Sahne bazı sanatçılara hem solo hem de kolektif performansta aynı ışığı yakar. Catherine Russell, bu ışığı yıllar boyunca iki yönde de koruyan seslerden biri. David Bowie’nin grubunda geri vokalde de, kendi topluluğunun başında da aynı sıcaklığı taşıyan sesinin ardında, yıllar içinde birikmiş karşılaşmalar var. 24 Nisan 2026’da Dot Time Records etiketiyle yayımlanan ilk canlı albümü Live at Jazz at Lincoln Center, bu karşılaşmaların sahnedeki karşılığını sunuyor. Cazın, blues’un, erken rhythm and blues’un iç içe geçtiği on bir parçalık program, Russell’ın müzikle kurduğu ilişkinin otantikliğini ve sürekliliğini ortaya koyuyor.
Bu sürekliliğin kökünde, plak dinlemek üzere her hafta buluşan Hot Club of New York var. Catherine Russell, Jazz at Lincoln Center’ın “Community and Consciousness” temalı 2023-2024 sezonu için hazırladığı konseri bu topluluğa adıyor. Hot Lips Page’den Tiny Grimes’a, Blanche Calloway’den Helen Humes’a, babası Luis Russell’ın kayıtlarına uzanan seçki, ortak bir dinleme deneyiminden doğuyor. Söz konusu deneyim, Russell için çocukluktan beri tanıdık bir duygu. Babası Luis Russell, Louis Armstrong’un uzun yıllar birlikte çalıştığı piyanist, besteci ve orkestra lideri; annesi Carline Ray ise International Sweethearts of Rhythm’de gitar çalan, Mary Lou Williams ve Sy Oliver’la birlikte çalan, sesiyle ve kontrbasıyla farklı topluluklarda yer alan öncü bir müzisyen. Caz tarihinin kült isimleri bu evde anlatılan hikâyelerle gündelik hayata karışırken, Catherine Russell bir müzisyenin rutinini teşkil eden prova, kayıt, konser ve yolculuk döngüsünü de benimsiyor.
Babasını yedi yaşındayken kaybeden Catherine için annesi Carline Ray, müzisyenliğin olduğu kadar kendi hayatını kurma cesaretinin de ilk örneği oluyor. Juilliard’ın ardından turneye çıkan Ray, ailesinin yakında eve döneceğine dair beklentisini boşa çıkararak mesleğini sürdürüyor. Catherine’in dinleme alışkanlıkları da bu evin içinde şekilleniyor: annesinin sevdiği operalar, Bach ve radyodan duyulan Sinatra şarkılarına, gençlik yıllarında Grateful Dead ekleniyor. Farklı janralarla erkenden kurduğu bu bağ, Russell’ın yorumlarındaki doğallığı besliyor.
Russell, 1980’li yıllarda Catch a Rising Star’da komedyenlerin setleri arasında şarkı söyleyerek, bestecilerin demolarını ve reklam müziklerini kaydederek, Broadway’de sahneye çıkarak başka seslerle uyum sağlamayı, bir düzenlemenin içinde kendisine ayrılan yeri duymayı öğreniyor. Birlikte çalıştığı insanların icrasını dikkatlice dinleme pratiği, sonraki tüm deneyimlerini besleyen bir alışkanlığa dönüşüyor. Steely Dan, Cyndi Lauper, Paul Simon ve David Bowie ile yaptığı çalışmalar bu birikimin devamı niteliğinde. Bowie’nin grubunda geri vokalin yanında klavye, perküsyon, gitar ve mandolin çalan Russell, Bowie’nin müzikal vizyonunu kendi potansiyeline ilişkin görüşlerini perçinleyen bir deneyim olarak anımsıyor.
Ancak Russell uzun bir süre boyunca solo albüm yapma konusunda gönülsüz kalıyor. Bu isteksizlik, 2004’te Bowie turnesinden dönüşte Paul Kahn’ın teşvikiyle çözülmeye başlıyor. Russell’ın aklına önce, şarkıları seçmenin, müzisyenleri bir araya getirmenin ve bütünün sorumluluğunu üstlenmenin ağırlığı geliyor. Tüm çekincelerine rağmen Chicago’da stüdyoya giriyor ve kayıtlar 2006’da Cat albümüyle dinleyiciye ulaşıyor. İlk solo albümünü yayımladığında 50’li yaşlarına yaklaşan Catherine Russell, sahne yıllarının deneyimini ve kendi filtresinden geçirdiği şarkıları heyecanla sunuyor. Diğer sanatçıların repertuvarında pek rastlanmayan parçaları buluyor, güçlü sesi ve dikkat çekici entonasyonuyla diskografisine sağlam bir başlangıç yapıyor.
