Canan Aykent: Metin Paksoy, seni az tanıyoruz doğrusu. Müzisyenlik konusunda, mesela aile müzisyense çocuk da ona göre şekilleniyor. Bağlantılardan, içinde bulunulan ortamdan dolayı sanki otomatikman bu tarafa yöneliniyor, gibi bir durum var. Senin ailende sanırım yok öyle bir şey.
Metin Paksoy: Yok, evet.
Canan Aykent: Bizim yaş grubumuzda caz müziğiyle uğraşanlar arasında, otodidakt ve merakla ilerleyenlere sıklıkla karşılaşılıyor. Senin nasıl oldu?
Metin Paksoy: Caz müziğinden önce klasik piyano dersleri aldım 4 sene boyunca. Küçükken Moskova’da bir dönem geçirdim. Babam diplomattı. 1977-81 arası. Orada Fransız sefaretinin okulunda okudum. Sonra çalışmak için tekrar geri döndüm Moskova’ya. 90’ların başında. O dönem Sovyetler Birliği’nin çöküşünü falan gördüm, 90-94 arası. Ondan önce Amerika’daydım. Amerika’yı bıraktım, Sovyetler Birliği’ne gittim.
Müzisyen olacağım diye büyüdüm. Kendimi bildim bileli hep müzisyenim yani.
Canan Aykent: Çocukluğun Moskova’da geçti o zaman?
Metin Paksoy: Ondan öncesine de gideceksek, ben Ankara’da doğdum. 6 ay sonra İsviçre’ye gittik. 2,5 yıl orada yaşamışım. İlk hatıralarım hayatla ilgili o. Kardeşim orada doğmuş. Sonra 2 seneliğine yine Türkiye’ye geldik. 69-73 arası Belçika’da babam ticaret ateşeliği yaptı. Okuma yazmayı Fransızca öğrendim. Sonra 73 yılında Türkiye’ye döndük. Türkçe okuma yazmayı burada, doğru dürüst 9 yaşındayken öğrendim. O zamanlar ilkokulda, müzik yapmaya başladım. Mandolin çalıyordum. Nota okumayı falan o zaman öğrendim. Sonra babamın tayini Moskova’ya çıkınca Rusya’da klasik piyano öğrendim.
Canan Aykent: Müziğe merakın kendi kendine mi oldu?
Metin Paksoy: Zaten küçüklüğümden beri ne duysam çalıyordum. Radyoda Mozart çalıyormuş. Ben eve gidince onu söylüyormuşum, bunu nereden duydun diyorlarmış, radyoda çalıyordu diyormuşum. Yani müziğe olan yeteneğim zaten bilinen bir şeymiş ailede. Müzisyen olacağım diye büyüdüm. Hep kendimi bildim bileli müzisyenim yani ben. Ailede tek konu, zamanı geldiğinde acaba profesyonel olarak mı seçeceksin, başka bir şey mi seçeceksindi.

Canan Aykent: Bu bir endişe konusu muydu, yoksa…?
Metin Paksoy: Endişe de değildi aslında teşvik ederlerdi. Ben istemedim.
Canan Aykent: Peki sen neden istemedin?
Metin Paksoy: Şöyle, gençlik yıllarımda gitar çaldım, müzik yaptık arkadaşlarımla, rock falan. Saçları uzattım, o zamanlar saçım vardı. 70’li yıllar biraz öyle geçti. Fakat tabii klasik müzik de dinleyerek büyüdüğüm için 9-10 yaşlarında annemin plaklarında, işte en çok sevdiğim diyelim ki Stravinsky’nin Bahar Ayini’ydi, onu dinlerdim. Beethoven’ın eserleri, her şeyi, o yaştan ezbere biliyordum hepsini. Onları bayağı bir özümseyerek dinliyordum. Hatta bir dönem oldu. Çok hoşuma gittiği için bazı eserlerin notalarını alıp okuyarak takip ediyordum mesela. Ay Işığı sonatı falan çalışıyordum.
Fakat etrafımdaki arkadaş çevrem, o zamanlar, 70’li yılların ikinci yarısı, disco dinliyor. Ben orada King Crimson, Yes, ELP dinliyorum. Rock müziği dinlediğim de öyle popüler rock müziği değil, pek fazla kimsenin dinlemediği şeyler. O yüzden kendime özgü bir zevkim olduğunu o zamandan zaten biliyordum. Uzun doğaçlamaların olduğu parçalar, işte Pink Floyd’lar, King Crimson’ları dinleye dinleye doğaçlamaya merak sardım.
O dönemde çok popüler olan başka bir türe jazz-rock deniyordu o zamanlar. Fusion’un ilk dönemleri. Mahavishnu Orkestrası, Return to Forever’lar, Weather Report’lar falan, onları dinleyerek devam ettim o yıllarda. Ve oradan yavaş yavaş caza geçmeye başladım. Öyle bir dönem oldu ki, bu cazı daha iyi anlamam lazım diyerek girdim. Yani amacım başta gene sevdiğim müziği yapmak, ama cazı da eklersem daha zengin bir dünyam olur diyordum. O yüzden cazı aynı zamanda tarihini, kültürünü falan da mümkün olduğu kadar öğrenerek anlamaya çalıştım.
