Şevket Akıncı’nın 30. Sanat Yılı: Dünya’da Saat Kaç Konseri Üzerine

1972 İzmir doğumlu besteci, gitarist, aranjör, prodüktör ve eğitimci Şevket Akıncı, daha ziyade özgür doğaçlama alanında çalışmalar ve programları ile tanınıyor. Ancak Akıncı bunun yanında, Neşet Ruacan Trio gibi geleneksel caz, Islak Köpek, Century, Dead Country, Holy Ghost gibi özgür caz ve özgür doğaçlama hatta Elektronik Kumpanya gibi Türk Sanat Musikisini elektronik müzikle harmanladığı, farklılıkları ve yeniliği oldukça önemseyerek bir çok müzik türünde üretimlerde bulundu. Bunların yanı sıra, sinema, edebiyat, dans, mimari ve tiyatro gibi sanatın diğer dallarını kendi sanatıyla harmanladığı projelerde yer almaya devam ediyor.

Geçtiğimiz Mayıs ayında, Borusan Müzik Evi’nde Şevket Akıncı’nın sanat yaşamının 30. yılı şerefine bir konser düzenlendi. Konserde aynı adı taşıyan Dünya’da Saat Kaç (2021) adını verdiği albümünden ve 2017 yılında yayınladığı Escher Chronicles albümünden şarkıların elektronik versiyonları çalındı. Sanatçıya eşlik eden orkestra, bu güne kadar birlikte çalıştığı müzisyenlerden ve hali hazırda eğitim verdiği okuldaki yedi öğrencisinin de katıldığı sanatçılardan oluşuyordu. Burada atlamamak gerekir ki yetiştirdiği öğrencilerinin projelerine verdiği desteklerden ayrı olarak Şevket Akıncı’nın sahnelerinde mutlaka öğrencilerine yer verdiğini görüyoruz.

Şevket Akıncı’yı bilmeyenler için ya da henüz yeni tanışanlar için yaptığı müzik hakkında konuşmanın, düşünmenin ve tartışmanın değerli olduğunu düşünüyorum. Değişim ve dönüşümlerin günden güne arttığı yaşadığımız yüzyılda, müzik ve değişim meselesini hala gönül rahatlığıyla kabul edebildiğimiz bir yerde durmadığımız aşikar. Bunun en temel sebeplerinden birisi olarak müziğin, insan yaşamını, toplumsal, geleneksel, kültürel ve elbette kişisel açıdan büsbütün sarması olarak görebiliriz. Hayatın her alanında bu denli var olan bir sanat dalının aynı sebeplerden dolayı çizginin dışında durması diğer sanat dallarına göre kabul edilebilirliği daha düşük olmuştur. Tüm bunlara rağmen, müzik tam da bu kendinden menkul, özgür ve soyut doğasından ve diyebiliriz ki kişisel deneyime açtığı alandan ötürü çokça bariyer inşa eder. Peki Şevket Akıncı’nın müziğinde ne var? Bu müziği ve bu konser özelinde performansı nasıl konuşabiliriz?

Bir müzik performansını deneyimlemek çoğunlukla ortak bir duyguya ve heyecana işaret eder. Şevket Akıncı ve grubunun Dünya’da Saat kaç? adlı konserinde çaldığı eserleri her ne kadar artık çok yeni olarak nitelendirmek doğru olmasa da -çünkü özgür caz ve özgür doğaçlama o kadar da yeni bir tür değil artık- günümüzde büyük bir kesime hitap etmediği aşikar. Fakat müziğin çok geniş bir zamana ve dinleme kültürüne sahip bir alan olmasından ötürü, bu müzik türüne hala yeni demek de gerçekçiliğini koruyor. Genel itibariyle aşina olunanın dışında yapılan eserlerin canlı performansı da yine alışılmışın dışında bir deneyim yaşatıyor diyebiliriz. Peki nedir alışılmış veya alışılmışın dışında olan?

