Dark Blue Notes, müzik ve sanat dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Yazar Başak Oksay, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
2025, geneliyle sert bir bir kış rüzgârı gibi esti içime. Küresel dayatmaların gümbür gümbür hissedildiği, dönüşü keskin bir viraj gibi seneydi. Orman yangınlarının kor ateşi içimizde henüz sönmemişken dünyada yükselen çığlıkların belki de en tiz tondan gürlediği bir zaman dilimini geride bırakıyoruz. İçimizdeki yaşama tutunma coşkusu var oldukça, kalp atışımızı zamanın ötesinde duyumsamak, döngünün süregelmişliği içinde sonsuz varyasyonları yürekten sindirerek yaşamak, hiç bu kadar zorlayıcı ve bir o kadar da insanı geliştirici hissedilmemiş bir çağ! Bu çıkmazda benim için müzik, ruhun yara bantı gibi iyileştirici güzel bir sığınaktı.
Yılların tozlu sessizliğinde kaybolmuş ritimlerim, birdenbire uyanıverdiği bir plak iğnesinin cızırtısında, bir kalp atışının ilk titreyişinde, o yaşama ait döngüselliği buldum. Türlü yaşamsal tuzaklardan, içine sığınmış bir fısıltıdan sıyrılıp Chet Baker’ın trompetinde, o titrek notalar ve insan nefesinin kahvemin buğusunun karıştığı sabahlar, bana ‘’Unutma, hâlâ buradasın, hâlâ nefes alıyorsun,” diye seslendi. Miles Davis ise gecelerimi çaldı! Kind of Blue’nun o mavi sisli isyanı, içimdeki dalgaları yatıştırarak, “Bırak aksın, bırak kalbin dans etsin,” diye fısıldadı. Müzikte olsun yaşamda olsun tüm değişimlere meydan okurcasına caz, varoluşun en çıplak haline hala ses olabiliyordu. Bu muhteşem dönüşüme şahit olduğumuz zaman diliminde, geçmiş ve gelecek şimdiki zamanın içinde kendine yer arıyordu ve müzik, kendi ritminde hala insan doğasının ilham kaynağı…
Yaşam felsefem 2025’te de özgürlük üzerine kuruluydu. İlişkilerde olsun, fikirlerde olsun, sınırların olmadığı düşlerin ve düşüncelerin müzikteki yansıması bir o kadar gelenekten uzaktı. Jean Paul Sartre’ın özgürlük kavramı gibi, caz da bizi zincirlerin ortasında doğaçlamaya çağırıyordu. Varoluşçuluğun o soğuk aynasında, Sartre der ki, “İnsan özgür doğar ve her an yeniden doğar,” tıpkı bir saksofonun nefes alışındaki o anlık tereddüt gibi, özgürlüğün yükünü taşıyan, ama ondan vazgeçmeyen. Caz, bu felsefeyi notalara dökerken, doğaçlama, hayatın kaosunda bir anlaşma hali .. anlık, kırılgan, ama sonsuz özgür olmalıydı. Gerekliliklerden bağımsız, olduğu gibi… Ve öyleydi de. Charles Mingus’un basında, armonilerin beklenmedik çarpışmasında, özgürlüğün müzikal dışavurumunu fark ettiğinizde, o, bir varoluş felsefesi, derin bir haykırıştır.
Bana sorarsanız modern caz, 1950’lerden beri bu özgürlüğü derinleştirdi. Geleneksel yapıları parçalayan, politik isyanı doğaçlamayla harmanlayan ve belki de blues’un acısından doğan, Afro Amerikan ruhunun yaralı çığlığının izlerini günümüze taşıdı. Bu varoluşçu, özgür ruhlu aykırı müzisyenlerin, toplumun gürültüsüne karşı toplu, bu bir nevi meditasyonu, yeryüzündeki canlıların sesi oldu.
Dünya, bence 2025’te bir kırık ayna gibiydi, her parçası yansıyan acılarla doluydu. Ekonomik fırtınalar, ekolojik yaralar, insan kalplerinin sessiz çığlıkları….
