Neil Young yine yeni bir albümle geliyor. Bu albümde hemen yanıbaşında The Chrome Hearts yer alıyor. Second Song, 18 Eylül’de yayımlanacak. Albümden ilk olarak, albüme de adını veren Second Song geldi. 11 dakikayı aşan bir şarkı bu.
The Chrome Hearts da artık bu hikâyede birkaç eşlikçi isimden ibaret değil. Yol arkadaşlığı kadim bir dostuk doğurduğu gibi ortak bir ses örgüsünü de işaret ediyor. Neil Young’ın 2024’te çevresinde topladığı grubun kadrosunda org ve piyanoda Spooner Oldham, gitar ve vokalde Micah Nelson, bas gitar ve vokalde Corey McCormick, davul ve vokalde ise Anthony LoGerfo var.
Kadro, Neil Young’ın farklı dönemlerini birbirine bağlayan ilginç bir buluşma. Micah Nelson, Corey McCormick ve Anthony LoGerfo, Young’ın Promise of the Real ile kurduğu yakınlığın izlerini bugüne taşırken, Spooner Oldham’ın varlığı çok daha eski bir Amerikan folk geleneğine uzanıyor.
The Chrome Hearts ile ilk uzunçalar Talkin to the Trees 2025’te geldi. Ardından Avrupa ve Kuzey Amerika’ya uzanan turne ve bu konserlerden derlenen As Time Explodes… Şimdi de Second Song.
Daha önemlisi şu: The Chrome Hearts, Neil Young’ın sesini değiştirmeye çalışmıyor. Onun etrafında boşluk bırakıyor; gerektiğinde sertleşiyor, gerektiğinde geri çekiliyor. Böylece Young’ın elektrikli ve akustik dünyaları arasında rahatça dolaşabileceği bir alan yaratıyor.
Daha ilk dinleyişte tanıdık bir dünya açılıyor önümüzde. Neil Young’ın yıllardır değiştirmeye ihtiyaç duymadığı, hatta değiştirmeyi reddettiği bir dünya.
Şarkının videosu da albüm gibi ham ama bir o kadar hakiki. Gösterişli görüntüler yok. Yol, gökyüzü, yağmur damlaları… Sanki şarkının önüne hiçbir şey geçmesin istenmiş.
Zaten Neil Young’ın yarattığı dünyanın alamet-i farikalarından biri bu değil mi? Kusursuzluk peşinde koşmaması.

Gitarındaki pürüz, sesindeki kırılma, armonikasındaki o tanıdık ton birer kusur değil; tam tersine oluşturduğu ses örgüsünün ayrılmaz parçaları. Neil Young’ın sesi ve armonikası eski bir dost gibi. Uzun süre görüşmeseniz de yeniden karşılaştığınız anda kaldığınız yerden devam edebileceğiniz bir dost…
Oysa Neil Young’ın kendisiyle dinleyicisi arasındaki ilişki her zaman bu kadar yakın olmadı. CanIı performanslarında seyircisiyle arasına hep belli bir mesafe koydu. Seyircinin beklentilerine göre şarkılarını seçen, alkışı garanti edecek parçaların peşine düşen bir sahne insanı hiçbir zaman olmadı. Kimi zaman huysuzdu, kimi zaman içine kapandı; çoğu zaman da bildiğini okudu. İşte onu Neil Young yapan özelliklerden biri de buydu.
Ancak daha önce de bir yazımda belirtmiştim. Benim Neil Young ile ilişkimde de bir kırılma yaşanmıştı.