Klasik müziğe de o dönemler çok meraklıydım. Kitaplar okurdum. Yani benim her zaman merakım, bir şeyi yapıyorsam sonuna kadar gitmekte. Ciddi bir şekilde incelemek, yüzeysel değil. O yüzden caza da o şekilde girdim. Girince tabii Weather Report’lardan, Wayne Shorter’dan, Miles Davis’e, Miles Davis’den Charlie Parker’a, oradan işte Thelonious Monk’tu, Coltrane’di bütün dünyam birdenbire onlar oldu. Ve girince ne kadar zengin bir dünya olduğunu keşfettim. O zamanlar gitar da çalıyordum kendi kendime, cazı öyle çalmaya çalıştım. Kafamdaki seslerin o olmadığını fark ettim ve nispeten geç bir yaşta saksofon çalmaya başladım.
Canan Aykent: Kaç yaşındaydın?
Metin Paksoy: 19. Çok çabuk gelişti her şey. Okula gidiyorum, geliyorum. Yani spor, buz hokeyi falan oynuyoruz Moskova’da arkadaşlarla ama odak noktam o değil. Benim hayatta en önem verdiğim şey her zaman müzik olmuştur.

Canan Aykent: Rusya’dayken resmi bir müzik eğitimin oldu mu? Okul, kurs?
Metin Paksoy: Kurs oldu. Piyano dersleri. Çok iyi hocalarımız vardı, o zaten isterse yapar diyorlardı. O zamanlar Moskova’da Arın Karamürsel vardı klasik piyanist. Orada üst seviye eğitimine devam ediyordu. Evimize o gelmişti bir keresinde. Şöyle ayaküstü bir kulak sınavı yaptı. İstese girer, hiçbir sorun yok dedi. 80’lerin başında Türkiye’ye döndük. ODTÜ’ye girdim. Beraber müzik yaptığım arkadaşım İhsan Akyüz makine bölümüne girmişti, ben de aynı tercihi yaptım.
Canan Aykent: Hangi yıl?
Metin Paksoy: 1982. O dönemde burada müzik ortamlarına da yavaş yavaş bakmaya başladım tabii. Türkiye’deki ilk senenin sonunda, üniversiteye girmeden önce sordular, konservatuvar ya da profesyonel müzik eğitimi ister misin, istemez misin diye. Ben o dönemde bir çok müzisyenle tanışmıştım ve tanıştığım müzisyenlerin çoğunun hayattan bezmiş olduğunu gördüm. Mutsuz, mutsuz.
Canan Aykent: Klasik müzik çalanlar mı?
Metin Paksoy: Klasik de vardı. Parası yetmediği için hafta sonları çeşitli kulüplerde çalan insanlar falan. Ortam buydu. O dönemde caz müziğiyle ilgili hikaye şuydu: Türkiye’nin yetenekli caz müzisyeni Tuna Ötenel konservatuvara girmiş, caz çalıyor diye kovmuşlar. Yani burada caz öğreneceğim özel bir yer yoktu. Aksine, öğreniyorsan caz müziğini kendin öğrenecektin. O zaman hep öyleydi. Sen alaylı diyorsun ya, o dönemdeki Türkiye’de belli bir yere kadar gelen müzisyenlerin hepsi alaylı zaten, yani o dönemlerde çok az konservatuvar bitirip de caz müziği çalan insanlar var.
Canan Aykent: Ankara’nın caz tarihini araştırırken şöyle bir şeyle karşılaştım; Ankara’da yetişen, caz tarihinde yer edinmiş olanların epey bir kısmı konservatuvar eğitimi görmüş. Yani Tuna abi, Selçuk Sun, Muvaffak Falay, Okay Temiz. Hatta tiyatro bölümü mezun olmasına rağmen Sevinç Tevs. Yani çok da öyle hasbelkader değil.
Metin Paksoy: Değil değil, tabii ama cazı öğrenmemişler konservatuvarda. Klasik müzik eğitimi görüp caza geçen var ama caz eğitimi görerek yine okuldan mezun kimse yok. O zaman caz eğitimi denen şey zaten öyle öğrenilmiyor. Benim büyüdüğüm dönemlerde kendin öğreniyordun cazı. O yüzden caz okuluna gitmek gibi bir alternatifim zaten yoktu.
Ne dinliyorsam, dinlediğim şeyin ne olduğunu anlayıp bağlantıları kurmak, daha anlayarak dinlemek benim için çok önemliydi.
Canan Aykent: O zamanlar tanışmış mıydın caz çalanlarla?
Metin Paksoy: Tabii, Tuna Ötenel’le tanışıyordum o zamanlar. Konserlerine gidiyorduk. Oda Caz Kulüp diye bir yer vardı. Hep oraya gider onu dinlerdik. Fransız Kültür’de konserler verirdi arada sırada. Tuna Ötenel, rahmetli Tamer Sağlam, Murat Ulus. Onlar Ankara’nın cazcılarıydı. Onun dışında o dönemler işte ünlü olan cazcılardan Erol Pekcan İstanbul’da, Okay Temiz İsveç’te falandı, farklı bir çizgisi vardı. Tanışmıyorduk tabii de yani ismen bildiğim müzisyenler onlardı.
Ondan sonra Neşet Ruacan’ların bizim sevdiğimiz tür caz yaptıklarını gördüm. Çünkü açıkçası Erol Pekcan’ın televizyonlara çıkıp çaldığını duyduğum zaman çoğunlukla fırçalarla duyuyordum. Hiç böyle sopayla bir parça çaldığını bile duymadım. O dönemler caz deyince kulağa hoş gelen, bir köşede çalacak müzisyen, biz burada muhabbet edeceğiz, olay oydu yani.
