Dark Blue Notes, müzik dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Müzisyen, Beyoğlu Caz Festivali koordinatörü Emin Gök, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
14 Kasım 2025. İkinci Beyoğlu Caz Festivali’nin ilk günü ve Batu Akyol ile bir söyleşi yapıyoruz. Yer, Urban’ın iç kısmı; üst kattayız. Aşağıda ise, mekan çalışanları, festival katılımcıları ve dostlarımızdan oluşan on-on beş kişilik bir dinleyici grubu. Ne önceki cümleyi, ne sonraki cümleyi, ne de bahsi geçen cümleyi tam olarak hatırlıyorum. Tek hatırladığım, Batu ile caz ve piyasa ilişkisini konuşuyor olduğumuz ve bana “romantik” bir yaklaşıma sahip olduğuma dair bir şeyler söylediği.
Herhangi birinin ağzından, yaptığınız işe dair bir şeyler duyabilmek aslında hiç de kolay değil. Hele işiniz gereği sosyal çevreniz de bu işin etrafında şekilleniyorsa. Hele bu iş kültür, sanat ya da müzik gibi alanlarla kesişiyorsa. Bir de karşınızdaki insana sempati duyabilecek kadar yakın, ama açıkça eleştiremeyecek kadar uzaktaysanız—ki ikili ilişkilerin hatırı sayılır bir kısmı buraya düşüyor.
Bu sebeple, böyle kafama takılan kelimeleri, bir yerlere bağlayabileceğim ölçüde basamak olarak kullanmak bana hep meşru gelmiştir; ister gerçekten anlamlı olsun, ister basit bir McGuffin. “Romantik” kelimesi şu noktada böyle bir merak objesine dönüştü benim için. Hangi cümleyi kursam konu bir şekilde ona bağlanıyor, yazdığım her paragraf “romantik” dünyada karşıtlarını buluyordu.

Yani, yer yer heyecanlı, yer yer hamasi söylevlerde bulunma konusunda kendime izin verdiğim doğruydu. Bir yandan da genç sayılırdım; sektörün ağırlığının toplandığı belli bir yaş grubuna göre en azından. Bu bir şey ifade ediyor olabilirdi; çünkü oturmuş bir düzenin gözünden, belli bir yaş almamış olma hali, romantik akımın sezgisel ve dışavurumcu özellikleriyle kolayca karıştırılabilir gibiydi. Belki de piyasanın teamüllerine uyum sağlamayı geri planda tuttuğumuzu çoktan anlamıştı ve en başta good business yapamayacağımızı ifade etmenin bir yoluydu Batu için “romantik” kelimesi. Ya da belki sadece, “idealist” ya da “gerçekçi olmayan” gibi kesişen ve çokça kullanılan kavramlara basit bir işaretten ibaretti.
Arayışıma romantik doğa tasvirlerinden başladım: uçsuz bucaksız sislerin içinden yükselen kaya kütleleri, kadim bir sırrı saklar gibi birbirlerine kenetlenmiş ağaçlar, kutsal bir maceranın eşiğinde olduğumuzu hissettiren uçurumlar… Bu betimlemeler doğanın kendisiyle olduğu kadar insanda bıraktığı karşılığıyla da var olması bakımından romantikleri iyi tanımlıyordu. Artık natürmorttan giderek uzaklaşmış, kişisel duyguların sağdan soldan gözümüze fırlayabildiği tatlı bir dengesizlik hakimdi bu imgelerde.
Ama romantik söylev yalnızca estetikle sınırlı değildi. Bu sanatçılar, ahlaki ve metafizik anlamları da sırtlamış; saflığın, doğallığın ve kutsallığın izini sürerken, modern dünyanın endüstriyel iştahına karşı bir duruş geliştirmişlerdi. Daha ‘bütün’ bir zamana geri dönüş arzusu; şövalyeler, büyük jestler ve hepimizin Werther’den bildiği tarzda imkânsız aşklarla örülmüş bir dünyaydı bu.

Festivalin bu seneki tanıtım videosunu çektiğimiz günü hatırladım. Beyoğlu’nu, kendimize özgü bir mitik düzleme yerleştiriyorduk adeta: eski ile yeninin, yıkılmışlık ile umudun, dönemsel olan ile zamansız olanın iç içe geçtiği bir sahne. Estetik olanla düpedüz çirkin olan aynı kadrajda yan yana duruyor; dökülmüş sıvalar akşam güneşini karşılıyor, sağı solunu tutmayan yapılar ile hâlâ inatla varlığını olumlayan martılar kadraja girmek için birbiriyle yarışıyordu. Kamera, bu dağınık peyzajın ortasında bir terasta çalan Korhan, Özün ve Orhan’a yavaşça yaklaşırken, feribot sesleri, yörüngesiz altissimo pasajlar ve gitgide serbestleşen davul vuruşları iç içe geçiyordu.