Açıkçası günümüzde herhangi bir durum ve deneyim için alışılmışın dışında ibaresini kullanmak da tehlikeli bir yerde duruyor. Sanat tarihine bakıldığı zaman 20. yüzyılın başlarından itibaren kendini göstermeye başlayan modern sanat akımlarının kökten devrimci bir yapıda olduğu kabul gören bir görüş. 1960’lı yılların sonrasında ise postmodernizm olarak adlandırılan bu çağ içinde müzik daha çok süreksizlik ve parçalanmışlıklar içermeye başladı. Armoninin, melodinin biçimleri değişirken neye müzik hatta neye sanat dendiği veya denilmediği üzerine disiplinler arası çalışmalar hızlandı. Müziğin tanımını ve doğasını incelemek aynı zamanda onu meydana getiren en küçük yapı taşını, anlamını ve anlamsızlığını incelemek anlamına gelecektir.

Müzik hakkında konuşurken, tarihsel olarak geçirdiği evrelerin dışında müziğin insan üzerindeki etkileri ve kendinden mensup olan varoluşu onu bir kalıba sokmayı her seferinde reddeder. Elbette Ortaçağ, Rönesans, Barok ya da Postmodern çağ olarak incelendiğinde, her dönemin birbirinden farklı dinamiklerini ve yeniliklerini konuşuyor oluruz ancak yine de, kendi doğasından uzaklaşması imkansız olan bu imkansızlığını soyutluğundan alan müzik kategorize edilmeksizin deneyimlenmeye en müsait sanattır.

Bu yüzden Şevket Akıncı ve yaptığı müzik; özgür caz, özgür doğaçlama hatta geleneksel caz da dahil, deneyimlenmeyi ve üzerine düşünülmeyi özellikle talep eden bir tür olarak durur karşımızda. Akıncı’nın da kendi deyimiyle, caz müziğinin, kültürel olarak yerleşen yemek müziği, arka plan müziği gibi çerezlik bir yerde olması onu hakkıyla dinlemek ve anlamak konusunda oluşan bariyerleri korumaya devam eder. Müzik dinlemenin birçok şeklinden bahseden Akıncı, aktif dinlemenin tek dinleme şekli olmadığını ama yine de dinlediğimiz müziği doğru değerlendirmek ve ondan alabileceğimiz maksimum duygu ve anlama sahip olmak adına birtakım teknikler düşündüğünü söylüyor. Bunlardan bir tanesi ve bildiğimiz gibi en yaygın olanı bazı müziklerin salt belli bir duyguya eşlik ettiği ya da belli bir duyguyu yarattığı için dinlenmesi. Burada çok büyük oranda bir duygu tekrarı hakimdir. Dinlenen müzik, tekrar eden melodisiyle de beklentiye tam anlamıyla karşılık verir ve aynı şekilde sonuçlanır.

Özgür doğaçlama ve Özgür Caz’ın ayrıldığı en önemli nokta burasıdır diyebiliriz: tekrarlanan süreksizliği, rastlantısallığı her zaman içinde barındırması ve belirli bir duygulanım beklentisini yok etmesi.

Yeniden konser performansına dönecek olursak; Şevket Akıncı ve müzisyenlerin yer aldığı sahnede dinlenilen tüm eserler tam anlamıyla tarif edilebilen bir duyguya eşlik etmeyen, yer yer aşina olduğumuz ama çoğunlukla aktif bir şekilde o anda ne olduğuna dair dinleyiciye dikkat sağlayan bir deneyim sunar. Dinlediğimiz müzik sonuçlanmaya ihtiyaç duymadan, öncelikle sürecin kendisine vurgu yapar. Bu süreci tecrübe etmek şu anlama gelir aynı zamanda; müziğin kendi zamanını ve bizim o sırada hem müziğin akan zamanını hem de içinde bulunduğumuz gerçek zamanı aynı anda duyumsayabilmemiz. Bu duyumsama sonucunda aktif bir dinleyiciye dönüşürüz. İşte, özgür cazın verdiği heyecan ve deneyimin çoğu buradan gelir.

