Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    DEGÜSTASYON

    Bağdan önce gitar vardı: Reha Öğünlü

    Urlice’nin kurucusu Reha Öğünlü ile bu kez şarabı değil; gitarı, cazı, WATT 71’i, Detroit yıllarını ve hayatından hiç çıkmayan müziği konuştuk.
    Mine GürevinBy Mine Gürevin13 Ağustos, 2026
    Reha Öğünlü

    Bugün Reha Öğünlü adını duyduğumuzda aklımıza önce Urla, bağlar ve Urlice geliyor. Bilge Bengisu Öğünlü ile birlikte kurduğu Urlice, Urla’nın butik şarapçılık hikâyesinin erken temsilcilerinden biri… Bağlarında 1997’den bu yana organik tarım prensipleriyle üretim yapılıyor.

    Ama Reha Öğünlü’nün hikâyesinde bağdan, mahzenden ve şaraptan çok daha önce başlayan başka bir tutku var: Müzik.

    Öğünlü için müzik, şaraptan çok önce vardı. Gitarla başlayan bu uzun yolculuk, sahnelerden Amerika yıllarına, cazdan doğaçlamaya uzandı. Yıllar sonra hayatına bağlar ve şarap girdiğinde ise müzik kaybolmadı. Başka bir akanda akmaya devam etti. Söyleşi boyunca farkedeceksiniz ki, onun dünyasında müzik de şarap da en sonunda aynı yere varıyor. Kendine ait bir dil kurmaya.

    Dark Blue Notes için Reha Öğünlü ile bu kez, bütün bu hikâyenin gerisinde hiç susmayan müziği konuştuk. 

    ■

    Urlice Bağları
    Urlice Bağları

    Mine Gürevin: Başlamadan önce şunu söylemeliyim Reha abicim; bu, uzun zamandır gerçekleştirmek istediğim ve nihayet sizinle “müzik” üzerine konuşacağımız bir söyleşi. Öncelikle hem kendi adıma hem de Dark Blue Notes adına çok teşekkür ediyorum. Bugün sizi çoğu kişi Urlice’nin kurucusu olarak tanıyor. Ama müzik, şaraptan çok önce hayatınızdaydı. En başa dönelim Reha abi; sizin müzik hikâyeniz nasıl başladı?

    Reha Öğünlü: İlkokul çağlarında Beatles, The Monkees, The Yardbirds gibi grupları dinleyerek başladı her şey. Ortaokul üçüncü sınıftayken arkadaşlarımızla bir pop grubu kurduk ve yaz tatilinde bir kampta çalmaya başladık. Aslında orkestra hayatım da böylece başlamış oldu. Sonrasında müzik giderek hayatımın daha büyük bir parçası haline geldi; profesyonel olarak çalarken bir yandan da okulumu ve iş hayatımı birlikte yürüttüm.

    Watt 71
    WATT 71

    Mine Gürevin: Sonra WATT 71 geliyor. 1970’lerin İzmir’inde önemli orkestralardan biriydi. Nasıl bir dönemdi o; nerelerde çalıyor, kimlerle aynı sahneyi paylaşıyordunuz?

    Reha Öğünlü: WATT 71 ile Amerikan kulüplerinde ve otellerde yıllarca çalıştık. Çok yoğun bir sahne hayatımız vardı. Aynı zamanda dönemin pek çok önemli sanatçısına eşlik ettik. Nükhet Duru, Neco, Erol Büyükburç, Tanju Okan gibi isimlerle çalışma fırsatımız oldu. Dolayısıyla yalnızca kendi müziğimizi çaldığımız bir dönem değildi; çok farklı müzikal dünyaların içinde bulunuyor, sürekli yeni şeyler öğreniyorduk.

    Mine Gürevin: Anlattığınız kadarıyla WATT 71 sizin için ciddi bir müzik okulu gibi de çalışmış. 

    Reha Öğünlü: Kesinlikle. WATT 71 benim için gerçek bir okuldu. Pop, caz, rock, fusion dinler, bunları kendi aramızda sürekli tartışırdık. Bir yandan da çok yoğun bir sahne deneyimi kazanıyorduk. O kadar çok çalıyorduk ki bir süre sonra sahne benim için son derece doğal bir yere dönüşmüştü. Hatta sahnede kendimi evimden bile daha rahat hissediyordum.

