Beni bilirsiniz, karanlık, melankoli kokan albüm ve şarkıları severim. Bugün sizleri Türk saykodelik kraut rock gruplarından biri ile buluşturacağım. Doğaçlama ve özgür müziklerin zihin açıcı koridorlarında deliler gibi koşacağız. Biraz gerçek, biraz absürt, az bir şey delirmiş kelimelerle oynayacağız. Derinlerde bir yerlerde hapsettiğimiz kaçık düşüncelerimizi zihnimizden serbest bırakacağız.
Bu çılgın canlı kaydı paylaşırken, sizleri güzel süprizler bekliyor. Mesâla ilk kitabımda yer alan Deliler şiirinin doğuşu ve Neyzen Tevfik ile karşılaşmam gibi. Tipik bir meditasyon seansı gibi başlayan, sonra kaosa dönüşen konser her zaman karşılaştıklarınıza benzemiyor. Bu sıra dışı konseri gerçekleştiren grup Zen.
Tarihler 23 Haziran 1998’i gösteriyor, saat tam 14.30. Bakırköy Akıl Hastanesi’nde, Ordinaryüs Mazhar Osman Uzman Salonu’ndayız. Birazdan yaşanan konser gerçek bir başyapıt. Bu sefer ben de tam bu konserin ortasında yer alacağım.
Bu unutulmaz konserin izleyecileri kimler peki biliyor musunuz?
Bakırköy’ün havasını soluyan hastalar, doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar. Ne müthiş bir kitle değil mi? Sırf bu nedenle bile yazımı bir solukta okuyacağınıza eminim.
Her şey konser kaydının plağını almam ile başladı. Eve geldim. Plağın içindeki kartonete göz atıyordum. Daha önce aldığım hiçbir plağa benzemiyordu. Beni etkilemişti. Uyku çukuruna düşmeden “Bu gece kesin rüyama girer bu albüm” dedim. Öyle de oldu.
Rüyamdayım!”
Burnuma kesif bir ilaç kokusu geliyor. Sonra bir uyuşukluk vücudumda. Gözlerimi açtığımda kollarımı oynatamıyorum. Ne kötü bir duygu. Deli gömleğinin uzun kolları gövdemi sarmış. Hareket edemiyorum. Bağırıyorum.
“Çıkarın beni bu gömlekten.”
Çevremde pis pis sırıtan adamlar, kapının girişinde ağlayan yaşlı amca. Parmaklarını kemiren beyaz saçlı yaşlı kadın. Mavi önlüklü hasta bakıcı, “Herkes yerine dönsün” diye söyleniyor. Cılız delikanlı “Herkesin görecek rüyası kaldı mı?” diye karşılık veriyor. Kaos büyüyor. Kısa sürede minik inlemeler, çığlığa dönüşüyor. Sarsılıyorum. Biri bedenimi kaldırıyor. Ayaktayım. Ortalık sakinlediğinde demir parmaklı pencerinin önünde bankta oturan baba ve oğluna kulak veriyorum.

Kır saçlı amca ”Neyzen’de köpeği ile bu odada kalırmış” diyor. Benim odamı gösteriyor. “Canı sıkıldıkça gelir kafasını dinlermiş. Odası her daim hazır olurmuş”’ Ağaçlar arasında gezinen hastalara bakıyorum. Bakırköy havasını soluyorlar. Ben ise nefesimi çekemiyorum. Yorgunum. Söylene söylene koridora doğru çıkıyorum.
Allahım! Mahşer yeri ortalık. Kasvetli, boyası dökülmüş duvarın dibinde yere çömelmişlerin yanına sokuluyorum. Yanımızdan Zuhal hemşire geçiyor. Hatırlarsınız, hani hastane duvarlarında fotoğrafı olan. “Sus!” işareti yapan ünlü hemşire. Dilek Tunca yani.
İyice delirdim galiba diyorum. Ortam yıkılıyor. Birisi “Akşam konser varmış” diyor. Nihayet bana hitap eden bir aktivite. Bunca karmaşanın arasında konseri duyunca neşem geliyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde olduğumu unutuyorum.
Kim çalıyor diye söylenip geziniyorum. Kantinci “Zen diye bir grup bize konser verecekmiş” dediğinde gece uyumadan önce plaklarını dinlediğim aklıma geliyor. Ne şans be!

Gece oldu odama gittim. Yatağıma uzandım. Koğuşun en sessizi yanıma geldi. Konsere gidecek misin dedi. Kulağıma “Belki bize bir şiir yazarsın” dedi. Ürperdim.
“Şiir yazdığımı nereden biliyorsun’” dedim.
“Kuytuya Düşen Gölgeler kitabından” dedi.
Sonra şiirimin su mısralarını okuyarak yatağına doğru geçti.
“Deliler yanıma sokuldu ulu orta
Fısıldadılar, perdeleri açtılar
Işıkla doldurdular
Üşüttüler aydınlıkta
Korkuttular tüylerimi dikenlediler.”
Afakanlar bastı yine. “Çıkarın beni!” diye bağırdım. “Mazhar Hoca ile görüşeceğim. Ben hasta değilim”.
Koğuşta herkes bir ağızdan, Hasta seçme, hasta dışlama” diye haykırmaya başladılar. Zuhal hemşire odaya geldi, kapı arasından sus işareti yaptı. Uyumuşum.

Nihayet gündüz olmuştu. Koğuş arkadaşlarım ile konserin verileceği salona doğru yürümeye başladık. Tuvaletin önünde Murat Ertel’i gördüm. Selamlaştık. Elinde 1967 model Framus Elektrona gitarı vardı. O da konserin havasına girmişti. Doktorlar gibi beyaz önlüklüydü.
Salona yaklaşmaya başladığımızda harika gitar riffleri karşıladı bizi. Ne yalan söyleyim, keyfim yerindeydi. İlaçlardan mıydı yoksa birazdan şahit olacaklarım mı beni bu hale sokmuştu, kestiremedim. Salla gitsin Oktay! Müzik iyileştirir, dediğimi hatırlıyorum.
Elimize girişte bilet tutuşturdular. Konser Grup Zen yazıyordu. “Ücret: 250.000 TL.”
Pantalonumun arka cebine koydum. Biletim sahne önünde, şanslıyım. Sahne dekoruna bayıldım. Bizim yataklarımızdan koymuşlar. İlaç dolabı, ışıklar altında parlayan kelepçeler. Beyaz önlük arkada asılı.
Konser salonu kalabalık. Perdeleri çekmişler hafif loş içerisi. Hasta bakıcılar ve doktorlar arka tarafta izliyor konseri. Ve işte başlıyor…
“Hey başı okşanmayanlar, hey koca dünya, hey utanmaz dünya, hey benim minik dünyam, hey benim üstüme basan dünyam” haykırışları ile salon inliyor.
Vurmalılar, kontrabas, konuşan davula çeşitli sempıllar eşlik ediyor. Def sesleri, ziller eko yapıyor beynimizde. Salon ortasında bir hareketlilik. Deliler ortalarına alıyor beni. Bir oraya bir buraya itiyorlar. Çıldıracağım. Bu nasıl konser. “Bis yok mu ulan” diyorum. “Bari tuvalete gitsem”. Salon dışına çıkıyorum, kulaklarım yanıyor.
Geri dönüyorum. Sahne önü açmadı beni. Duvar dibine geçiyim. Ne göreyim? Yerde bağdaş kurmuş Neyzen Tevfik. Gel işareti yapıyor. Yanına gidiyorum.
“Olmaz” diyor. “Kendine yazık. Yapma böyle. Aslında gitmez böyle”
Köpeği Mernuş dile geliyor: “Bakınız burada bizden başkası yok ki zaten.”
“Bir sen kalmıştın akıl vermeyen” diyorum. Kafamda saykodelik cümleler, yine gözüm kararıyor. Konserin sonuna yaklaşıyoruz sanırım. Murat perdeleri açtırıyor. İçeri gün ışığı giriyor. Gözlerimiz kamaşıyor. Ardından şu dizeler çıkıyor ağzından:
“Herkesin yerine dönmesi lazım. Birazdan akşam olacak. Birazdan, yine gece gelecek. Herkes rüya görecek. Herkesin bir rüyası var mı?” Ellerimizi kaldırıyoruz. Hemen sonra kulağımda müthiş bir cızırtı başlıyor. Ellerimle kulaklarımı kapatıyorum. Gözümü açıyorum.
Hay aksi plak bitmiş. “İğne çizilmese bari” diyorum.
Nefesimi çekemiyorum. Pencereyi açıyorum.
Kulaklarımda hala konserdeki şu sözler yankılanıyor:
“Zaman yavaçça akıp geçiyor üzerimizden. Kader zamandan ayrı. Senden, benden ayrı. Hepsi böyle yavaştan olup bitiyor. Bana yardımcı olunmuyor bu perakende dünyada.”
Bu gece Ankara’da Bakırköy havası var. İyi uykular okurlarım.
■
Oktay Gökkaya’nın diğer yazıları
Dark Blue Notes’ta Vitrin
Röportaj: Murat Ertel
Murat Ertel Instagram