Geleneksel çoksesli orkestrada karşılaşmayacağımız rastlantısallık hissi Şevket Akıncı’nın performansında deneyimlenecek şeylerden birisidir. Bu, sahnede çalınan eserlerin tamamının rastlantısallığa dayandığı anlamına gelmez elbet; karşısında durup dinlediğimiz tüm eserlerin notaları, provaları, nüansları gibi düzenlemeleri vardır ancak tüm bunların sınırları genişlemiş ve hiyerarşisiz bir çerçeveye oturmuştur. Uzlaşım ve rahatlama beklentisi taşımayan bu eserlerde merkeziyetçi anlayışın yokluğunu deneyimleriz. Oradaki müzik, dinleyicisine, sahnedeki tüm çalgıları teker teker dinleme olanağı sunar. Buradaki birlik olma hali geleneksel Batı müziğinden bu yüzden farklıdır çünkü burada deneyimlenen belki de en önemli şey, çalgılar ve müzisyenler arasındaki o hiyerarşisizliktir. 1950’lerden itibaren solo ve eşlik arasında kaybolmaya başlayan hiyerarşi, bundan sonra sahnedeki eşlikçinin kendi kompozisyonunu oluşturmaya başlaması anlamına gelir.

Bu merkeziyetçiliğin yokluğunun sonuçlarını sadece eserlerde değil bazen salondaki oturma düzeninde bazen de müzisyenlerin hem dinleyicilerle hem de birbirleriyle olan iletişimlerine yansımasını görürüz. Bütün enstrümanlar hem olabildiğince özgür ve bireysel hem de birlikte ve kolektif olarak müzik yaparlar. Bu noktada şefin kendini konumlandırdığı yer de önemlidir. Bildiğimizin aksine burada şef, yani bu konser özelinde Şevket Akıncı, sadece birkaç eserde sahnenin önüne geçerek orkestrayı yönetir.

Bu durumda, yani bütün kanonik davranışların bir tür yıkıma uğradığı böyle bir sahnede şef gerçekten “yönetiyor” mu? diye bir soruyu düşünmek de yerinde olur. Şevket Akıncı’nın hem gitarist hem şef olduğu sahne, her ne kadar bize yukarıda değindiğim gibi klasik bir orkestra görüntüsü verse de bu haliyle şeflik durumunu da sorgulatır. Çoğunlukla gitarda yerini alan Akıncı, yalnızca birkaç parçada orkestraya şef olarak eşlik eder. İlk kez böyle bir performans izleyen bir dinleyici için şefin yaptığı el hareketleri şaşırtıcı ve absürt gelecektir. Çünkü izleyiciye sunulan resim biçimsel olarak hala geleneksel bir çoksesli orkestrasını yansıtmaya devam eder. Şefin, ellerini ve beden dilini kullanma şekli, orkestranın karşısına geçse de ona üstünlük veren bir konuma işaret etmez; işaret etmemeyi başarır demek daha doğru olur. Çünkü orkestra şefi en bilinen anlamıyla yönetendir. Her şey o sırada ona emanettir. Fakat burada izlediğimiz performansta, bu birkaç eseri yönetmek için orkestranın karşısına geçen şefin bildiğimizin aksine bütün yönetimi elinde tuttuğunu söylemek biraz güç olur.

Burada tam da doğaçlamanın felsefesinde olduğu gibi bireysel bir var oluş, özgür bir birliktelik, üstünlüğü yok eden konumlanma ve kollektivizm vardır. Şef, yani Şevket Akıncı gitarist olarak üyelerden sadece birisi olmaya devam ederek çıkar sahneye. Sanki yönetmeyi değil de başka bir açıdan diğer müzisyenlere eşlik etmeyi amaçlar. Hareketleriyle de bunu düşündürür. İşaret ettiği müzisyenlere neyi, nasıl çalacaklarını söylemez ama çaldığı şeylere bir de karşılarından bakarak ve o ana şahitlik ederek eşlik eder. Hem şef, hem onun işaret ettiği ve o anda doğaçlamayla birlikte kendi partilerini çalan müzisyenler, dinleyen/izleyenlerle birlikte aynı duyguyu tecrübe eder.