    Mine Gürevin: Ardından Amerika yılları geliyor. Yaklaşık on altı yıl orada yaşadınız ve müzik yine hayatınızın içindeydi. Amerika, müziğe bakışınızı nasıl değiştirdi?

    Reha Öğünlü: Amerika’da da müzisyenliği sürdürdüm ama profesyonel olarak değil. Üniversitede iki yıl okudum. Caz, armoni, doğaçlama ve kompozisyon dersleri aldım, tonmaysterlik üzerine eğitim gördüm. Jazz big band ve jazz combo’larda çaldım. Bir dönem caz satış departmanlarında da çalıştım. Arkadaşlarımla ise amatör olarak müzik yapmaya devam ediyorduk.

    Amerika’da beni en çok şaşırtan ve belki de müziğe bakışımı en fazla değiştiren nüans, yaratıcılığın teknikten çok daha önemli olduğunu görmekti. Caz, rock ya da pop dinlerken de çalarken de bunu çok açık biçimde hissediyordum. Teknik elbette önemliydi ama asıl, o teknikle ne söylediğinizdi. Türkiye’de ise zaman zaman müzisyenlerin konuya yeterince hâkim olmadan doğaçlama geliştirmeye çalışmaları ya da söyledikleri şarkının sözlerini tam anlamadan yorumlamaları bana hep ilginç gelmiştir. Amerika yılları bana müzikte bilginin ve tekniğin yanında, ne anlattığını bilmenin ve kendine ait bir ifade yaratmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

    Reha Öğünlü

    Mine Gürevin: Biraz gitarınıza dönelim Reha abicim. Gitarı elinize aldığınız o ilk yıllarda sizi en çok etkileyen gitaristler kimlerdi? Bugün hâlâ izlerini taşıdığınızı düşündüğünüz isimler var mı?

    Reha Öğünlü: İlk etkilendiğim isimlerin blues gitaristleri olduğunu söyleyebilirim. Özellikle İngiliz gitaristler çok önemliydi benim için; Jeff Beck, Eric Clapton, Jimmy Page, Peter Green… Bunun yanında Mike Bloomfield, Jimi Hendrix ve Dickey Betts’i de çok dinlerdim. Sonra caz gitaristleri girdi hayatıma. Kenny Burrell, Joe Pass ve Jim Hall gibi büyük caz gitar ustalarını çok dinledim. Dolayısıyla gitardaki dünyam blues’dan rock’a, oradan da caza doğru genişledi.

    Mine Gürevin:  Caza gelmişken oradan devam edelim. Cazla ilişkiniz nasıl başladı? İlk hangi müzikler, hangi plaklar sizi o dünyanın içine çekti?

    Reha Öğünlü: Caz dinlemeye 12-13 yaşlarımda başladım. İzmir bit pazarında bulup satın aldığım New Orleans ve Dixieland plakları vardı. Onları dinledikçe cazın Amerikan blues ve folk müziğiyle ne kadar güçlü bir ilişkisi olduğunu fark etmeye başladım. Üstelik sadece dinlemiyordum. Plakları çalıyor, gitarımı elime alıp üzerlerine ben de çalıyordum. 12 bar blues, beşliler çemberi, akor yürüyüşleri, gamlar gibi temel konuları böyle böyle, kendi kendime öğrenmeye başladım.

    Sonrasında elbette çok farklı dönemlerden müzisyenler ve albümler girdi hayatıma. Miles Davis’in “In a Silent Way” ve “Kind of Blue” albümleri, John McLaughlin’in “My Goal’s Beyond”u, John Coltrane’in “Blue Train”i benim için çok önemliydi. Chet Baker gibi isimleri de çok dinledim. Listeyi uzatmak mümkün; caz zamanla müzikal dünyamın önemli parçalarından biri oldu.