Pegi Young’dan ayrılması ve Pegi’nin 2019’daki ölümünün ardından Neil Young’a bir süre mesafe koymuştum. Bu, yaratıcılığına ilişkin bir değerlendirme değildi. Yıllardır dinlediğim ve sevdiğim bir gönül kahramanının özel hayatındaki gelişmeler karşısında, bir dinleyici olarak hissettiğim kişisel bir uzaklaşmaydı.
Ama zaman içinde onun oluşturduğu ses örgüsü ve o kendine has anlatıcılığı, araya koyduğum mesafeyi yeniden kapattı.
Çünkü o ses duyulduğunda, armonika girdiğinde ya da elektrikli gitar o kirli ve büyük duvarı örmeye başladığında karşınızda yine yıllardır tanıdığınız Neil Young duruyor. Young’ın en etkileyici taraflarından biri de burada.
Elektrikli gitarıyla başka, akustik gitarı ve armonikasıyla bambaşka dünyalar kurabiliyor. Crazy Horse ile gitarın sınırlarını zorlayan, gürültüyü anlatımının doğal bir parçasına dönüştüren adamla; bir akustik gitarın başında Heart of Gold, Old Man ya da The Needle and the Damage Done söyleyen adam aynı kişi.
Üstelik Neil Young şarkıyı çoğu zaman söylemekle yetinmiyor; anlatıyor. Sesindeki kırılmalar, gitarındaki boşluklar, armonikanın beklenmedik anda ortaya çıkışı da bu anlatının parçalarına dönüşüyor. Bütün bunların merkezinde aynı şey var: Hakikilik.
Geçen yıl Kanada seyahatimin Toronto ayağında, Toronto’nun yaklaşık 100 kilometre kuzeyindeki kırsalda bir çiftlik evinde dört gün kadar kaldım. Daha oraya varır varmaz, Amerika’dan hediye gelen Neil Young tişörtümü giyiverdim. Böylece daha o anda bulunduğum coğrafyayla yıllardır dinlediğim ses arasında bilinçli bir bağ kurmaya başlamıştım.
Geniş araziler, atlar, ahşap çitler, ağaçlar ve üzerlerine kapanan büyük gökyüzü…
Neil Young’ın çocukluğunun izlerini taşıyan Ontario coğrafyasına çok yakındım. Çevreme baktıkça onun oluşturduğu ses örgüsüyle bu coğrafya arasında bir yakınlık hissettim. Akustik gitarındaki geniş boşluklar, armonikasının yalnızlığı, elektrikli gitarındaki o ham ve yer yer hoyrat ses… Sanki bu coğrafyanın farklı karşılıklarıydı.

Neil Young’ın sesini yıllardır tanıyordum; ama orada geçirdiğim o birkaç gün, o sesin ait olduğu coğrafyayı da duymamı sağladı. Şimdi ise Second Song var.
Yeni albümün bir başka güzel tarafı, Neil Young’ın kendi geçmişine yeniden bakması. Yeni şarkılar yazarken kariyerinin ilk yıllarında yazdıkları bugünün Neil Young’ıyla yeniden buluşturuyor. Bu nedenle Second Song, yeni bir Neil Young albümü olmanın ötesinde anlam taşıyor benim için. Çünkü Neil Young artık rock’n’roll’un yaşlanan kahramanlarından biri değil. Elektrikli gitarının gürültüsüyle de akustik gitarı ve armonikasıyla da altmış yılı aşkın süredir kendi yolunda yürüyen bilge bir adam.
Aradan geçen onca yıla karşın onun bilgeliği sakinleşmekten, köşesine çekilip geçmişi anlatmaktan gelmiyor.İnat etmekten, aramaktan ve kendi bildiği gibi çalmaktan geliyor. Dolayısıyla sesi ve armonikası eski bir dost kadar yakınken, kendisi hep biraz uzakta duruyor.
Geçen yıl Toronto’nun kuzeyindeki o çiftlik evinde, üzerimde Neil Young tişörtümle geniş araziye, atlara, ahşap çitlere ve büyük Ontario gökyüzüne bakarken hissettiğim şey de belki buydu. Yıllardır dinlediğim o ses örgüsünün ait olduğu coğrafyaya yaklaşmıştım. Şimdi Second Song’u dinlerken zihnim yine oraya gidiyor.
Bir yol, geniş bir gökyüzü, biraz yalnızlık, bir armonika ve o ses… Neil Young 80 yaşında bildiği yolda yürüyor. Ben, araya koyduğum bütün mesafeye karşın, o sesi duyduğumda eski bir dosta rastlamış gibi oluyorum.
■
Dark Blue Notes’da Bülent Seyitdanlıoğlu
Dark Blue Notes’da Vitrin
Neil Young Archives


