Zamansız Bir Anlatı: Victor Wooten – A Show of Hands
Bir anlığına müziği düşünelim; bizim için ne ifade ettiğini, yaşanmışlıklarımızdaki ve zihnimizin karmaşıklığındaki yerini… Hangi melodiler size el uzatıyor, hangileriyle beklenmedik anlarda aranıza mesafe giriyor? Hangileriyle ne zaman kucaklaşıyorsunuz ya da? Müzikte kendime bir yer bulmaya başladığımdan beri müziğin tam olarak ne hissettirdiğine pek sık misafir oluyorum — sınırlara sığmayan, sonsuz renklerle bezenmiş, durmaksızın evrilen o evrene. Müziği dinlemenin ötesinde onunla gerçekten tanışmaya karar verdiğimden beri kaybolmanın o tanıdık eşiğinde bas gitarımla süzülüyorum; uğrak duraklarım var elbette, kendimce heyecanımı pekiştirdiğim, karmaşıklığımı çözmeme aslında gerek olmadığını fark ettiğim. Bu yolculukta ise genellikle aynı kişi beni karşılıyor: Victor Wooten.

Kendisi zihnime ‘’Peki ya insanlar da müzik gibi olsaydı?’’ tohumunu eken bir bas virtüözü. ‘’Müzik aslında budur, şudur’’ diyenlerden Wooten’ın kalıpsız, kılıfsız o safi müziğine ve müziğini aynı derecede besleyen o bakış açılarına sığınıyorum çünkü o, enstrümanına bir filozof gibi yaklaşıyor; bu sebeple, müzikteki sürecimi olumlu anlamda etkilemiş A Show of Hands albümüne geçmeden kendisine mütevazı bir tonda değineceğim.
Wooten, müzikle neredeyse beşikten itibaren iç içe büyümüş ve yazar, akrobat gibi birçok unvanı taşıyan, öğrenmeye ve keşfetmeye açık biri. Müzik yapan bir ailede beş kardeşin en küçüğü olarak dünyaya geldi ve henüz 2 yaşındayken bas gitarla tanıştı — bu oldukça erken bir başlangıçtı ancak 5 yaşındayken Curtis Mayfield’in ön grubundaydı ve bas virtüözü olarak anılmaya başladığındaysa zaten 8 yaşındaydı. Lise bitmeden The Temptations, War, Ramsey Lewis gibi dev isimlerle aynı sahneyi paylaşmıştı bile. Buna ek olarak hali hazırda abileriyle funk, r&b ve garage türlerini sentezleyen The Wooten Brothers grubunda çalıyordu. Ama bu, onun hikayesinin sadece başlangıcıydı. 1990’da Béla Fleck ile yolları kesişti ve tüm zamanların en iyi basçısı olarak anılan Victor Wooten, Flecktones’un kurucu üyelerinden biriydi artık — bu süreçte müzik, onun için hayata adapte olmanın, değişime açık kalmanın bir yoluydu. Bluegrass’ın saf melodilerinden caz standartlarının özgür ritimlerine, klasik müzikten funk ritimlerine, folk tınılarından hip-hop’ın keskin darbelerine kadar her tarzın peşinden sürüklenerek onlara has ruhlar yaratıyor, epey geniş bir yelpazede yankı buluyordu. O, müziği yaşayan ve evrilen bir organizma olarak görüyordu.

Sahne onun için müzikal vizyonunu aktarmanın bir yolu olsa da, bilgisini paylaşmak için kısıtlı bir alandı. Bu yüzden Bass/Nature Camp’i kurarak, onu daha sonra Victor Wooten’s Center for Music and Nature’a dönüştürdü. 2009’da Nashville’de inşa ettiği Wooten Woods, rekabetten arınmış, özgür bir öğrenme alanı olarak müzisyenlere kendilerini keşfetme fırsatı sundu. 2008’de yayımladığı kitabı The Music Lesson – A Spiritual Search for Growth Through Music, müziğin özüne dair mistik bir yolculuğa kapı araladı ve Berklee ile Stanford gibi prestijli okulların müfredatına girdi.
Chick Corea, Dave Matthews Band, Prince ve Nass El Ghiwane gibi isimlerle sahneyi paylaşmasının yanı sıra, Harvard, Berklee ve Stanford’da dersler vererek müziğin yalnızca duyulan değil, hissedilen, dönüştüren bir güç olduğunu anlatmaya devam etti. Onun için müzik, bir enstrümanın sınırlarını aşan, dünyaya anlam veren bir dildi. Ve bu dili en iyi konuşanlardan biri, hiç kuşkusuz, Victor Wooten’dı.