    Mine Gürevin: Sonra Amerika ve Detroit geliyor. Detroit başlı başına başka bir müzik hikâyesi; Motown’dan caza, rock’tan punk’a uzanan çok güçlü bir mirası var. Siz uzun yıllar Detroit ve Ann Arbor’da yaşadınız. O şehirlerin müzikal atmosferini içeriden yaşamak nasıldı?

    Reha Öğünlü: Detroit ve Ann Arbor’da yaşadığım yıllarda beni en çok etkileyen şeylerden biri, neredeyse her mahallenin müzisyenlerinin ve gruplarının kendilerine özgü bir stile sahip olmasıydı. Çünkü çaldıkları müzik doğrudan yaşam biçimlerinden geliyordu. Örneğin Hamtramck’te bağımsız punk ve rock kulüpleri tam gaz devam ederken hemen yanındaki başka bir mahallede George Benson tarzını yansıtan caz şarkıcıları ve gitaristleriyle karşılaşabiliyordunuz. Biraz ileride Bauhaus etkisinde daha artistik bir rock dünyası vardı. Greektown tarafında ise house müziğin doğuşuna tanıklık etmek mümkündü.

    Elbette o yıllarda tanıştığım ve sonradan ünlenen müzisyen arkadaşlarım da oldu. Çok ilginç, müthiş konserler izledim. Detroit ve Ann Arbor, sanat ve müzik açısından gerçekten olağanüstü yerlerdi. Orada müziğin yalnızca dinlenen ya da çalınan bir şey değil, mahallenin ve gündelik hayatın içinden çıkan bir yaşam biçimi olduğunu çok güçlü biçimde görüyordunuz.

    Mine Gürevin: Detroit ve Ann Arbor’daki o yoğun müzik yıllarından bugüne gelelim. Bir tarafta sahnede gitar çalan Reha Öğünlü, diğer tarafta bugün bağda çalışan Reha Öğünlü var. Bu iki Reha arasında hiç değişmeyen özellik nedir?

    Reha Öğünlü: Galiba ikisinde de ortak olan özellik, yaptığım işin zevkini yaşamak. Mükemmel olma hırsına kapılmadan, yaptığım şeyin sürecinden keyif almaya çalışıyorum. Bir de yaşam felsefemi yaptığım işe yansıtmak benim için önemli. O zaman bunu müziğime yansıtıyordum, bugün aynı şeyi bağda ve şarapta yapıyorum.

    Mine Gürevin: Aslında söylediğiniz beni müzikle şarap arasındaki ilişkiye getiriyor. Müzikte doğaçlama var; şarapta ise doğanın size verdiği koşullarla hareket etmek… Sizce iyi bir solo ile iyi bir şarabı buluşturan ortak nokta nedir?

    Reha Öğünlü: İyi bir doğaçlama denince aklıma, minimal bir yaklaşımla kompleks melodiler üretebilmek geliyor. Anlatımda bir süreklilik olması; girişin, gelişmenin ve finalin birbiriyle anlamlı bir bütün oluşturması gerekiyor. Şarapta da benim için durum çok farklı değil. Şarabın yılını yansıtabilmesi, üzüm çeşidinin özelliklerini taşıması ve burunda, damakta, bitişte kompleks tatlar üretebilmesi önemli. Yani ikisinde de elinizdeki malzemeyi tanıyorsunuz ama sonunda ona kendi anlatımınızı katıyorsunuz.

    Mine Gürevin: Sanıyorum bu iki hayatın arasında önemli bir kırılma da var. Türkiye’ye döndüğünüzde müzisyenlikten uzaklaşıp bambaşka bir hayata geçmek sizin için zor oldu mu?

    Reha Öğünlü: Gerçekten çok zorlandığım anlar oldu. Ülkeme döndüğümde müzisyenlikten ayrılma düşüncesi bile bende bir boğulma hissi yaratıyordu. Çünkü müzik uzun yıllar boyunca hayatımın çok büyük bir parçası olmuştu. Bir anda yeni bir yaşam biçimine, yeni bir ortama ve yeni arkadaşlıklara alışmam gerekiyordu. Bunun kolay olduğunu söyleyemem.

    Mine Gürevin: Anlaşılan müzikten bütünüyle kopmak da mümkün olmamış. Bugün gitarla ilişkiniz nasıl; hâlâ çalıyor, beste yapıyor, kayıt alıyor musunuz?

    Reha Öğünlü: Evet, hâlâ devam ediyorum. Küçük bir stüdyom var ve orada kayıtlar yapıyorum. Artık bunu profesyonel bir uğraştan çok hobi olarak sürdürüyorum. Yıllar içinde oluşan müzik birikimimi şarkılar ve besteler yaparak değerlendirmek, onlarla uğraşmak bana hâlâ büyük keyif veriyor. Kısacası müzik hayatımdan çıkmadı; sadece hayatımdaki yeri ve biçimi değişti.

    Mine Gürevin: Müzik hayatınızdan çıkmadı dediniz; o zaman biraz da bugünün Reha Öğünlü’sünün ne dinlediğini merak ediyorum. Mesela bağlarda dolaşırken kulaklığınızda neler var? Hasat sabahının, mahzenin ya da uzun bir tadım gününün kendine ait bir soundtrack’i var mı?

    Reha Öğünlü: Bağlarda dolaşırken kulaklıklarımda bu aralar Boards of Canada, Nilüfer Yanya ve Allan Holdsworth var. Ama benim soundtrack’im uzun zamandır Boards of Canada diyebilirim. Biraz karanlık ve hüzünlü müzikleri seviyorum.

    Mine Gürevin: Bağda geçirilen onca zaman, doğanın kendi ritmini de dinlemeyi öğretiyor olmalı. Şarap üreticiliği size müziğe dair yeni bir şey öğretti mi?

    Reha Öğünlü: Doğanın ritmini hissetmek gerçekten çok güzel bir duygu. Mevsimleri, değişimi, doğanın kendi zamanını izliyorsunuz. Bütün bunları müzikle yorumlayabilmek fikri de bana çok çekici geliyor.

    Mine Gürevin: Sohbet boyunca çocuklukta başlayan müzik tutkunuzdan WATT 71’e, Amerika yıllarından caza ve bugünkü küçük stüdyonuza kadar geldik. Bunca yılın içinde, müzisyen olarak yaşadığınız ve bugün hâlâ gülümseyerek hatırladığınız tek bir sahne anı seçebilir misiniz?

    Reha Öğünlü: Müzisyen yaşamı, hangi şekilde olursa olsun, başlı başına büyük bir macera. Her sahne farklıdır; heyecandır, bazen komedidir, ama hepsinden önemlisi sanat yaşamının kendisidir. Çünkü müzik, iletişimin o anda kurulduğu bir sanat. Yıllar içinde yüzlerce anı birikiyor. O yüzden “hangisini anlatayım?” diye düşünüyorum gerçekten.

    Mine Gürevin: O zaman son soruyu bütün bu hikâyenin en başındaki Reha’ya soralım. Bugünkü Reha Öğünlü, gitarını omzuna yeni almış genç Reha’nın karşısına çıksa ona tek bir şey söylese, ne söylerdi?

    Reha Öğünlü: Her şeyi ilgiyle dinle ve çalmaya çalış. Ama günün sonunda kendini anlat. Kendi şarkılarını çal. Bir stilin, bir karakterin ortaya çıksın ve o, gerçekten senden gelsin.

    ■

    Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
    Dark Blue Notes’da Degüstasyon

    260814 Bilge Bengisu Öğünlü Degüstasyon Reha Öğünlü Urlice Watt 71
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous ArticleDiminuendo: Bill Evans ve son günleri
    Next Article Bir spekülasyon denemesi: James Carter Organ Quartet
    Mine Gürevin

      Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

      Related Posts

      Bir spekülasyon denemesi: James Carter Organ Quartet

      13 Ağustos, 2026

      Diminuendo: Bill Evans ve son günleri

      13 Ağustos, 2026

      Neil Young ve fırındaki albümünü beklerken: Second Song

      13 Ağustos, 2026
      Yazarlar
      Kimiz?

      Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

      DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

      Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

      İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

      Yazıların telifi yazanlara aittir.

      Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

      Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

      Reklam: [email protected]

      Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

      Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

      Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

      Kanalı Görüntüle