanıklaştığı zamanlar daha yoğun hissediyor, notalara birer teori olmaktan uzak, duygularıma birer cümle gibi yaklaşıyordum. Benim için bir yere kadar ritimden çok, ses farklı boyutlar kazandı. Bir kuşun ötüşünü de bir nehrin kendi halinde akışını da hayranlıkla dinledim; var olduğum sürece işittiğim her ses kendine bir yer bulabildi zihinimde. Dilbilimci Wilhelm von Humboldt’un dediği gibi biraz da: ‘’İnsan, notalara düşünceleri ekleyen ezgici bir yaratıktır.’’
Uzun bir süredir mekân ve beden üzerine çalışan biri olarak da müziği mekân ve beden bağlamında düşünmek onu benim için daha eşsiz bir konumda kıldı. Mekân, müziğe yalnızca fiziksel bir alan sunmuyor, aynı zamanda onun ruhunu şekillendiriyordu; tabii müzik de mekânın ruhunu. Boş bir odada yankılanan melodinin titreşimiyle bir ormanın içindeki sessizlik arasında ince bir paralellik hissettim; ikisi de kendine özgü bir ritim taşıyordu çünkü. Bu yüzden benim için müzik, mekânın sadece içinde var olan bir şey değil, bizzat mekânı yeniden tanımlayan, onu dönüştüren bir varlık hâline geldi. Bazı günler ritmi parmaklarımda değil, göğüs kafesimde hissediyorum. Bazı günler ise zaman, metronom olmaktan çıkıp nefes alışverişime benziyor sanki. Bedenim yorgunken müzik daha az nota istiyor benden; acele ettiğimde ise sesler bana direniyor. Bireysel deneyim kadar, müziğin paylaşımı da önemliydi; bazı ritimler, başkalarının varlığıyla anlam kazandı. Bu bütünsellik farklı bağlamlarda yakalar oldu beni.
Edebiyatta nasıl ki yazarların kalemini dönemin çağı etkiliyor, müzikte de pek farklı değil bu. Müzisyenlerin kimliklerini ve ifade biçimlerini büyüdükleri çevrenin merceği aracılığıyla şekillendirdiklerini düşünürsek mekânın aslında ne kadar da önemli bir imge olduğunu fark etmek mümkün. Ama aynı zamanda da çevre, tek bir belirleyici olamaz çünkü bir müzisyen kendini tek, dar ve sınırlı bir görüşle tanımlama fikrini reddeder. Sıklıkla birden çok ihtimali büker ve kendisine özgü müzikal kimliğini inşa eder. En azından benim iyi bir müzisyen tanımımdan biri bu. Büyüdüğümüz çevreden etkilenmek ama orada sıkışıp kalmamak, müziğin evrenselliğine sarılıp rengâhenk yollar çizebilmek fazlasıyla değerli; çünkü bir noktada bu, bilgi ve etkilerin taşkınlığı içinde kendi sesini bulmanın bir yansıması.
Ancak bu bedensel ve mekânsal deneyimlerin sürdürülebilirliği, yalnızca bireysel farkındalıkla değil; bu deneyimlere alan açan koşullarla da doğrudan ilişkili. Üretmenin romantize edildiği ama üreticinin yeterince desteklenmediği bir düzende, müzik çoğu zaman bir yaşam pratiği olmaktan çok, sürdürülebilmesi zor bir dirence dönüştü.
Bugün pek çok müzisyenin ortaklaştığı sorunlar yalnızca maddi değil; aynı zamanda zamansal, mekânsal ve psikolojik. Provalar, üretme süreçleri ve hatta üretmeme hâlleri görünmez kılınırken; müzisyenler sürekli üretmeye, görünür olmaya ve kendilerini kanıtlamaya zorlanıyor. Oysa müzik, algoritmaların ritmine değil; bedenin, zamanın ve deneyimin kendi temposuna ihtiyaç duyan bir pratik. Destek mekanizmalarının kısa vadeli ve parçalı olması, müziğin niteliğinden çok, müzisyenin dayanma süresini belirliyor. Bu yüzden müziğin kırılganlığı yalnızca estetik bir hâl değil; emek, değer ve sürdürülebilirlik üzerine düşünmeyi gerektiren bir mesele. Bazı dönemlerde üretmenin ağırlığı, müziğin kendisinin önüne geçiyor şüphesiz; bazı dönemlerde ise durmak başlı başına bir direnç hâline geliyor. Müzik felsefemi yeniden düşünmeye başlamam da tam olarak bu eşikte mümkün oldu.
Müzikteki felsefemi ve bir müzisyen olarak öğrenim sürecimde yaşadığım tıkanmaları daha iyi anlamaya başladım; teknik olarak doğru olanın, duygusal olarak gerçek olmadığı zamanların sıklığıyla karşılaştım; bu çatışmayı çözmeye çalışmak yerine onun içinde dolaşabilmeyi öğrendim çünkü bazen müzik, bir çözüm değil; bir gerilim hâli gibi. Müzikteki tıkanmalarımı yalnızca teknik ya da disiplin eksikliği olarak okumaktan da vazgeçtim.
Bu farkındalığa ulaşmamda en büyük etkiyi, Victor Wooten’in öğretileri yaptı. Yıllardır onun felsefesi sayesinde müziğin ne olmadığını ve bir müzisyen olmanın ne demek olduğunu sezmiştim; ama onunla yaptığım röportajda, sorularıma verdiği cevaplarla, müzik yapmanın özü ve felsefesi üzerine düşündüğüm pek çok şeyi bizzat deneyimlememi sağladı ve bu benim için -umarım ki tüm okuyucular için de- gerçekten aydınlatıcı bir deneyim oldu.
Victor Wooten’ın müziğe olan yaklaşımı aslında günümüzün bayağılaşan müzik anlayışının tam tersi. Wooten’ın dediği gibi, hayatı yaşamadan, yeni deneyimler kazanmadan müzik yapabilmek zor. Müzikle ilgilenmekle müziği hayatımızın bir parçası yapmak arasında kaçırmamamız gereken bir nüans var; müzik de bizimle beraber her saniye yaşayan ve değişen bir varlık aslında. Hayatımı direkt olarak ona adamak yerine bu hayatı onunla beraber yaşamak, deneyimlemek ve deneyimlediklerimi onun aracılığıyla anlatmak hiç olmadığı kadar canlı tutuyor yaratım heyecanımı.
Wooten’ın müziği, hayatın dışında bir başarı alanı olarak değil, hayatla birlikte akan bir pratik olarak konumlandırması benim için belirleyiciydi. Deneyim yaşamadan, kırılmadan, duraksamadan üretilen müziğin eksik kaldığını fark ettim. Müzikle ilgilenmek ile müziği hayatın doğal bir uzantısı olarak yaşamak arasındaki fark, bu yıl benim için hiç olmadığı kadar görünür hâle geldi. Müziği hayatımın merkezine koymak yerine, hayatımı onunla birlikte genişletmek, üretimle kurduğum ilişkiyi daha canlı ve daha dürüst kıldı. Ne çaldığım kadar, neyi susturduğumun da bir anlamı olduğunu fark ettim. Belki de müzisyen olmak, sesi çoğaltmaktan çok, hangi sessizliğin konuşmasına izin vereceğini sezebilmektir.
Bu yıl müzikle kurduğum ilişkiyi bir yere vardırmadım; ama onunla birlikte yolda kalmayı öğrendim.

■