Cat’te babasıyla Armstrong’un birlikte yazdığı “Back O’ Town Blues”a yer vermesi, aile geçmişiyle kurduğu ilişkiye göz kırpıyor. Sonraki yıllarda Sentimental Streak, Strictly Romancin’ ve Bring It Back gibi eserler öne çıkarken, Harlem on My Mind ve Alone Together ise Grammy adaylıkları getiriyor. Böylece Russell’ın şarkı seçimleri de yorumculuğu kadar ilgi görmeye başlıyor. Diskografisi boyunca aşina olduğumuz caz standartlarından ziyade daha az bilinen bestecilere ve şarkıcılara yer açarak gelenekte ısrar etmemeyi seçiyor Russell. Düzenlemelerde de tüm alçak gönüllülüğüyle müzisyenlerin şarkının dilini ve dönemini anlamasını önemsiyor. Aynı özen, sözlerle ilişkisinde de kendini gösteriyor. Bir ayrılığı herkesten sonra öğrenmenin mahcubiyeti de, hayat arkadaşını kırklı yaşlarında bulmanın sevinci de şarkılara hikâyelere kişisel bir yakınlık kazandırıyor. 2024 tarihli My Ideal, bu yaklaşımı ses ve piyano birlikteliğine taşıyor. Sean Mason’la kaydedilen albümde kadro sadeleşiyor; melodi, söz ve eşlik arasındaki ilişki bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor ve Russell’a üçüncü Grammy adaylığını getiriyor.
Live at Jazz at Lincoln Center’da ise topluluğun imkânları yeniden genişliyor. Matt Munisteri’nin gitarı, Ben Paterson’ın piyanosu, Russell Hall’un bası ve Domo Branch’in davuluna, Jon-Erik Kellso’nun trompeti, John Allred’in trombonu ve Evan Arntzen’in tenor saksofonu ile klarneti karışıyor. Mark Lopeman’ın düzenleme ve uyarlamaları, Harlem gece hayatından New Orleans’a, swing döneminden erken rhythm and blues’a uzanan dağarcığı bir araya getiriyor. Cazın interaktif doğasının hakkını vererek, armonik, melodik ve sound açısından birbiriyle kaynaşan bir seçki armağan ediyor Russell.
Bu seçkinin en çekici yanlarından biri, “Now You’re Talkin’ My Language”, “Never Too Old to Swing” ve “I Like Pie, I Like Cake” gibi eserlerin iştahla ve tutkuyla sunulması şüphesiz. Catherine Russell şarkıların bestecilerini ve aranjörlerini anıyor, tarihsel ve kültürel arkaplanını dinleyiciyle paylaşıyor, yeni keşfettiği parçaları sahnede deniyor ve bazılarının repertuvarda kalıp kalmayacağına o akşam karar veriyor. Albümde de yer alan “I Like Pie, I Like Cake”in Jeter-Pillars topluluğunun az sayıdaki kayıtlarından çıkıp yeniden seslendirilmesi, bu merakın ne kadar kıymetli olabildiğini gösteriyor bizlere.
Russell’ın yetmişinci yaşını kutladığı 2026, aynı zamanda solo kariyerinin de yirminci yılına tekabül ediyor. Russell’ın kişisel stili, bir cümlenin üzerinde ne kadar duracağını, bir duyguyu ne zaman dinleyiciye bırakacağını bilmesinde kendini gösteriyor. Bunca şarkıya yeniden kulak vermemizi sağlayan bu ses, daha çok duyulmayı, daha dikkatle dinlenmeyi ve sahnelerde daha sık karşımıza çıkmayı hak ediyor.
■
Dark Blue Notes’da Vitrin
Dark Blue Notes’ta Gökçen Sena Kumcu
Catherine Russell Spotify




