Ses rahatsız ediyor önce seni. 65 yıl geçmiş üzerinden. Ama parça öyle bir başlıyor ki kendini koşullara uyduruyorsun. Elinde bu kadarı var. Bu kadarıyla da yetinebilirsin. Müziği dinliyorsun.
Eric Dolphy uzun uzun çalıyor. Coltrane’i altıncı dakikanın sonlarına kadar duymuyorsun ama zamanı takip etmeyi çoktan bırakmışsın. Saniyeler, dakikalar artık müziğin rejimince ilerliyor.
Hava yağmurlu. Sabahın karanlığında. Kendini bırakmak istiyorsun ama buna izin vermeyen şeyler var. Yine de biliyorsun ki eninde sonunda kendini o kaynağa atacaksın. Bir kez keşfedilmeyegörsün o. Nereye gidersen git ait olduğun yer orası olacak. Ne yaparsan yap aklın hep orada, o şeyde olacak. O şeylerde. En sevdiğin şeylerde. Peşini bırakmayacaklar. Peşlerini bırakmayacaksın.
Coltrane kadar şanslı ve şanssız değilsin. Onun zamanları geride kaldı. Onun anlatısı başkaydı. Kurulumu, arka planı, dünyası, değerler ve anlamlar seti başkaydı. Bugün kimse onun gibi yaşayamaz. Kimse onun gibi olamaz. Onu kendi zamanı ve yerinden koparıp şimdiye getirelim. Kendisi bile kendisi gibi olamaz. Demek oluyor ki Coltrane, Coltrane’den büyük. O kendinden, kendiliğinden daha fazlasıydı.
Konuşuyor şimdi. Yaşamını sürdürmesi için alıp vermesi gereken şeyle arasına bir enstrüman koyuyor. Onsuz yaşayamayacak hale geliyor. Yaşamını sürdürebilmek için çok temel bir şey yapıyor. Kendini, zamanını, geçmişini ve geleceğini bir bütünlüğün içinde, yalnız kendinin yapabileceği şekilde var ediyor. Kendi bağlamında, o zamanların ve o yerin ve o evrenselliğin.
Hepsi geride kaldı. Bugün onu dinlerken zihnimizi onun bağlamına ışınlıyoruz. Haz alıyoruz bundan. Bir süreliğine.
Sonra acınası hayatlarımıza geri dönüyoruz.
Kendi bağlamımıza.
Hiç değilse böyle yolculuklar yapabiliyoruz.
■
Dark Blue Notes’ta John Coltrane@100
John Coltrane resmi web sitesi
Mert Çakırcalı’nın diğer yazıları