Geleneksel Batı Müziği konserine gittiğimizde, bizi bir takım duygulara (genelde benzer duygulara) sürükleyecek olan ilk eserden son esere kadar, oradan nasıl ayrılacağımızın bilgisiyle otururuz. Dinleyici olarak oturduğumuz yerin mesafesi ve salonun kendisi, biçimi ve bizimle birlikte sanatçıların konumu da belirlenmiş kurallarla oradadır. Burada ise henüz müzik başlamadan o hiyerarşinin nasıl yok olduğuna şahit oluruz. Yine bu konserde olduğu gibi yükseltisi olmayan sahnede bir U şeklini alarak oturabiliriz örneğin. Hatta bazı çalgıları göremeden bazılarına ise fazla yakından konumlanan, bazı müzisyenlerin arkasının tamamen dönük olduğu bir sahne düzeni olabilir bu. Sahnede yalnızca enstrümanların olmadığını, elektronik bir takım araçların da müziğe eşlik ettiğini görürüz.

Beş kadın vokalin de bulunduğu sahnede, vokaller belli belirsiz sesler çıkararak eşlik ederler müziğe. Vokallerden, Akıncı’nın öğrencilerinden birisi olan Diana Degener, elinde tuttuğu tabletle (bu bir defter de olabilirdi ancak ne fark eder ki?) Almanca dilinde ve anlaşılması yer yer zor bir biçimde bir metin okuyarak eşlik ederken müziğin, insan sesinin ve sahnede tek tek bireyselliklerini eşit olarak duyumsatan çalgıların bir aradalığının bir anda ayin havası verdiğini deneyimleriz. Bu bir anda olan çağrışım başka duygular için de geçerli olur. Örneğin bir anda bir yas müziği, bir anda bir geleneksel caz havası ya da bir anda -hiç deneyimlememiş olsak dahi- kendimizi bir Dionysos şenliğinde esrik bir mürit olarak bulabiliriz.

Sadece bir anlığına hissedilen bu duygular aynı hızda uyandırır bizi. Tüm bu gelgit duygular, çağrışımlar, bir anlığına kurulan analojiler ve yukarda değindiğim gibi tanımını yapmanın zor olduğu duygulanımlar; sonuç olarak bu sürprizler tam olarak müziğe içkin, onun doğasına ait soyutlamalardır. Bu metin okunan eşlik, postmodern müziğin tanımlamasına uyan ilk çalışma olarak kabul edilen Luciano Berio’nun Sinfonia adlı eserinin 3. kısmını akla getirir. Berio’nun bu bestesi postmodern müziğin bayrağı olarak nitelendirilir. Tıpkı mimarlıkta olduğu gibi kolajlarla ve sanatlar arası etkileşimlerle dolu bu eser, içinde barındırdığı yeni öğeleri, geleneksel izlerle birlikte geçmişe dair müzikal bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuk o tarihte yani 1960’lı yıllarda, tam olarak neden olduğu açıklanamayan heyecan, şaşkınlık ama yer yer aşinalık duygusu sunmuştur. Şevket Akıncı, çok sevilen bir eğitmen ve besteci olmasının yanında, kimilerince postmodern diye adlandırılan bu çağın ve bu adlandırmaya bir nebze uygun düşen bu müziğin önemli bir çağdaş temsilcisidir.

Tam bu noktada, doğaçlamanın kolektif ve özgür doğasını besleyen ve aslında bu konser özelinde de deneyimlediğimiz müziğin birer öznesi olan tek tek tüm müzisyenlerin hakkını vermek gerekiyor. Zira Akıncı’nın kendi söylemiyle “bu auranın oluşmasının” elbette bir sebebi var. Bu oluşum içinde yer alan ve aşağıda adlarını sıraladığımız müzisyenlerin bireysel olarak kendi başarıları dışında, asıl etkileyici olan bu birliktelik içinde oluşturdukları muazzam enerjidir!

Şevket Akıncı müziğinde, müzisyenlerin her biri az önce tekrarladığım gibi yalnızca teknik ve özel yetenekleri ile orada bulunmazlar. Adeta müzik deneyiminin artık kulak değil bir ruh meselesi olduğunu göstermek için varlık gösterirler. Bu doğaçlama felsefesinin önemli bir parçasıdır. Yaptıkları şey, konser boyunca önlerinde duran notaya bağlı kalmak değil, çalgılarıyla, bireysel varoluşlarını doğrudan yansıtmaktır. Kandinsky’nin deyimiyle “içsel bir zorunluluk” halinde dışavurumları, sanatın ruhsallığının gerçek bir örneği olarak karşımızda durur. Bu sebeple deneyimlediğimiz şey bir bütün olarak eserin kendisiyle birlikte aslında tek tek tüm müzisyenlerin “ifade biçimlerini” neredeyse ayırt edecek kadar işitme imkanı olur. Yani evet, bize bir orkestra içinde aynı anda sololar dinletirler.