O dönemler, Charlie Parker’lar onun daha sonrası Coltrane, Ornette Coleman, free caz falan onların hepsini dinliyorum ve cazın kültürünü bir şekilde alıyordum. Türk Amerikan Derneği’nin kütüphanesi vardı. Orada caz tarihi kitapları, hepsini yutmuştum. Birkaç kere okudum hepsini. Her ay Down Beat dergisi gelirdi. Ve ne dinliyorsam, dinlediğim şeyin ne olduğunu anlayıp bağlantıları kurmak, daha anlayarak dinlemek benim için çok önemliydi. Daha analitik bir yaklaşımım vardı.
Bir taraftan da çalmaya çalışıyorduk. Murat Akay vardı Türk Amerikan Derneği’nde, gitar çalıyordu. Orada jam session yapıyorlardı. Gitar çalarken onunla tanışmıştım, daha saksofon yokken. Ankara piyasası, Türkiye piyasası ile ilgili konuşmuştuk. Benden biraz yaşı büyüktü ama o da kendini yetiştirmeye çalışmış. Joe Pass falan seviyordu. Çok sevdiğim birisiydi. İhsan Akyüz ve Murat Akay ile çalmaya başladık.
Canan Aykent: ODTÜ yıllarında mı Sibel’le tanıştın?
Metin Paksoy: Tabii. Sağda solda çalmaya başlayınca, orada genç, fusion yapan, jazz rock yapan çocuklar, bir grup varmış. Beni davet ettiler.
Canan Aykent: Kimler?
Metin Paksoy: Mehmet Kütükçüoğlu. O zaman piyano ve gitar çalıyor, daha saksofon çalmıyor. Tevfik Bultan, bas çalıyor. Merve Erdal, Dolce’nin kurucusu. Bütün onlar bir arkadaş grubuydu. Ve cazla daha yakından ilgilenmek istemişler. Ben de dönem dönem önemli kayıtlardan kasetler derledim, Louis Armstrong, Duke Ellington, Charlie Parker. Çok hevesli, çok da yetenekliler. İnanılmaz anlaştık. Tam o dönemde bir arkadaşımız daha var, çok güzel caz söylüyor, onunla da tanış dediler. Derken geldi Sibel. Üniversiteye yeni girmiş daha o zamanlar. Tanıştığımda o grubun içinde cazı bilen tek kişiydi. O yüzden onun ilerlemesi daha kolay oldu.
Canan Aykent: Sibel de hep söyler beni caza başlatan Metin’dir, diye.
Metin Paksoy: Ama şöyle bir avantajım var tabii, o zamana kadar kendim de kendi çabalarımla kendi yolumu bulduğum için başkalarına neler tavsiye edebileceğimi çok iyi biliyordum. Birisine öğretsem bunu nasıl öğretirimi hep kafamda kurardım. O yüzden mesela Sibel’e verdiğim en iyi tavsiyelerden birisi doğaçlamaya meraklıysan sadece şarkıcı dinleme, diğer müzisyenleri de dinle; Charlie Parker dinle, Bill Evans, Miles Davis dinle, hepsini dinle, oradan alacağın çok şey var diye. Böyle tavsiyelerde bulundum. Ve hâlâ günümüzde Sibel’e verdiğim en önemli tavsiyelerden biridir. Çünkü şarkıcılar çoğu zaman enstrüman da çalmadıkları için ne yapayım ben bunu diye düşünüyorlar. Öbür müzisyenler notalarla daha haşır neşir oldukları için daha kolay o dünyaya girmek. Sibel’in çok genç yaşta öyle bir avantajı oldu. Çok kısa bir zaman sonra birlikte çalmaya başladık. Mimarlar Derneği’nde çalıyorduk o zamanlar. İlk tanıştığımız o yaz, Mehmet, İsviçre’ye abisine gitti. Bir geldi tenor saksafon almış gelmiş, bana öğret diye. O da gruba dahil oldu.

Canan Aykent: Keramet Metin’lerde galiba. Tuna abiye de saksofonunu ilk Metin Gürel hediye etmiş.
Metin Paksoy: Çok ilginç, ama Tuna Ötenel inanılmaz iyi bir piyanist aynı zamanda. Sadece saksofoncu değil. Türkiye’nin gerçekten tanıdığım en yetenekli müzisyeni. O dönemde birlikte de çaldık. Bana öğütler verirdi. Zor da beğenir. Yıllar sonra çalışlarımdan bir tanesinde, geçenlerde çalmıştın o güzel değildi ama bu sefer çaldığını beğendim dedi. Çok sevinmiştim. O dönemler benim için çok önemliydi. Öğrendiğini başkalarına anlattığın zaman kendin de bilgini daha çok pekiştiriyorsun. O dönemlerde ben de çok ilerlettim. Çünkü ne yaptığımı, niye yaptığımı özümsemeye başladım.
Canan Aykent: O zaman, o yıllarda Kütükçüoğlu, Merve, Sibel falan, hayli yoğun birbirinizi besleme durumu içindeymişsiniz. Üniversite yılları, fikir alışverişleri. Böyle bir ortam bulmak her iki taraf için de çok şans.
Metin Paksoy: Bir de o zamanlar her türlü müziğe ulaşmak zordu. TRT’de radyo programları vardı, özellikle Hülya Tunçağ’ın hem tarihi caz kayıtlarını dinlettiği hem de günümüz caz dünyasından örnekler verdiği programlar. Türkiye’de plak bulmak zordu. İşte en fazla bir iki yere gidip orada bulunan plakları kasete doldurturduk. Tunus caddesinde Detay diye bir yer vardı. Orada ne bulursak kasete çektirirdik. Ama istediğin her şeyi de bulamıyordun. John Coltrane mesela. Hayatında dinlememişsin. Oraya gidiyorsun. Kulu Se Mama var. Ona gelene kadar… Hatta geçenlerde Cem Aksel’le de konuşuyorduk, o da aynı dönemleri hatırladığı için. İlhan Mimaroğlu’nun böyle elektronik Freddie Hubbard’la bir albümü vardı.
