Müzikli bir mekana girdiğinde rastgele bir parçaya denk geliyorsun. Böyle olmasını bekliyor ve bu durumu sorgulamıyorsun. Şimdi de Bugge Wesseltoft’tan Feel Good çalıyor. Yumuşak bir giriş oluyor piyanoyla. İçeridesin.
Hava hafif yağmurlu. Dışarısı karanlık. Sokak lambaları. Bulutlar görünüyor.
Darlington. Durham. Harrogate. Bunlar gibi bir kasaba ya da kentte.
Bar kısmına oturdun. Çevrene bakıyorsun. İnsanlar gruplar halinde gelmişler. Bazıları yalnız. Gürültülüsü de var, sessizce oturanı da. Etraf Arts & Crafts döneminden beri neredeyse hiç değişmemiş. Yeni içki markaları eklenmiş görüntüye. Bir de, genelde futbol maçı izlenen ama sesi açılmayan bir televizyon. Koyu yeşil, kahverenginin çeşitli tonları, matı, parlağı, koyu kırmızılar, açık kırmızılar, bordolar, az da olsa su yeşili, biraz hardal, çok az da kirli beyaz. Deri ve ahşap her taraf. Meşe. Yağ ve ciladan detayları iyice seçilir olmuş. Maun. Deri koltuklar çatlamış. Ama hala kullanılabilir haldeler ve güzellikleri çatlaklarında.
Faithless çalmaya başlıyor. Music Matters. Bombs. Evergreen. Maxi Jazz’ın, Cass Fox’un sesleri. Elektronik sesler. Bir gece kulübüne daha uygun bu müzik ama buraya da uyum sağlıyor. Burayı tamamlıyor.
-İlk değerlendirmede uyumsuz hissettiren iki şeyin ortada buluşması. Temsil ettikleri uçları buluşturmaları. Farklı referansların ve değerlerin iç içe geçmesi. Kümenin genişlemesi ve zenginleşmesi. Eskiyle yeniyi bir arada bulundurabilir hale gelmesi. Müzik ve mekanın eşleşmesi ve insanlık deneyimi içinde bir bütünlük oluşturması. Zamansızlık olarak da açıklanabilecek bir özellik edinmeleri hepsinin.-
David Sylvian çalıyor ardından. Cafe Europa. Thalheim. Orpheus. I Surrender. İngiliz Romantizmi. William Blake’den, Turner’dan, Constable’dan, Samuel Palmer’dan başlayıp David Sylvian’a uzanan. Bir ses, insana (human being) ve doğaya ancak bu kadar ait olabilir. Otantikliği buralarda aramalı. Sesiyle ressamca (painterly) David Sylvian. Duygusunu ve içinde olduğu dünyayı mitikleştirip müziğiyle anlatan. Doğu enstrümanlarını da, çağdaş caz seslerini de kullanan ve öte dünyayı andıran -yine de dünyeviliğini koruyabilen- atmosferler yaratan.
-Çanakkale’deki Tusan Otel’in pub’ı. Ansıyorum. Beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on yaşlarındayım. Her birinin yaz tatili birbirini tekrar ediyor –Tusan’a gidiyoruz. Bu tekrar bir çocuk için çok önemli. Güven veriyor, bir varoluş huzuru yaratıyor, beklentilerin yerine getirilmesini sağlıyor, belirsizlikleri ortadan kaldırıyor. Ansıyorum. Lobiyi restorana bağlayan kapının solundaki köşeden aşağı inen o gizemli merdivenler. Karanlıklığı ve mistikliği lobinin içinden kendini açık ediyor günün ortasında bile. Oraya kaçıyorum her fırsatta. Merdivenlerden aşağı iniyorum. Bir piyano var holde. Üzerinde vazo, içinde yapay çiçekler. Işık yanmıyor. Lobiden, merdivenlerin yukarısından gün ışığı sızmaya çalışıyor. Merdivenlere arkamı dönüyorum. Kurutulmuş çiçek kokusu. Deri kokusu. Lavanta. Ahşap kokusu. Üç kapı var. Biri hiç kullanılmayan spor odasına açılıyor. Orada en sevdiğim aktivite, perdelerle pencereler arasına sıkışan kara sinekleri avlayıp öldürmek. Kolay lokmalar, zaten neredeyse ölüler. Öldüremediklerim ise şeffaf turuncu kertenkeleler. Onları dakikalarca izliyorum. Hareketsizler, sanki tüm gün sadece duruyorlar. Rahatsız edilmemek için tavana iyice yaklaşıyor, yükseklerde konuşlanıyorlar. İkinci kapı bir tuvalete açılıyor. Kimse kullanmıyor orayı. Üçüncü kapı ise pub’a açılıyor. Daha büyük bir kapı. Yüksek, geniş, koyu kahverengi ve çok ağır, ittirdiğimde her zaman açılmıyor. Bazen kilitli. Öğle saatlerinde açılıyor pub. Irish Pub. İsmi de italik yazıyor kapının üzerinde. Pub’a giriş yalnız buradan değil. Burası arka giriş. Pek kullanılmıyor. Benim özel alanım burası. Genelde havuz alanının yanından içeri giriyorlar. Dışarıda da oturma alanı var. Orada tavşanlar ve kaplumbağalar geziyor. Bu hayvanlar sürekli rüyalarıma giriyor. Onlarla geziyorum, onları seviyorum, onları severken kucağımda sıkıp canlarını çıkarıyorum. Pub kapısının eşiğindeyim. Barmen abiler zamanı gelince kilidi açıyor ve beni içeri alıyorlar. Alkolsüz, bolca şuruplu, renkli renkli kokteyller hazırlıyorlar bana. Mutfaklarında bir canavar olduğunu söylüyorlar ve beni oraya almıyorlar. Siyah önlüklerini askıya asıp, üstteki rafa bir şişe koymuşlar ve bana uzaktan canavarı işaret ediyorlar. Korkuyorum. Bir süre sonra babam orada bir canavar olmadığını söylediyse de ona inanmadım. Orada bir canavar olmadığını bilmem için kendim oraya girip, kendi gözlerimle görmem gerekirdi. Irish Pub artık yok. Otel yıllar önce el değiştirdi. Sonra da eski sahibi Enver Amca vefat etti. Pub’ın açılmasını sağlayan, Enver Amca’nın eşi İrlandalı Cecilia ne yapıyor şimdi, bilmiyorum. Yine ansıyorum. The North Shield Pub. Çiftehavuzlar. Kentsel dönüşüm öncesi. Irish Pub’a en yakın hissi bana burası verirdi. İmgeler zihnimde birleşiyor. Olmayan anılar, olmayan bağlantılar, olmayan geçmişler ve olmayan hikayeler yaratıyor zihnim. Hayal meyal bunlar. Anılar ve anı olmayan anılar. Ansıyorum hepsini. Yaratıyorum. Zaman zaman gelip gidiyorlar.-
Simply Red. Holding Back the Years. Tabii, her zaman Extended Mix.
-Geçmişimi düşünmek hep mutsuz etmiştir beni. Çocukluğumun anılarını düşünmek. Ya da birkaç yıl öncesini. Birkaç hafta öncesini bile. Fark etmiyor. Geçmişin geçmişte kalmış olması ve bir bakıma ölü olması. Yaşanmamakta olması. Küçük küçük yaslar. Sürekli. Her ansıdığımda. Herhangi bir yer, bir ses, bir koku, herhangi bir şey beni bir anıya götürdüğünde. Tetiklendiğimde. Ardından yas geliyor. Geçmişimin içindeki anlara geri dönmek; onlarda dondurulmak; hiç çıkamamak onlardan. Ya da o anları hiç yaşamamış olmak. Tercihim bu yönde olurdu. Yıllarımı içimde tutuyorum. Gerilerde tutmaya çalışıyorum onları. On yıl öncesi, yüz yıl önceymiş gibi hissettiriyor ve aynı zamanda sanki dünmüş gibi. Zamanın ve yaşanmışlıkların akımında tutunacak bir şey ya da sığınılacak bir oyuk bulamıyorum ve bu nostaljiye benzer halden kurtulmak istiyorum. Şimdide kalmak istiyorum. Ne kadar karanlık ya da ne kadar güzel olursa olsun, şimdi yaşanıyor. Yaşanmakta olan şey canlı hissettiriyor. Ne yaşarsan yaşa o an yaşıyorsun. Gelecek zaman ihtimaller sunuyor. İçinde olunan an ihtimaller sunuyor. Kalanı ölü. Yas.-
Pet Shop Boys çalıyor. Love Comes Quickly. Heart. Leaving. Biraz hareketleniyorsun şimdi. Neşeleniyorsun. Birandan yudumluyorsun. Rahatlıyorsun. Olduğun yerde kafanı ileri geri hareket ettirerek dans ediyorsun. Seni fark ediyorum bunca şey arasında.
Kenny Wheeler, Norma Winstone ve London Vocal Project, The Lover Mourns ve Brueghel parçalarıyla ortamı bir süreliğine iyice ısıtıyor. Şömineye odun ekliyor garson. Wheeler’ın klas ve akıcı besteleri trompetle, vokal ansambl ile ve Winstone’un sesiyle mekanı dolduruyor. Hava boşlukları hissedilir oluyor. Birer ear rest oluyor iki parça da. Caz sanatının tanıdıklığı ve güzelliği kulaklarımızı dinlendiriyor, zihnimizi ferahlatıyor, kendi dışındaki şeyleri unutturuyor. Kendimizi müziğe bırakıyoruz. Anısızız. Kimliksiziz. Çevremizle bütünleşiyoruz. Nesnelerle. Varlıklarla. Doğayla yeniden biriz. Dünyanın içindeyiz. Yaşamın içindeyiz. Her şeyin bir parçasıyız. Akıştayız ve yaşıyoruz.
Derken George Michael çalıyor. You Have Been Loved. Older. Cowboys and Angels. Pop müziğin tınıları, toplumca mutabakata vardığımız duygularda buluşmamızı ve onlardan neredeyse aynı çıkarımları yapmamızı sağlıyor -ya da sağlamalı. George Michael’ın pop-santimantalizminde mutabıkız. Pub’ın içindekiler olarak bu parçaları birlikte dinliyoruz. Neredeyse aynı şeyleri hissediyoruz. Bunu biliyoruz. Birbirimize artık daha yakınız.
Şu parça da bitsin. Sonra buradan çıkalım. Norma Winstone: A Timeless Place.
I still hear the ringing of a church bell in the morning / The peacocks still calling out their sad and bitter warning / Take a final look around you / Hold the memory forever / Find a quiet place inside / Where you can listen to the things your heart is saying / Beauty’s only an illusion / Here your truth is an intrusion / A mirage is all it’s ever been

■
Dark Blue Notes’ta Mert Çakırcalı
Spotify Playlist: My Own British Pub




