Bir sinemasever olarak film izlerken o harika sahneleri renklendiren müzikleri dikkatlice dinlerim. Sonra da şöyle düşünürüm; bu şarkılar yıllar sonra rastgele bir günde, meselâ bir pub’ta çalsa. Filmin en can alıcı sahnesine gitsem. Yine ve yine durduk yere melankolizm girdabına kapılsam. Sizin de böyle düşündüğünüz filmler olmuştur mutlaka. Şöyle ki, Geçen gün Kıtır’da Alman çayı içiyordum. Gün yeni batmıştı. Yazacak bir şarkı arıyordum. Tam da o an The Goo Goo Dolls grubunun Melekler Şehri (City of Angels) filmi için yazdığı “Iris” şarkısı çalmaya başladı. Tabii ki kısa süreliğine film evreninin çekim gücüne kapıldım.
Hatırlarsınız, başrollerde Meg Ryan, kalp cerrahı Dr. Maggie Rice’ı canlandırıyordu. Ona eşlik eden Nicolas Cage (Melek Seth) ise Los Angeles’ta insanlara görünmeden yaşayan ve ölmek üzere olan kişilerin ruhlarının diğer tarafa geçişlerine eşlik eden melek rolündeydi. Bilirsiniz sonu çok trajediktir. Filmde yaşanan katarsis bende de melankolik etkiler yaratmıştı. İşte size yukarıda bahsettiğim meşhur an tetiklenmişti.
“Yaşasın melankolizim ile mücadelem” derken, kendimi Youtube’da Goo Goo Dolls’un 2004 yılında Buffalo’da verdiği konseri izlerken buldum. Filmin final sahnesindeki yağmur gibi öyle bir yağış vardı ki! tesadüfe inanamadım. Herkes sırılsıklam. Kimse yerinden kıpırdamıyor.
Hep beraber tek bir ağızdan Irıs şarkısının şu dizelerini söylüyorlardı:
“Dünyanın beni görmesini istemiyorum.
Çünkü anlayabildiklerini sanmıyorum”
Olacak olanlar çoktan gerçekleşmişti. Bir meleğin kalbinin sonsuza kadar yaralı kaldığı sahne akıllarına gelmiş olmalı. İşte bu, dedim. Sizin karşınıza çıkmak için yeni bir fırsat. Hiçbir meleğin cesaret edemediği vazgeçişin hikayesi ile karşınızdayım.
Ben Seth. Ben bir haberci meleğim. Size Los Angeles sahilinde güneş doğarken sesleniyorum. Biz melekler, her şafak vaktinde sahilde toplanırız. Görevimiz, dünyadaki zamanları dolanları bulmak ve onlara eşlik etmek. Diğer tarafa geçtiklerinde ise yine dünyanıza inmek. Sizinle bizim aramızda şeffaf bir duvar var. Bizi göremezsiniz; ama bizim orada olduğumuzu garip bir şekilde hissedersiniz. Tam o anda, yüreğinize doğru esen bir meltem başlar. İçinize yerleşen ve sizi sizden eksilten yalancı bir esinti. Yumuşacık bir kabulleniş başlar.

Yıllarca sizi üzen ne varsa çözülülür. İçiniz sıcacık olur. O anda bizi göremezseniz bile, tüm benliğinizle orada olduğumuzu anlarsınız. Şimdi size anlatacaklarıma mucize demek bile az kalır.
Ben haberci meleğim. Yanımdaki deftere şunları yazmışım: “Bugün Bay Balfod’u almaya geldim.”
Maggie seni ilk kez ameliyatta Bay Balfold’un kalbi elindeyken gördüm. Sıkıca kavramıştın kalbini. Bay Balfod o masadan kalkamayacaktı. Herkes vazgeçmişti. Sen yılmadan kalbine masaj yapıyordun. Monitörde uzun çizgi belirmesine rağmen, masaj yapmayı bırakmıyordun. Bir anlığına durdun. Orada bir sürü insan varken bana doğru baktın. Çok ilginç. Tam da gözlerimin içine. Hiçbir insanoğlu bizi göremezken, sen ruhumun içine baktın.
Maalesef çabaların yetmeyecek.
Her şey bittiğinde yanı başındaydım. Ağlıyordun. Ve ben sana aşık olmuştum.
Bir sonraki akşam gece yarısını biraz geçmişti. Hastane servisinde karşılaştık. Kısa bir sessizlik. Yüzünde bu adam çok tanıdık ifadesi vardı.
“Burada ne arıyorsunuz?” dediğinde içimden “Seni” dedim. İşte bu beni fiziksel olarak gördüğün ilk andı. Ne müthiş bir karşılaşmaydı.
Sen cennetin kutsal hediyesi, beni bulduğunda beklediğimin sen olduğunu anladım. Demek ki ölümsüz bir melek ve sonlu bir dünyada yaşayan meleğin rastlaşması böyle oluyordu. Ayaklarımın altında toprağı hissettim. Gideceğim yeri kalbimde hissettim. Çok garipti. Kalbimin bana açtığı yoldan yürüyeceğim. Sana sevgimi göstereceğim.
Evet! Ölümsüzlüğümden vazgeçmiştim. İnsan olmak istiyordum. Aşkın yalnızca birini uzaktan sevmek olmadığını hissettim. O an içimi belirsizlikler, kırılganlıklar ve müthiş bir hüzün kapladı. En zoru ise kaybetme duygusuna nasıl alışacağımdı.
Seni her gün görmek istiyordum. Kütüphanede karşılaştığımızda Ernest Hemingway’in “A Moveable Feast” kitabına bakıyordun. Beni gerçekten bulmanı istiyordum. Gece yarısı sen uyurken yatağının başucuna kitabı bıraktım.
Kitabın kıvırdığım sayfası, beni daha iyi tanıman için bir izdi. Hani “İçimdeki o boşluk duygusu kayboldu ve mutlu olmaya başladım” dizesinin olduğu…
Benim melek olduğumu anladığın o geceden sonra büyü bozulmaya başladı. Güzel geçen birkaç hafta sonrasında bulutlar grileşti ve çirkinleşti. İçleri mutsuzlukla doldu. Olacak olan olmaya başlamıştı.
Haklıymışsın, her şeyin kırılması kaçınılmazdı. Sonunda bulutlar, içinde ne varsa kusmaya başladı. O sabah bisikletine bir kamyon çarptığında içimden bir şeyler koptu. Er ya da geç, her şey bitiyor muydu? Yağmurda çılgınca koşmaya başladım. Yerde öylesine yatıyordun.
Melek arkadaşım omzuma dokundu. Az zamanımız kaldı. “Megg’i almalıyım” dedi. Sonra bana, “Başına gelecekleri bilseydin yine de insan olmayı seçer miydin?” diye sordu. Hiç tereddüt etmeden “Evet!” dedim. Sadece ona dokunabilmek için her şeyden sonsuza kadar vazgeçerdim. Öyle de oldu.
Ben de size sadece kutsal metinlerde geçebilecek o soruyu sormak istiyorum.
“Aşk uğruna kanatlarınızın kesilmesine ve ölümsüzlüğünüzden vazgeçmeye razı olur musunuz?”
Ben Seth! Sizlere Melekler Şehri’nden seslendim…
■