Cazın içinde bazı kodlar var. Bazı parçaların isimlerini bile gördüğün zaman altındaki anlamları kavramak önemli. Bütün bu kültür, cazın zenginliği aslında.
Canan Aykent: Evet bende var. Hem de Detay’dan kaydedilmiş. Sing me a Song of Songmy.
Metin Paksoy: Herkeste vardı o dönemlerde mecburen. Detay, Ankara’da caz plakları bulunan çok az yerlerden biri idi. İstanbul’a gittiğimizde Bağdat Caddesi’nde birkaç tane daha yer vardı. Daha yeni plaklar bulunuyordu. Wynton Marsalis falan o zamanlar daha yeni çıkmıştı. Türkiye’de hiç yok. Halbuki biz, aynı zamanda günümüzde ne oluyor onu merak ediyoruz. Hem tarihi hem de günümüzü takip ediyoruz bir taraftan. O dönemler benim için gerçekten yoğun olarak kendimi tamamen caza adadığım zamanlardı. Mesela, Afrikalı-Amerikalı Argo sözlüğü vardı. Onu baştan sona okudum. Yani cazcıların kullandığı dil nereden geliyor? Tabirler nereden geliyor? Çünkü cazın içinde bazı kodlar var. Bazı parçaların isimlerini bile gördüğün zaman altındaki anlamları kavramak önemli. Bütün bu kültür, cazın zenginliği aslında. Yani bir yerde bir şeyi bilinçli olarak yorumladığın zaman çok daha derin bir şekilde içine giriyorsun.
Sonra 85 yazında yurt dışına gittim. Makine mühendisliği stajı için. Tam North Sea Caz Festivali’ne denk geldim. Festival ne festival! Festivalin ilk iki saatinde Miles Davis, Dizzy Gillespie ve Ella Fitzgerald’ı seyrettim. Keith Jarrett, üçlüsünü yeni kurmuştu, onları seyrettim. İşte Modern Jazz Quartet vardı. Horace Silver vardı. Jackie McLean vardı. O zamanlar caz festivalleri böyleydi. Daha yeni şeyler de vardı. Michael Brecker’ın Steps Ahead diye bir grubu vardı. Midi yeni çıkmış. Brecker EWI çalıyor. O zamanlar yeni çıkmıştı. Charlie Haden Liberation Music Orkestra vardı. Çok güzel bir konserdi.
Paris Reunion Band. Paris’e iltica etmiş eski caz müzisyenlerinden oluşuyordu. Müzisyenleri, seyircilerin arasında dolaşırken görüyordun. 13 tane ayrı sahnede konser var aynı anda. Ve sen böyle bodrum katından tepe çatıya kadar koşuyorsun. Hayatımın en unutulmaz anlarıydı. Sakin, küçük bir salon yapmışlar böyle aircondition’lı. Puflar koymuşlar. O zamanlar hiçbir yerde bulunmayan caz filmleri gösteriliyor bir taraftan. Projeksiyonda gerçek film. John Coltrane vardı. Şimdi YouTube’da bulunuyor onlar. Jazz Casual programı, Alabama, Impressions falan çalıyor. Ben böyle onu seyrediyorum. Oradan dönerken Charlie Parker’ın Omnibook nota kitabını aldım. Bütün sololarını falan.
Aynı yıl İstanbul’da Bilsak festivali yapıldı. Harika konserler oldu. Elvin Jones, Dave Holland. Türkiye’den İmer Demirer, Önder Focan. 85’ten itibaren bayağı ciddi şeyler yapmaya başladık. Kulüplerde çalmaya başlayınca da o dönemde Ankara’da tanınmaya başlamıştım.
Canan Aykent: O dönem dediğin, Amerika’da master’dan sonra Türkiye’ye döndüğünde mi?
Metin Paksoy: Öncesinde. Daha gitmeden. Mimarlar Derneği’nde kendi grubumuzla. Sonra Yahya Dai askere gitti bir sene. Onun çaldığı pop-jazz grubunda çaldım. O dönemde tanınıyordum. Ankara küçüktü o zaman.
Canan Aykent: 80’li yıllarda Ankara’da çok yer de yok.
Metin Paksoy: Best Oteli’nde bir dönem çaldık. Siyah Beyaz’da çaldık.
Canan Aykent: Kimlerle çalıyordun?
Metin Paksoy: İhsan Akyüz vardı. Ben vardım. Murat Akay vardı. Sonra da Mehmet Kütükçüoğlu, Tevfik Bultan, kardeşim piyanist Erdal Paksoy, Sibel Köse, Merve Erdal, öyle bir grubumuz vardı.

Canan Aykent: Murat Akay da gitar çalıyor. İhsan da gitar çalıyor…
Metin Paksoy: İhsan davul çalıyordu o dönem. Ben saksofon çalıyordum. Özellikle kurduğumuz o grup, benim için bayağı bir motivasyon olmuştu. Çok önemsediğim bir gruptu. Kendi düzenlemelerimiz vardı. Mehmet İsviçre’ye abisine gider gelirdi. Liste yapardık, Dexter Gordon, John Coltrane plakları ısmarlardık. Onları getirtirdik buraya. Mehmet hâlâ bugüne kadar ikisinin karışımı bir tarzda çalar. O temeller o dönemlerde atıldı. O zamanlar sadece alto çalıyordum. Sonra Grafiti grubuna girince soprano çaldım aynı zamanda.
88’de Amerika’ya gittim. Boston College’dan kabul gelmişti. Boston yerine New York’a daha yakın diye Lehigh Üniversitesi’ni kabul ettim. İki yerden de kabul almıştım. Fakat gel gör ki Amerika’ya bir gittim, New York’a otobüsle gidip gelmem gerekiyor. Arabam yok. Oradan otobüs en geç saat 9’da dönüyor. Yani gece hayatı falan yok. Çok özel durumlarda, gidip kalıyordum, dinliyordum. Yakalayabildiğim kadar oradaki caz ortamını yakaladım. Ve aslında benim hayalini kurduğum o New York, büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Çünkü çok önemli müzisyenler dinlemeye gittim.
O zamanlar ilk Birdland yıkılmıştı. İkinci Birdland açılmıştı 105. Sokakta. Şimdiki yeri daha güneyde. Dewey Redman’ı dinlemeye gittim. Bir girdim kulübe, uzunlamasına bir kulüp. Bir bar var kulüp boyunca. Dipte müzisyenler çalıyor. Sen 3-4 masa gerideysen barı duyuyorsun, müziği duymuyorsun. Gürültü patırtı. Dedim caz kulübü böyle mi olur ya? New York burası. Dewey Redman sahnede. Biraz saygı gösterin. Yok, öyle bir şey görmedim. O dönemde öğrenci bursu almıştım, çok az geldi, yetmedi bir şeye. Aradığım ortamı hiç bulmadım. Yani Ankara’dan arkadaşlar mektuplar gönderiyor bana. Gece Bar açılmış, Manhattan Bar, birçok farklı mekanlar. Ben kendi köşemde sevdiğim dünyadan soyutlanmış olarak Amerika’da yaşıyorum.
Canan Aykent: Ama New York’a yakınsın.
Metin Paksoy: Güzel yanları da var tabii, saksofonumu oradan aldım. O tamam. Ayrıca üniversitede çok güzel bir müzik bölümü var. Her fırsatta, boş bir an bulduğumda alıyordum saksofonumu, müzik bölümüne gidiyordum. Alt katta cubicle’lar vardı. Kapatıyordum kendimi. Piyano, tabure, nota, otur çalış. O dönemler gerçekten tekniğim üzerine çok çalıştım. Seyirci için çalmıyorum, sırf kendim için.
Fakat orada bulunduğum sene inanılmaz talihsiz olaylar oldu. Ben gittiğimde Lincoln Center’da Dexter Gordon’la bir konser vardı. Hemen bilet almaya gittim. Dediler ki Dexter Gordon rahatsız onun yerine Charlie Rouse çalacak. Thelonious Monk’un eski saksafoncusu. Hâlâ ilgileniyor musunuz dediler. Bir düşüneyim dedim. 6 ay sonra Charlie Rouse öldü. Dexter Gordon hayattaydı hâlâ. Adamı son görme şansıymış.
Sonra ikincisi ekim ayı gibi oldu. O sene Clint Eastwood’un yönettiği, Bird filmi çıktı. Charlie Parker’ın hayatını anlatıyor. New York’ta birkaç sinema salonunda gösterime girdi. Bir haftalığına falan. Bitti! Bizim yaşadığımız bölgede adı bile geçmiyor filmin. 2 saat New York’un dışına çıkıyorsun taşra. Öyle Amerika, caz… Ankara’da olsam şimdi Kavaklıdere ya da Kızılırmak’ta ben o filmi seyretmiştim. Ne işim var buralarda diye düşünmeye başladım.
Canan Aykent: Peki New York’a geçmeyi düşünmedin mi bir şekilde? New York’ta oturup da okula gitseydin. Tam tersi yani.
Metin Paksoy: O çok zor olurdu. Her sabah git gel, git gel. Sonuçta 1.5-2 saatlik bir mesafe var. Otobüsle gidiyorsun, geliyorsun. Pratik olmazdı. Kaldı ki New York’ta kalacak kadar bir param da yok. New York’un kiraları, her şeyi çok daha pahalı. Tüm aldığım para öyle gidecekti.
Ondan sonra birkaç ay daha geçti. Mart gibi Charlie Rouse öldü. Charlie Rouse’ın öldüğü günün aynı gün, Pannonica de Koenigswarter, Thelonious Monk’un en iyi arkadaşı, o da öldü, ikisi de. Dedim ne biçim bir dünya bu. Derken tam o dönemlerde, 1985 yılında, North Sea Festival’inde seyrettiğim Woody Shaw, New York’ta metro raylarının üstüne düştü ve kollarını kestiler. Hastaneden çıkamadı. O depresyonla adamcağız, ölmeyi tercih etti ve öldü.
Ondan sonra da nisan ayının başı gibi dediler ki Max Roach üniversitemizde konser vermeye gelecek. Bir cumartesi günüydü hiç unutmuyorum. Okula gittim. Saksofonumu aldım. Max Roach’un, Clifford Brown’larla, Sonny Rollins’lerle yaptığı bütün kayıtları dinliyorum, çalıyorum falan. Sabahtan akşama Max Roach kampına girdim böyle. Deli gibi yağmur yağıyor dışarıda. Neyse saat geldi, konser salonuna gittim, in cin top oynuyor. Kapıda bir yazı. Konser iptal. New York’tan gelirken, New Jersey yolunda yağmurda arabası kaza geçirmiş, iki kaburgasını kırmış, hastaneye kalkmış adam. Dedim tamam. Bu benim için bitmiştir. Artık başka bir şeye bakacağım hayatımda. Madem bir mesleğim var, mesleğimden para kazanayım ki müzisyen olarak bağımsız kalayım. Tam o dönemde Sovyetler Birliği’nde iş yapmaya başlayacak olan bir Türk şirketinin iş teklifini kabul ettim.
Canan Aykent: Sovyetler Birliği’nde çalışmaya başladığın dönem aynı zamanda İstanbul’da çaldığın, Önder abiyle tanıştığın zaman değil mi?
Metin Paksoy: Önder abiyle 91-92 gibi tanıştık. Tesadüf eseri Rusya’daki projelerden birinde birlike çalıştığımızı öğrendim. İkimiz de ODTÜ Makine mezunuyuz. Ayrıca ikimiz de aynı tarz müzikten hoşlanıyoruz, Charlie Parker seviyoruz. Evlerine davet etti, Zuhal abla ile de tanıştım, hemen anlaştık. Sonraki iki sene boyunca İstanbul’da neredeyse her hafta bir yerlerde çaldık. İstanbul’daki müzisyenlerle tanıştım o dönem. Erol Pekcan’la çaldım. Jazz Stop diye bir yer vardı. Orada İmer Demirer’le, Kerem Görsev’le çaldım. Birkaç ay sürdü o iş. Nezih Yeşilnil vardı. Son derece sevdiğim insanlar, Ayşegül Yeşilnil şarkıcı, onlar İzmir’de şimdi. Harika insanlar. O dönemde çok sevdiğim ilişkiler kurdum. Önder Focan beni herkese Charlie Parker gibi çalıyor diye tanıtıyor. 90’ların başı, ilk yarısı yani. 91-94 arası. Rusya’ya da gidip geliyorum bir taraftan. Bir taraftan da müzisyenlerle çalıyorum. Önder Focan’la Cafe Gramofon vardı Tünel’de, orada çaldık. Hatta ilk açılışını biz yaptık. Selim Benba, Şenova Ülker onlarla çaldık.
Canan Aykent: Moskova’da caz dünyasına girdin mi, nasıldı?
Metin Paksoy: Çaldım o dönemlerde de. Tanıştığım bir çok müzisyen var. Hatta orada çaldığım müzisyenlerden bir tanesi Boris Kozlov diye genç, böyle yuvarlak yüzlü genç bir basçı vardı. Sonra izini kaybettim adamın. Geçenlerde baktım New York’a yerleşmiş, Mingus Big Band’in müzikal direktörü şu anda. Benden genç, kocaman adam olmuş ama yaşlanmış. Dünya küçük yani. İlginç, nereden nereye.
Rusya’da da caz tarihiyle ilgili kitaplar var. Hâlâ evimde vardır Sovyet Cazı diye bir kitap. Oradaki müzisyenlerin bazılarıyla tanıştım, çaldım. Bir kere Rusya’da müzisyen olmak için gerçekten önce müzisyen oluyorsun, sonra cazcı oluyorsun. Hepsi de gerçekten çok iyi müzisyenler. Öyle alaylı çok az var, çok kaliteli, temelleri çok sağlam müzisyenler. Melodiya firmasının mağazaları vardı. Nota da satılan müzik mağazaları vardı, bilinen caz standartlarının notalarının derlendiği, adına ‘fake book’ denen Rusça bir kitap vardı. Onu almıştık getirmiştik Ankara’ya. Mehmet’te hâlâ bir örneği var onun. Küçük bir şey. İlk caz nota kitabımız oydu.
80’li yıllar benim büyüdüğüm dönemler, tam değişim dönemleriydi.
Canan Aykent: Yapmışlar o zaman, ne ilginç değil mi?
Metin Paksoy: Amerika’da basılan real booklar’ı zamanında öğrenciler derlemişler, içinde hatalar da var, ama öğrenmek için faydalı, fakat yasal olarak satılması yasak. Çünkü parçaların hepsi telifli, izinsiz yayınlanamıyor. Sonradan yasal olarak ‘Real Book’ adı altında çıkan kitaplar benim Amerika’da bulunduğum dönemde 80’lerin sonunda çıkıyor. Daha büyük formatlı, güzel fontlu, parçaların sözlerini de içeriyor. Daha önceki küçük formatlı alışageldiğimiz kitaplar bizim dönemimizde Ankara’da bulunmuyordu.
Sovyetler Birliği’nde derlenen kitap da muhtemelen telif ödenmeden yayınlanmıştı. Parçaların orijinal ismi altında Rusçası yazıyordu. Akor sistemi de çok ilginçti. Alman akor sistemiyle yazmışlar. Mesela parçanın tonu si bemol kitapta B yazıyor, Si akoru için H yazıyor. Klasik müzikteki Alman sistemi.
Rusya’daki caz ekolünün ayrı bir tarihi var. O dönemde tanıştığım müzisyenlerle bunu çok konuşmuştuk. Vagif Sadıkov diye bir piyanist vardı. Azeri kökenli piyanist, en yakın arkadaşlarından biri Vagif Mustafazadeh, Aziza Mustafazadeh’in babası. 60-70’li yıllarda makamları caza uyarlayan ilk kişilerden birisi. Onunla orijinal yaptıkları kayıtları bana dinletti. Hâlâ evde vardır bir yerlerde kasetlerde. Caza hem çok severek yanaşıyorlar ama bir taraftan da eğlence müziğiyle birleştiği zaman bir dönem ideolojik açıdan yoz müzik, burjuva müziği denmiş. Caza çok büyük kısıtlamalar getirilmiş.
Daha sonra free caz döneminde özgürlük müziği deyince daha da kısıtlanmış. Sovyetler Birliği’nde çok zor dönemler geçirmişler caz müzisyenleri. 80’lerin ikinci yarısından itibaren Gorbaçov’la beraber nispeten bir rahatlama oldu. Asıl ilginç olanı Brejnev sonrası çalkantılı dönemde Andropov KGB’nin eski başkanı, Sovyetler Birliği’nin başına geçince yaşandı. Adam meğerse caz çok severmiş. Ve birden cazla ilgili filmler, televizyonda programlar çıkmaya başladı o dönemlerde. Adam cazla ilgileniyor diye birden cazcılar yer üstüne çıktılar, televizyonlarda görülmeye başladılar. Çok ilginç dönemlerdi. 80’li yıllar benim büyüdüğüm dönemler, tam değişim dönemleriydi.
Canan Aykent: Rusya’da toplam ne kadar kaldın?
Metin Paksoy: 1977-1981 arası Moskova’da yaşadık. 80’li yıllar boyunca babamın mesleği vesilesi ile düzenli olarak ziyaret ettik. Annem Belgi Paksoy o dönemlerde tiyatro çevirmeni olarak sanatsal çevrelere çok yakındı. 90’lı yılların başından 94’ün Şubat’ına kadar da iş sebebiyle orada bulundum. Sonra Belçika’da bir iş buldum o dönemde, 2022’ye kadar da Belçika’da yaşadım. Orada çalışınca ekonomik olarak daha da rahatladım. Belçika’da geçirdiğim dönem istediğim birçok şeyi yapabilme imkânı tanıdı. Evlendim, çocuğumuz oldu. Müzikle ilgili birçok alanda çalışmalar yaptım.
Canan Aykent: Belçika’da da hiç bırakmadım müziği demiştin. Nasıl devam ettin?
Metin Paksoy: Brüksel’deki caz müzisyenleri ile çalmaya başladım. 90’ların ortasından itibaren Belçika’daki caz kulüplerinin birçoğunda çaldım. Fakat Belçika’daki konser imkânlarının farklı olduğunu keşfettim. Biz Türkiye’de çalarken, bir yerde çalıyorsak bu sezon buradasınız deniyordu. Haftanın belli günleri orada çalardık. Belçika’da düzenli bir şekilde, sürekli çalacağın bir ortam yok.
Canan Aykent: Aslında şimdi buradaki gibi.
Metin Paksoy: Aynen. Şimdiki dönem Türkiye ‘de de çoğunlukla ona döndü. Eskiden öyle değildi. Yani biz Mimarlar Derneği’nde iki sene üst üste haftada birkaç kere çalıyorduk. Gramofon’da da İstanbul’da olduğumuz dönemler aynı şekilde.
Canan Aykent: Daha eskilerde her gece çalınırmış. Mesela Erol abiler falan Ankara Oteli’nde haftanın bir gecesi dışında ki o da dinlenme günü, her gece çalarlarmış.
Metin Paksoy: Tabii tabii. Ama o dönemlerden bir sürü hikayeler var. Çalan müzisyenler de bir süre sonra mecburiyetten bazı işlere girmek zorunda kalmışlar. Yani lanet olsun diyeceğin işlere girmek zorunda kalmak kadar kötü bir şey olamaz. Çok moral bozucu bir şey. Bir yerde pişman değilim çünkü hakikaten canımın istemediği hiçbir konsere çıkmadım hayatım boyunca. Öyle bir avantajım var. Çıktığım konserlerde daha seçici davranıyorum yoksa birçok teklif geliyor. Kusura bakmayın diyebiliyorum.
Canan Aykent: O zaman Belçika’da kaldığın dönem çok uzun bir dönem. 20 yıldan fazla mı?
Metin Paksoy: Neredeyse 30. Covid sonrası ancak döndüm.
Canan Aykent: Toparlarsak, 90’lı yılların ilk yarısı İstanbul-Moskova arası gidiş gelişler, ikinci yarısından sonra Brüksel başlamış.
Metin Paksoy: Gidiş gelişler, sonra Belçika tamamen. Türkiye’ye her ziyaretimde tabii 90’lar boyunca çalmaya devam ettim. 2000’lerin başında Nardis’i açtı Önder abi ve Zuhal abla. Orada çaldım birkaç sefer. Belçika’da bulunduğum dönemde Caz Dergisi’nde yazılar yazdım.
Caz dünyasında da çalkantılı bir dönem geçti 90’lı yıllarda. O dönemlerde Berklee’den veya başka bir müzik okulundan mezunum diye çıkan bir sürü genç müzisyen, plak şirketleri tarafından ‘yeni Miles Davis’, ‘yeni Sonny Rollins’, ‘yeni John Coltrane’ gibi pazarlanmaya başlandı. Canımı sıkmaya başladı bu durum. O insanların kendisine sorsan, bence bu durumdan kendileri de rahatsız olmuştur. Genç bir müzisyen bulunca hemen pazarlamaya, moda firmalarıyla anlaşmalar imzalamaya başlıyorlar. İşin imajı müziğin önüne geçmeye başladı. O dönemlerden hâlâ kaliteli müzik yapan sanatçılar var. Fakat çoğu da unutuldu gitti.