Biz müzikseverlere düşen görev de bu deneyimi yaşatan tüm müzisyenlerin ismini burada sıralamak ve onları başka konserlerinde de takip etmek.

Daha önce birlikte çalmış ya da ilk kez bu konser için bir araya gelmiş olsalar da, yansıttıkları enerji ile sanki hep orada sonsuzca duruyorlar gibidir.

Davulda Kerem Öktem, elektrik basta Demirhan Baylan, elektrik gitarda Mehmet Korkmaz, synthesizer’da Adem Gülşen ve Müge Hendekli, vibrafon ve marimbada Amy Salsgiver, trombonde Furkan Akatay, vokal ve flütte Hazal Göksu, tenor ve soprano saksofonda Tamer Temel gibi Şevket Akıncı ile yıllar içerisisinde çalışmış isimlerin yanı sıra kemanlarda, Ayşegül Giray ve Aslıhan Adlin, tenor saksafonda Barış Ertürk, trompette Ulaş İskenderoğlu ve Kıvılcım Konca, vokallerde Diana Degener, Duru Özcan, Serraphina Sakızlı, Bahar Vuruşkaner ve Armita Samadhi Eleonora konuk müzisyenler olarak orkestrada yer aldılar.

Özgür doğaçlama, hala gerekli ilgiyi görememesinin yanı sıra zaman zaman da acımasız eleştirilere maruz kalan bir müzik türü olmaya devam ediyor desek yanlış olmaz. Dünyanın diğer yerlerinde -genel bir isim atamak gerekirse eğer- bu çağdaş sanatta, fakat özellikle çağdaş müzik alanında olan hesaplaşma ya da anlaşma ne durumdadır başka bir yazının konusu olur ancak Türkiye’de herhangi bir ortamda konusu açıldığı zaman tartışmanın kolay ilerlemediği konulardan birisi olmayı sürdürür çağdaş müzik.

Bu deneyimin sonucunda Şevket Akıncı ve onun müziği, bizi alıp bambaşka diyarlara götürmez. Aksine bulunduğumuz yerde kalmamızı salık verir. Bir yere gitmemize de bir düzene ait olmamıza da izin vermez. Daha doğrusu sabit bir düzen içinde kalmaya izin vermez. Ben bunu yaşadığımız dünyanın bir mikro gösterimi olarak deneyimliyorum. Rönesans’ın en önemli öğretilerinden birisi olan makro ve mikro kozmos, günümüzde şekil değiştirmiş durumda. Kaos, yaşadığımız yer olarak kabul edeceğimiz bir gerçeklik; var olan düzeni yıkar çünkü statikliğe karşıdır. İçinde bulunduğumuz müzikal deneyimin duyumsattığı devingenliği ve dönüşümü kendi bireysel yaşamlarımızda uygulamamız için dürter. Ne gürültüyü, ne ötekini ne de bizde olmayanı görmezden gelmez. Tam da o anda, o haliyle, o birliktelik ama aynı zamanda bireysellik içinde varlığımızı sorgulayarak hissettirir. Müzik bu haliyle kaosa, bize yani doğaya son derece yakın durur. Bilmediğimiz bir şey değildir ancak yadsıdığımız çok şey içerir.

Burada akla Homeros’un müzik hakkında yazdığı şu cümle gelir: “Biz yalnızca işitiriz, hiçbir şey bilmeyiz.” (İlyada, II, 486)

Hatimet Miral

    Sanat Tarihçisi. Sanat Tarihi alanında müzik ve diğer sanatları birlikte düşünerek disiplinlerarası çalışmalar yapıyor. Müzik üzerine düşünmeyi seviyor. Bu aralar İsimsiz Orkestra isimli bir toplulukta viyolacı olarak yer alıyor.

    Hatimet Miral 'in 4 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Hatimet Miral ait tüm yazıları gör

    Avatar photo

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir