2025’i başka türlü uğurlayalım istedik, müziği hayatının merkezine koyanlara, müzisyenlere, yazarlara, organizatörlere, işletmecilere, dinleyicilere, söyleyeceklerinin muteber olacağına inandığımız kişilere başvurduk; bitmek üzere olan yıldan kendilerine kalanı, kendilerinden başkalarına kalanları, 2025’i müzikal açıdan nasıl geçirdiklerini yazmalarını rica ettik. Yazar BATIKAN BAKSI bizi kırmadı, 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Bugünlerde kulaklıklarınızı takıp herhangi bir radyo kanalını açtığınızda duyduğunuz sesler ne? Rock mı, caz mı, pop mu? Muhtemelen ana akımda buna net bir cevap verebileceğiniz bir müzik duymak güç. Çünkü bugün, müzik arşivlerindeki katı sınırlar erimiş, türler arası çizgiler bulanıklaşmış durumda. Bir zamanlar kesin kurallarla ayrılan bu janralar, şimdi sürekli hareket hâlindeki akışkan bir melez müzik okyanusuna dönüştü. Peki biz bugün neden saf bir blues riff’inden ya da tek başına bir metal solosundan bahsederken zorlanıyoruz? Bu dönüşümün arkasında yatan itici güç / güçler neler? Gelin kısaca bir göz atalım.
Müzikte tür kavramı artık geçmişte kalmış bir alışkanlık mı yoksa müziğin sınıflandırılabilmesi için olmazsa olmaz bir kural mı? Müziğe sıkı sıkıya bağlı, özellikle bazı türlerin hayranı olan insanlar için janralar hâlâ büyük bir tutuculukla korunurken; günümüzün hızlı müzik tüketicileri için bu o kadar da önemli değil sanki. Artık bir sanatçıyı ya da albümü yalnızca rock, caz, pop gibi bir türe indirgemek neredeyse imkansız. Üstelik türler kendi içerisinde o kadar bölünmüş durumda ki bunları kırılımlarla açıklamak da güç. Şöyle türler düşünün: “Afrobeat etkileşimli lo-fi Pop-R&B, elektronik dokunuşlu deneysel folk-rock ya da trap ritimli Anadolu Psikedelik”. İlk bakışta sıra dışı geliyor olabilir ancak bu müzik türlerinin içlerinin boşaltılmasına da sebep oluyor. Peki ya müzik türlerinin bu denli kaynaşmasının arkasında yatan sebepler neler? Teknoloji mi, erişilebilirlik mi yoksa kültürel etkileşimler mi? Cevap hepsi. Gelin, 2025 yılında da karşımıza bol bol çıkan melez müzik kavramının içine biraz yolculuk yapalım.
Teknolojik devrim, üretimi demokratikleştirdi mi?
Müzik ve kayıt teknolojilerinin bu kadar gelişmediği dönemlerde grup ya da sanatçılar müzik üretimi yapabilmek için pahalı stüdyolara gitmek, uzmanlaşmış ses mühendislerinin bakış açılarına kendilerini bırakmak ve devasa enstrümanlarla uzun saatler çalışmak zorundaydı. Ancak bugün bir adet dizüstü bilgisayar ile sıradan bir DAW’ye (Digital Audio Workstation: Dijital Ses İşleme İstasyonu) sahipseniz dünya üzerindeki tüm enstrümanlara ve prodüksiyon araçlarına da sahip olmanız çok kolay. Bu da kendi aranjörlüğünü yapan sanatçılar için hem biçilmiş kaftan hem de bakış açısını çok farklı yerlere götürebilen bir gerçeklik. Yani bir rap müzisyeni, şarkısına caz davulu sample’ı koyup, yanında blues gitar riff’leri ekleyebilir, trap öğeleriyle besleyebilir ve yine sahip olduğu bir autotune efektiyle bugün alışık olduğumuz rap şarkısını ortaya çıkarabilir. Hâliyle üretim bu kadar kolaylaşabilmişken, sanatçılar da farklı türler arasında seyahatler yapıp tek bir türle sınırlı kalmayarak ortaya melez bir tür koyabilir. Üretim belki o kadar demokratikleşmedi ama farklı türleri denemesi bedava.
Keşifler hiç bitmiyor!
Küreselleşme olgusu ve internetin yaygınlaşması, müziğin tüketimini olduğu kadar üretiminin ilham kaynaklarını da kökten değiştiriverdi. Önceleri bir bölgenin müziğini kavrayabilmek için büyük coğrafi seyahatler etmek gerekirken bugün parmaklarımızın ucunda tüm dünya müzikleri var. Nadir kayıtlara kadar karşımıza çıkabilen dünya müzikleri az önce bahsettiğim DAW’lerin içinde de kendisine yer bulabiliyor. Yani bugün Türkiye’den bir caz müzisyeni şarkısına Peru’nun And flütlerinden oluşan bir melodiyi çok rahat koyabilir.
Hâl böyleyken tam manasıyla buraya ait bir müzik yapmak ne kadar mümkün olabilir? Çünkü bu durum sanatsal yaratıcılık için de benzersiz bir açık büfe sunuyor aslında. Bir New Yorklu DJ, setine bir Karadeniz kemençesi eklerken; tıpkı King Gizzard and the Lizard Wizard örneğinde olduğu gibi Avustralya’dan çıkan bir grup mikrotonal enstrümanlarla Türkiye’den müzikler çalabiliyor. Ancak bunu yalnızca bir trend olarak vurgulamak o kadar da doğru değil. Çünkü bu aynı zamanda bir sanatsal ifade. Batı müziğinin kuralcılığı, yine buralarda müzik yapan müzisyenler için zaman zaman sıkıcı hâle geldiğinden farklı arayışlar gözlerin doğuya kaymasına sebep oluyor. Ortaya da farklı makamsal yapıların, ritmik döngülerin ve vokal tekniklerinin yer aldığı hibrit şarkılar çıkıyor. Bu kültürel melezleme, müziği küresel bir dile dönüştürdüğü gibi sınırları olmayan bir sanatsal merakın da itici gücü hâline getiriyor.
Tabii ki işin arkasında yine endüstrinin çarkları işliyor!
Eskiden plak şirketleri, sanatçıları belirli bir türün listesine yerleştirip o türün dinleyicilerine pazarlardı. Ama bugün bağımsız firma ya da ana akım bir label’dan bahsettiğimizde endüstrinin hibritleşmeyi de aktif olarak teşvik ettiğini görüyoruz. Çünkü bu, piyasa mantığı açısından büyük avantajlar da sunuyor. En başta sanatçı ya da grupların dinleyici kapsamlarını genişletmesi açısından melez müzikler daha çok ilgi çekiyor. Saf bir rock grubuysanız, sadece rock dinleyicilerinin dışında bir kitleye seslenmeniz imkansıza yakındır. Peki ya rock şarkısının içinde biraz arabesk, biraz da deneysel elektronik sesler olduğunda kitleniz nerelere uzanır hiç düşündünüz mü? Bir anda üç farklı dinleyici kitlesinin radarına ulaşırsınız.
Bu, elbette mantıklı bir stratejidir ve genelde başarısız olma ihtimali yoktur. Endüstri de böylesine büyük bir kitleye ulaşan projelerin kapsam genişliğini maksimum kâr potansiyeli olarak görür. Endüstrinin yanında sosyal medyadaki özellikle kısa video platformlarının (TikTok ya da Reels) müziğin tüketim şeklini radikal biçimde değiştirdiğini de unutmamak lazım. Bu platformlarda kullanılan müzikler, tanıdık ve şaşırtıcı unsurları bir arada barındırır. Kişilerin dikkatini çeken, ritmiyle harekete geçiren ve tanıdıklık içeren şarkılar daha çok ilgi çeker ve algoritma tarafından da öne çıkarılır. Bu da o şarkının viral olma potansiyelini artırır.
Peki 2026 yılında bu melezleşme nerelere varacak?
Müzik çevreleri kara kara düşünüp “ne olacak bu müziğin hâli?” diye sorarken müzik dünyası ve endüstri dönüşmeye devam ediyor. Yani aslında müziğin akıbetinin ne olacağını düşünmek yerine meydana gelen bu dönüşümlerin müziği nasıl etkileyeceğini düşünmek daha hayırlı olacak gibi. Mesela 2026 yılından itibaren süper ve mikro türlerin patlama yapacağı düşünülüyor.
Bu ne demek diye soracak olursanız; saf türlerin iyiden iyiye 20. yüzyılın nostaljik kalıntıları hâline geleceği gibi karamsar bir tavır hakim. Çünkü, tek bir kitleye hitap eden ve belirli kurallar içerisinde dönen türler, günümüzün karmaşık ve çok katmanlı prodüksiyonlarında kendisine yer bulmakta zorlanıyor. Yani gelecek yıllarda müzikal kategorizasyonun odağı, müziğin yapısal unsurlarından çok, yarattığı duygusal atmosfere ve kültürel kaynağa kayacak. Bugün bile Spotify’ın daylist özelliğinde, günlük olarak dinlediğimiz müzik türlerini göz önünde bulundurarak bize bir sürü mikro türden oluşan listeler yaratılıyor. Algoritmaların daha da gelişmesiyle birlikte, bulunduğumuz yerdeki hava durumuna göre bile dijital platformların bize şarkı önermesi an meselesi. Bu da dinleyicilerin dinleme deneyimini maksimum düzeyde kişiselleştireceği için mikro türleri daha da derinleştirecek. İşin içine bir de yapay zeka girdiğinde oluşacak cümbüşü ise şu an tahmin etmek zor. Ancak yine gelecek öngörülerine göre yapay zekanın birbiriyle alakasız türlerin ortak melodik ya da ritmik formüllerini bularak ortaya yeni hibrit türler çıkarması da bekleniyor. Bu durum prodüktörlerin, klasikleşmiş prodüktör rolünden çıkmasına ve yapay zeka küratörü olmalarına sebep olacak. Sanatçılar, yapay zekanın önerdiği absürt ve şaşırtıcı birleşimleri alıp üzerine kendi duygularını ve deneyimlerini ekleyince ortaya hibrit bir iş birliği çıkacak.
Saf türlerin hibritleşmesi bir kayıp mı?
İlk çağlarda mağaralarda elindeki primitif çalgılarla müzik yapan atalarımız, yaptıklarına genel bir tür ismi vermediyse bugün de bu kadar katı bir tavra sahip olmak çok da mantıklı değil sanki. Zira günümüz müzik endüstrisinde artık ne plak şirketleri ne de eleştirmenler, müziği katı sınırların içine hapsedemez. Dijital çağın getirdiği sınırsız erişim ve yaratım araçları, sanatçılara evrenin tüm seslerini karıştırma yetkisini de getirdi. Saf türlerin hibritleşmesi, bir kayıp değil tam tersine müzikal zenginleşmenin ve sınırsız ifade özgürlüğünün de bir zaferi oldu. Bundan sonra karşımıza neler çıkacak kestirmesi güç ama melez sesler çağı, heyecan verici bir dönemin de kapılarını aralayacak gibi.

■


