Beyoğlu Caz Festivali — 14-15-16 Kasım’da Beyoğlu’nda
Manifesto kavramı bana her zaman yirminci yüzyıla ait bir şey gibi gelmiştir. O akımlar yüzyılında, yenilikçi, kırıp dökmeyi ve yeniden kurmayı misyon edinmiş tüm o büyük sanatçılara, müzisyenlere, düşünürlere ne kadar yakışır manifesto yazmak! Onlar için manifesto, bir sanat eseri kadar değerli, duvara asılabilecek, hatta muska gibi taşınabilecek bir metindir. Benim kalbimde manifesto bu demektir; başka bir şey gelmez aklıma. Ama çok iyi biliyorum ki bu manifestolar, içinde bulundukları bağlam dolayısıyla, tarihsel gerçeklik doğrultusunda replike edilemezler; o, o dönemdir — bu ise bu dönem. Bugün böyle bir şeye kalkışanların çoğu, en iyi ihtimalle naif, en kötü ihtimalle narsisist olabilir.
Öbür tarafta, yirmi birinci yüzyıl: karbon kopyalar, amatör denemeler, demokratikleşme ile gürültü arasına sıkışmış bir sanat ortamı. Basın materyalleri, standardizasyon, optimizasyon… Herkesin manifesto yayınladığı bir yerde, kimsenin hiçbir şey ifade edememesi. Hangisine kalkışmak daha korkutucu, emin değilim: bireysellik fetişiyle yazılmış koca koca cümleler mi, yoksa arkası boş promosyon metinleri mi?

Bu kişisel korkularımdan dolayı olsa gerek, Turgay Yalçın bana festivalimiz hakkında birkaç cümle — belki bir manifesto, belki bir tanıtım yazısı, birinci tekil şahıstan — etmemi istediğinde bir süre düşünmem gerekti. Nasıl bir şey yazabilirdim ki? Bir reklam materyali mi? Bir işe baktığında promosyon materyallerinin şemsiyesinden aşağısını göremeyen takipçi, online mecralarda rumuzunun maskesi altında saklanıp dilediği ahlaki suçu işleyen içgüdüsel ruhlar gibi, kolaylıkla insani özelliklerini askıya alabilir, beni bir data haline getirebilirdi. Mahalle ölçekli bir bağımsız festival için BIG DATA altında devlerle rekabete girmek, ne hüzünlü bir kader olur! Büyük isimler, büyük isimleri takip edenler, büyük isimlerin renkli, ışıklı ve heyecanlı görüntüleri, büyük paralarla oluşturulan kampanyaların omuzlarına basarak, öyle ya da böyle size binlerce liradan bilet satacaklardır. Fakat Beyoğlu Caz Festivali adı verilen bir işin zaten tarihsel, sosyolojik, ekonomik ve siyasi kıstasların toplamında bakıldığında, ontolojik limitleri aşağı yukarı yazılıdır. Aksini iddia eden bir tasviri burada sunmak, kendimizi ve sizleri kandırmak olur.
İşte tam da bu sebeple, ne promosyon materyali, ne de kendini büyüteçle gören bir manifesto… Yazabileceğimiz tek şey, samimi bir etkinlik gündemi üzerine içten bir hasbihal olabilir, diye düşündüm.






Beyoğlu Caz Festivali, bizim bizzat katılmak istediğimiz bir festivalin, dışarıda bulamadığımız biçiminin yine bizler tarafından icrasıdır. Bir iş modelinden ya da lineup mühendisliğinden çok, bir müzik zevkini; Beyoğlu’na duyulan inancı, merakı ve yer yer aşk–nefret ilişkisini yansıtır.
Festival, cuma öğleden sonra Taksim metrosundan çıkan bir müzikseverin adımlarını takip eder:
Beyoğlu’nun ara sokaklarını, çekim merkezlerini, kimi zaman tarihsel bir objeyi, kimi zamansa nefes alan bir kolektifin kapısını aralayan bir keşif güzergâhıdır bu. Katılımcı, elinde bir haritayla bir tür panayırda gibi, küçük sahnelerden çadırlara, gizli avlulardan plak dükkânlarına uzanan bir maceraya atılır.
Sanatçılar da aynı merakı paylaşır — daha önce çalmadıkları mekânlarda, yeni dinleyicilerle buluşur; kimi zaman kendi konserinden çıkıp başka bir performansa karışır. Festivalin tüm katılımcıları için, Beyoğlu farklı bir gözden görülür; gündelikliği erir, dağılır ve bir tür zaman-dışılık hâli Pazar akşamına kök salar.
Kürasyon söz konusu olduğunda ise Beyoğlu Caz, mümkün olduğunca Türkiye’ye ilk kez gelen genç projelere, ilk albümlere ve denemelere yer verir. Müziğini bir caz ya da janra syntax’ının içinde, bir sosyal ağın koordinatlarında tanımlayanlardan çok; samimiyetini, açıklığını ve o açıklığın beraberinde getirdiği kırılganlığı taşıyabilen sanatçılarla bağ kurar. Deneysel, yenilikçi ve hybrid yaklaşımlara, klasik ve muhafazakâr yaklaşımlardan daha yakın hisseder.
Bütün bu saydıklarım, sektörel elementlere bu denli bağımsız bir yerde durma çabası, tabii ki kendi riskini beraberinde getirir. Genç ve yetenekli sanatçılar, Türkiye’ye ilk kez gelen sanatçılar, adını duyurmuş büyük isimlerle kıyaslandığında bilet satar mı? Biz bu kadar merak duygusundan ve keşiften bahsederken bizim insanımızın umurunda olur mu bu, böyle değerleri var mı? Böyle bir lüksü var mı? Bunların hepsi çok uzun konular. Şu anda, takdir edersiniz ki, riskli bookingler yapan ve bilet satma zorunluluğunda olan bir festival olarak tek yapmamız gereken kendimizi size anlatmak. Eğer bir yere kadar samimi bir iletişim kurmayı başarabildiysek, artık top size geçmiştir. Programımıza göz atar, bilet alır ve bize katılırsanız çok mutlu oluruz.