Çatılara çıkmanın “romantik” bir tınısı vardı elbet. Altımıza serilmiş o koca semte baktığımızda, en ufak bir dokunuşta terazinin tamamen devrileceğini fark etsek de, sempati duymaktan kendimizi alamıyorduk. Bir tür doomed romance belki… Karşısındakinin içinde bulunduğu şartlardan bağımsız kendi dünyasını kurmakta inatçı; görmek istediğini gören bir türden. Ya da belki bir şövalye gibi, karşısında istismar edilen bir dame görünce onu kurtarma güdüsünü dizginleyemeyen.
Ve işte çatılardaydık. İnsanlar nasıl yaylı dörtlüsü eşliğinde aşkını ilan ediyor veya zeplinle evlilik teklifi ediyorsa, biz de semte sembolik bir yakınlaşma için arkadaşlarımızdan çalmalarını rica etmiştik sanki. Serbest doğaçlama dediğimiz şeyden daha “romantik” ne olabilirdi! Hem gözlerimiz, hem kulaklarımız aynı düzensiz estetikte buluşuyor, bize doğru yerde ve doğru zamanda olduğumuzu söylüyordu.
Biraz dalga geçiyorum tabii ki. Dünyada ne kadar semt vardı bu kadar kusurun üst üste birikmesinden oluşan ve dünyada ne kadar mahalleli vardı bu kusurlar yığınıyla bu kadar bireysel, duygusal ve kesintisiz bir ilişki kurabilmiş, bilmiyorum. Ama Beyoğlu’na dair karmakarışık hislere sahip olan ne ilk, ne de son kişiydim.
Senenin başında, yine Beyoğlu Caz ile alakalı bir görüşmede yaşadığım bir an aklıma geldi. Toplantının henüz ikinci dakikasıydı ki, sektörel deneyimi oldukça yüksek bir arkadaş, miskin bir tavırla yaslandığı sandalyesinden doğrulmuş ve bana “Herkes de Beyoğlu’nu kurtarmaya çalışıyor!” demişti. Buna karşılık “Ben değil” gibisinden bir şeyler söylemiş ve konuyu yeniden işe çekmiştim. Kötü niyetli olduğumdan değil; sadece herhangi bir kişinin semtin geleceğine dair bu kadar büyük söylevleri ortaya atması, sarkastik de olsa, mütevazilik bağlamında eksik kalıyordu benim için.
Ama böyle bir adamın böyle bir yorumda bulunması bile başlı başına bir şey ifade ediyordu. Aynı şekilde üç sene önce Burcu Pelvanoğlu’nun “Beyoğlu Düşerse” isimli bir kitap yayınlamış olması da. Kentin orasında burasında, büyük sermayelerle kurulan şaşalı ve çıkarcı kültür projelerine inat Beyoğlu’na yönelen birçok gencin mahalleye sahip çıkmasında da konuya dair bir şeyler vardı belki. Peki Batu’nun ifadesindeki “romantik”, Beyoğlu kültürünü ayakta tutmaya veya kurtarmaya çalışan biri miydi? Çoktan gitmiş olanı geri getirebilir miydik?
İşte tam olarak bu noktada “Ardından” isimli bu yazı dizisinin konseptsel bütünlüğüne biat edeceğim yere geldim sanıyorum. Konuyu Beyoğlu’ndan dolandırmamı mazur görürsünüz umarım; benim için bu semt, kültürle neredeyse eş anlamlı hâle geldi. Çoğu Beyoğlu’nda iş yapan insan gibi, buraya has geçmişin ağırlığını üzerimde hissediyorum.
Ve konu eğer 2025’in ardından bakmak ise, onu geçmiş yirmi beş seneden, otuz beş seneden, elli seneden ayırma yetimi gitgide kaybediyorum. Bu herhalde, o ünlü korku filmlerinde bazı hayaletlerin işgal ettiği lanetli kasabaları andıran biçimde, yaşadığımız ve çalıştığımız bu semte has bir ruh hali. Kaybedilen kulüpler, barlar, kaybedilen insanlar, sokaklar, parklar; İstanbul’un geri kalanı ile duygu birliğinde, kaybetmeye alışmış bir grup insan.
Bahsi geçen hayaletleri biraz daha iyi tanımak isteyenlere, bu seneki fanzinimizde Deniz Yılmaz Akman’ın yazdığı yazıyı şiddetle tavsiye ediyorum.
Ve bizim gibi geçmişle yatıp, geçmişle kalkan insanların dünyasında, “romantik” arketipi pek tabii konuşmalarda yerini bulacaktır. Çünkü romantik düşüncenin yüzü, yukarıda da bahsini geçirdiğim gibi, geçmişe dönüktür; var olduğu zamanın içinde tutunacağı bir dal bulmakta zorlanır. Çevremizde olup biteni dikkatlice seyreden bizler de, romantiklere benzer biçimde, kahramanların devrinin çoktan kapandığını idrak ederiz.