Bizler ise bu enkazda, ellerimizi uzatıp birbirimize sarılmaya çalıştık; kimimiz kelimelere, kimimiz notalara, çizgilere ama hep sanata…
Caz, bana hep en çıplak gerçeği hatırlattı. O anlık bir tökezleme, bir nefes arası, bir beklenmedik nota… kırılganlığımızın en tatlı acısı. Belki de sıkışıp kalmışlığa dair zincirlerin arasında, özgürce süzülmeyi öğretiyordu; akışta eriyip, yeniden doğmayı. Toplumun uğultusunda, caz, bir mum gibi çevresine ışık tutmaya devam etti. En derin yaraları açanlar, o sessiz iç çekmelerdi. Ama müzik hep vardı.
Bill Evans’ın “Peace Piece”i, bir sonbahar yağmurunun damla damla inişi gibiydi… monoton, ama sonsuz bir okyanus derinliğinde.
Bende John Coltrane’in ‘A Love Supreme’i bir kalbin kanayan duasını andırır. Saksofonun o yükselen, inleyen çığlığı, teslimiyetle öfke arasında dans ederken ateş saçan ejderha gücündedir.
Ama 2025’i asıl bir mucizeye çeviren, yeni neslin o ateşten doğan sesleriydi. Shabaka Hutchings’in saksofonu, Afrika’nın kızıl kumlarından esen bir rüzgâr gibiydi; kökleri toprağın acısına, dalları göğün özgürlüğüne uzanan, kalbi sızlatan bir ezgi. Melissa Aldana’nın tenoru, bir kadının içindeki gizli fırtınayı döküyordu; yumuşak bir hıçkırık gibi, ama dağları yerinden oynatacak kadar güçlü, gözyaşlarını özgür bırakan. Yussef Dayes’in davulları, ritmi bir annenin nabzı gibi yakalıyordu; hızlı, tutkulu, hayatta kalma şarkısı, her vuruşta içimi titreten. Ve Samara Joy’un vokali. O ses, bir çocuğun ilk gülüşü gibi sarıyordu; geçmişin blues gözyaşlarını, bugünün umutlu parıltısıyla örüyor, kalbimi eritiyordu.
Onları dinlerken, cazın bir mezar taşı olmadığını anlıyordum; o, yaşayan bir yara, sokaklardan sahnelere, ruhlardan ruha akan bir nehir, her damlası acıyla yoğrulmuş bir sevgi. Caz, anlık bir varoluş felsefesi: Notaların bir araya gelmesinden öte, özgürlüğün müzikal anlaşması; Fransız varoluşçuluğunun ‘cool’ havasıyla derin bağlar kuran.
Bu duygunun en yakıcı anı, Paris’te vurdu beni; o gri yağmurlu akşam, Seine’in sularına karışan bir hıçkırık gibiydi. Le Duc des Lombards’ta, genç bir Fransız trompetçinin sahneye adım attığı anda aniden zihnimdeki sessiz film canlandı. Trompet dudaklarına değdiğinde, Miles’ın hayaletini hissettim; o notalar, kırık bir sevgilinin fısıltısı gibiydi.
Ertesi gece, Sunset-Sunside’da doğaçlama patladı; notalar havada çarpışıyor, sarılıyor, ayrılıyordu… Bir aşkın doğuşu ve ölümü gibi. Caz, Paris’in damarlarında hâlâ kan gibi akıyordu. Bir sokak çalgıcısının akordeonunun iniltisinden, köprü altındaki fısıltılara kadar. O şehir, müzikle ağlıyor, gülüyordu. Özgürlüğün felsefesinde, bu kolektif doğaçlamada, dinleyicilerin ruhu birleşiyordu.
Yapay zekânın soğuk ritimlerinde, teknolojinin gölgesinde bile, müzik insana aitti. O titrek hata, o gözyaşı tınısı, ruhun en saf imzası gibi.
Algoritmalar ne kadar kusursuz olsa da, bir trompetin inleyişindeki o insanî sızı, bir vokaldeki boğuk hıçkırık… Bunlar, kalbin feryadıyken ben hala geleneksele teslimdim.
Benim için 2025’te müzik, notalara dökülmüş bir dua gibiydi. Görünmez bir el, içimdeki fırtınaları usulca okşayıp, karmaşayı bir ninniye çevirmişti.
Özgürlüğün doğaçlamasında, varoluşun acısıyla yoğrulmuş bir sevgi, sonsuz, kırılgan, ama ebedidir. Bendeki caz, bendeki müzik gibi. Bir sonraki, bir öncekinden güzel gelsin. İnsan ruhunun derinlerden gelen haykırışı ve ifadesinin sesi daim olsun.

■