Flecktones ile çaldıktan birkaç yıl sonra, Victor ilk solo albümü A Show of Hands’i yayımladı; ancak bu albümün yolculuğu epey zorluydu. Albüm yıllar önce kaydedildi ama ne yazık ki plak şirketleri tarafından “Bu albüm fazla radikal, fazla cesur,” gerekçesiyle defalarca reddedildi. Bu ne büyük bir ironiydi oysa. Bir plak şirketi, müzik tarihine damgasını vuracak bir albümü riskli buluyordu… Bu tanımlar da neyin nesiydi? Aslında asıl risk, sıradanlığa hapsolmak değil miydi?
Wooten, plak şirketlerinin tek derdinin piyasanın nabzını tutmak olduğunu çoktan fark etmişti. Onlar, iyi müzik peşinde değildi—sadece satacak müziği arıyorlardı. Peki ya gerçeklik? Peki ya bir sanatçının ruhunu ortaya koyduğu, zamana direnen bağımsız eserler? İşte Wooten, tam da bu yüzden bir muhatap bulmakta zorlanıyordu. Onun istediği, trendlerin içinde kaybolmak değil, kalıcı bir şey yaratmaktı. Çünkü gerçek olan unutulmazdı, yüzeysel olansa kaçınılmaz bir sonla silinip giderdi. Üretmek, diğer insanların beğenisinin ötesinde bir eylemdi çünkü — hem sana iyi gelecek, hem de sana özgü olacak. Böylesine karmaşık bir çağda sana iyi geleni bilmek ve kendi ruhunla sentezlemek sanıldığından daha da zor oysa.
Bunların ardından Victor Wooten, hiçbir plak şirketinin risk almaya cesaret edemediği bu albümle kendi yolunu çizmeye karar vermişti. 2011’de Vix Records’u kurarak müziğini tamamen özgür bıraktı; artık sınırlarını kendisi belirliyordu. Kendi evreninde, kendi kurallarıyla oynayacağı devasa bir oyun alanına sahipti. Ve bu özgürlüğün ilk meyvesi, bas gitarın sadece bir arka plan sesi olmadığını kanıtlayan başyapıtı A Show of Hands’in yeniden çıkışı oldu. A Show of Hands 15 adıyla, plak formatında yayımladığı bu özel baskı, orijinal albüme üç bonus parça ekledi: U Can’t Hold No Groove…, Flip Flop ve Live Solo #2.
Wooten’ın insanın kendi başına deneyimlemesi gereken bir albüm olduğunu söylediği A Show of Hands, benim müzik sürecimi büyük ölçüde etkileyen albümlerden biri. Kabul ediyorum, bu albüm herkes için değil ama yine de bu albümün yalnızca bir basçı albümü olarak tanımlanmaması aksine eşsiz bir atmosfer, zamansız bir deneyim olarak ele alınması gerekiyor.
‘’Kimse çaldığım bası umursamasın. Müziğin yalnızca kendisi önemli. Müzik, tel veya tuşla sınırlı değil. O, derin bir deneyimi ifade etmek için bir araç sadece.’’
– Victor Wooten
Bu yolculukta Victor Wooten, dinleyiciden tek bir şey istiyor: “Sadece dinleyin.” Ve eğer bunu başarabilirseniz, A Show of Hands, yalnızca bir albüm olmaktan çıkıp, bir deneyime, bir manifestoya dönüşür. Müziğin en yalın tanımı belki de budur; sınırsız, zamansız, her ruha göre farklı şekillenen ama özünü kaybetmeyen… Bu uzayıp giden tanımların arasında sıkışırken başka bir düşüncede savruluyorum: Peki insanlar da müzik gibi olsaydı, nasıl deneyimlerdik yaşamı?
Wooten’ın eşsiz tekniği, bas gitar dünyasında bir devrim niteliğindeydi. O, dinleyicilere basın tek başına bir senfoniye dönüşebileceğini hatırlattı. Hiçbir overdub olmadan, tamamen saf ve ham bir kayıt yapmayı hedefledi—ama asla sıkıcı olmamalıydı. Çünkü onun için müzik, sadece çalınan notalardan ibaret değildi; bir hikâye anlatmalı, dinleyiciyi içine çekmeliydi. Bu yüzden parçaları seçerken tonları, timbreları, frekansları ve EQ ayarlarını sürekli değiştirerek albümü dinamik bir yolculuğa dönüştürdü çünkü zamansız ve tamamen bir yolculuk gibi hissettirsin istemişti.
Words of Wisdom’ın temel melodisini oluşturduğunda ise, müziğin yalnızca enstrümanla değil, kelimelerle de şekillenebileceğini fark etti. Böylece albüme monologlar, vokaller ve hatta esprili geçişler ekleyerek bas gitarın tek başına neler yapabileceğini bir kez daha kanıtladı.
Bu bağlamda ilk dinlediğim zamanı çok net hatırlıyorum; bas çalma tutkumu keşfettiğim bir dönemde yepyeni ve beni yansıtan bir keşfin heyecanıyla hülyalarda süzülüyordum. Victor Wooten’la tanışınca bir basa sahip olmanın hissettirdiği cesaret içimde çok yoğunlaşmıştı. Sadece dört telli bir bas gitarla, çoklu kayıt olmadan ve saf bir groove ile kaydedilen bu albüm, bas gitar tarihinin en önemli çalışmalarından biriydi çünkü. Wooten’ın parmaklarından dökülen slap ve open-hammer-pluck teknikleri adeta bir melodik anlatı gibiydi.
Özellikle Classical Thump parçası… Bu parça, basla yapılabileceklerin sınırını yerle bir ediyor. Bu zaten tam olarak Wooten’ın hedeflediği şeydi. Bu parçada küçüklüğünden beri kardeşlerinin müziğinden duyduğu her şeyi kendi tarzına uyarladığını dile getirmişti Wooten. Flamenco gitar ritimleri, hatta orkestradaki çello sesi… Onların herhangi bir enstrümanla yaptıklarını basla yapmaya çalışıyordu ancak bunu yaparken tek önemsediği aynı duyguyu kendi dilinde ifade edebilmekti.
A Show of Hands, sadece bir enstrüman albümü değil, baştan sona titizlikle tasarlanmış, anlatısını her bir notaya işlemiş bir manifesto. Her bir parça, bu enstrümanın sınırsız potansiyelini sergilerken, bu esnada adeta renkli bir ruhla dans ediyor gibi hissediyorum — renkleri sarhoş ederken müziğin farkına varıyorum, kendimden geçtikçe kendime daha çok yer buluyorum. Bu noktada Wooten hakkında söylenebileceklerin belki de en önemlisi, bize müziğin sadece bir enstrümanla değil, bir tavırla çalındığını hatırlatması.
■ Başucu Albümüm serisi
■ Tuba İldeş’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
■ Victor Wooten resmi web sitesi