Bu ortamda önümüze çıkan projeler, tahmin edersiniz ki, çoğu zaman “eskiler” ve “kaybettiklerimiz” üzerine önerilerden oluşuyor. Belki unutulma korkusu, belki o günlerin hatırlanmasında bir tür ahlaki fayda görme hali, belki geçmişini bilen bir güruh olma önergesi veya belki de bu şekilde eski Beyoğlu’nu geri getirebileceğimize dair bir tür kanı… Her on senede bir, önceki jenerasyon tarafından bir nostalji objesine dönüştürülmüş Beyoğlu’nda “eski” ne demek o bambaşka bir konu ama, her gün yepyeni bir dünyaya uyandığımız bu garip zamanlarda, “anma günü” tınılı etkinlikler, “hatırlayalım” projeleri ve eski Beyoğlu’nu geri getirme girişimleri faydalı mı yoksa zararlı mı emin olamıyorum.
Bu sebeple geçen seneki Beyoğlu Caz’da, kişisel olarak taraf olmasam da oybirliğiyle icra edilmiş bazı konseptlerin devamını getirmeme konusunda büyük çabalar sarf ettim bu sene. 2025 yılında gidip de İstiklal Caddesi’nin takım elbiseli beyefendilerini dürbünle aramanın manası var mıydı? Aynı şekilde, 1940 senesinde zamanın ruhunu iyi yansıtmış bir müziğin 2025 senesindeki karşılığının aynı olacağını beklemek? Ne kitle aynıydı, ne zaman; ne icracılar aynıydı, ne de mekan. Bu noktada herhangi bir sanatsal üretime dair zamansız elementleri kenarda tutup, dönemsel tutarlılığa öncelik vereceğimiz sahneler kurmak, en iyi ihtimalle fazla akademik, en kötü ihtimalle fazla nostaljik ve “geçmişe sığınan” bir tavır olmaz mı?
Bu noktada yine festival fanzinimizde ve youtube kanalımızda yer alan, Burcu Pelvanoğlu’nun Beyoğlu ve Nostalji isimli konuşmasını tavsiye ederim. Orada Svetlana Boym’un nostalji üzerine düşüncelerini Beyoğlu’na uyarlar.
Oysa konu kültür hayatımız olduğunda, bırakın Beyoğlu’nu, tüm şehrin kaçınganlığının bir sembolü değil mi bugün “geçmiş”? 2000’lerin imgeselliğini ve onun bugünlerde hâlâ bazı çevrelerin “geri dönüş” hayallerini nasıl beslediğini düşünün. Geçmişle ilişkimiz, bırakın romantiklerden miras bir melankoliyi, bizi pasifliğe iten bir tür dopamin bozukluğu ve de pek anlamlı olmayan bir fetişize etme halini andırmıyor mu?
Ve tabii ki suistimale açık. Etkinlik sektörüne bir gecede giriş yapmış istismarcı aktörler, çoğunlukla nostalji kıyafeti giydirilmiş büyük projelerin arkasında, bizlerin o “daha güzel eski zamanlara” olan açlığından faydalanmıyorlar mı? Kısıtlı kaynaklarımızı ve zamanımızı, geçmişi sahneleyen projelere değil, hâlâ üreten, hâlâ kaybedecek şeyleri olan sanatçılara ayırmak daha anlamlı değil mi?
Daha fazla uzatmadan kapatıyorum. Tüm ekip adına konuşamam ama, gelecek seneye bakarken, hem organizasyonel hem küratöryel olarak, özbilinci yüksek ve narsisizme düşmeden benimseyebileceğimiz daha fazla yenilikçi ve deneysel yöntem arayışındayım. Geçmişle kurulan ilişkiyi, hem sektörde hem mahallede, oldukça sorguladığım bir noktadayım. Bu bağlamda beni ne beklediğini bilmesem de, bırakmaya hazır olduğum şeylerin bilincine erişmeye başladım sanırım.
Tüm bu arbedeyi başlatan “romantik” kelimesinin bir anlamı olup olmadığı konusunu buraya kadar yazıyı okumuş arkadaşlara bıraksam da şu noktayı kabul ediyorum: yaratıcı sürece hâlâ direkt ve samimi bir şekilde bağlı birçok bağımsız sanatçı ile birlikte, düşmekte olan bir uçağın içinde bir şeyler üretmeye çalışmak, kaçınılmaz olarak romantik bir duyarlılık barındırıyor.

■
Ardından: 2025 dosyası
Beyoğlu Caz Festivali: Manifestovari Hasbihal
Beyoğlu Caz Festivali Instagram