Bununla beraber, cazı daha çok akademikleştirmeye yönelik, korunması gereken bir müze eseri gibi gören bir akım ağır basmaya başladı. O dönemde kendi görüşlerine uymayan her şeyi caz değil diye reddetme eğilimi başladı. Bir belgesel yaptılar 40 saatlik. Caz, Afrika-Amerikan müziğidir, siyahların müziğidir, tezini savunan bir belgesel. Halbuki özellikle belli bir dönemden sonra beyazlar da çok katkıda bulunmuş caz müziğine. 10 dakika falan bahsediyorlar bütün belgeselin içinde. O da canımı sıktı. Cazın bazı türleri, dönemleri aşağılanıyor. Free caz hiç yok neredeyse, “O dönemde caz yolunu kaybetti” falan gibisinden anlatılıyor.
Canan Aykent: Köklere sahip çıkmak adına mı yaptılar? Yani çok da dağılmayalım, çok da kaybolmayalım, iş çığırından çıktı artık gibi bir kaygıyla mı? Kökleri hatırlatalım…
Metin Paksoy: Eğer bakacak olursak bu, uzun konuşabileceğim çok önemli bir konu. Dinleyecek olursak 60’lı yıllarda yapılan caz müziğinde free cazcı diyerek, aşağıladıkları insanlar, kolektif doğaçlama gibi cazın köklerinde mevcut olan fakat zaman içinde kaybolmuş olan bir geleneği tekrar canlandırmışlar. O kökenlere o dönemlerde daha çok sahip çıkmış müzisyenler. Cazın kalıplaşmış birçok öğesini çok daha fazla sorgulamışlar. Ayrıca 70’li 80’li yıllarda Pat Metheny, John Zorn, Keith Jarrett, Dave Holland, Paul Motian, Carla Bley gibi müzisyenlerin çok önemli çalışmaları var. Avrupa’da, Asya’da, dünyanın birçok yerinde bu müziği, kendi kültürlerini ve birikimlerini katarak yorumlayan birçok müzisyen var. Bu insanlar siyahi değil diye dışlanacaklar mı şimdi? Son derece modern güzel müzik yapıyorlar. Bill Evans’ı Miles Davis grubuna aldığında eleştirilmiş zamanında. O da bana onun kadar iyi çalan siyahi bir müzisyen bulun onu çaldırayım demiş.
Yani beyazların caz müziğine katkısı yadsınmaz ve o dönemlerde Duke Ellington’ın parçalarını repertuar olarak çalan bir grup kurdular Lincoln Center’da. “Duke Ellington’ı Duke Ellington’dan daha iyi çalıyorlar” havasına girildi. Tamamen postmodern çarpık bir yaklaşım böyle, hani “hyper-reality” falan vardır ya Baudrillard’ın teorilerinde. Tamamen ona benzer bir şey. “Gerçekten daha gerçek” gibi bir duruma gelindi ve caz bir yerde simülasyona girdi. Halbuki aslında o zamanın müziği gibi çağrıştırıyorsun ama sen yorumluyorsun. Yani kimse Johnny Hodges olamaz. İstediği kadar onu taklit eden bir saksofoncuyu çıkarsan sahneye fark etmez. Çünkü bir de işin içindeki o yaratıcılık, o enerji kaybolmuştur. Gerçekten o enerjiyle, kişiliğinle bir şey yapıyor olsan tamam.
Bir de yapılan müzik de günümüzdeki enerjiden o kadar uzak ki. Geçmişe sahip çıkarsak çıkalım tabii ki de yani o değil. Taklidin taklidi oluyor o zaman başka bir şey değil. Bu tartışmaları çok kısır ve moral bozucu bulduğumdan o dönemde bayağı bir bunaldım. Ve 2000’lerin başında cazdan biraz uzaklaştım, klasik müziğe daha çok zaman ayırdım. Özellikle Shostakovich’in müziğiyle daha çok ilgilenmeye başladım.
İyi müzik çalmak kadar iyi müzik dinlemesini bilmek, belki en az o kadar önemli. Çünkü biz o insanlar için çalıyoruz bu müziği.
Canan Aykent: Neden Shostakovich?
Metin Paksoy: Evlendiğimde eşim Banu bir Shostakovich CD’si getirdi. Kendisi müzisyen değil ama dinlemeyi çok seviyor. Hatta Shostakovich’in mesela birinci piyano konçertosunun iki tane ayrı kaydını dinlet, hangisinin hangisi olduğunu bilir. Dinlemeyi iyi bilen birisi. İyi müzik çalmak kadar iyi müzik dinlemesini bilmek, belki en az o kadar önemli. Çünkü biz o insanlar için çalıyoruz bu müziği. Yani takdir gördüğünü ve birisinin anladığını bildiğin zaman, mesajın geçtiğini duymak kadar insanı tatmin eden bir şey olamaz. O yüzden müzik dinlemesini bilmek çok önemli benim için. Müzisyenin de çok iyi dinlemesini bilmesi lazım. Bazen bunu eksik buluyorum o da ayrı bir konu.
Neyse, eşim Shostakovich getirdi, dinledim. Hakikaten çok modern eserler olduğunu görünce Shostakovich’in müziği ve hayatı ile daha yakından ilgilenmeye başladım. İnternette Shostakovich uzmanlarının yazıştığı bir grup gördüm. Derken 2000’lerin başında, hatta 11 Eylül’ün civarında Rotterdam’da bir festival yapıldı. Biz de gittik, kendimizi tanıttık. Oradaki uzmanlarla tanıştım. Shostakovich’le tanışmış olan kişilerle, hatta ailesiyle, oğluyla tanıştım. Sohbet ettik, röportajlar yaptık, dergilerde yayınlandı. Shostakovich’in etkilendiği diğer müzisyenleri inceledim. Mussorgsky, Wagner, ve özellikle Mahler. Benim müzik dünyamı çok zenginleştiren dönemlerdi.
Canan Aykent: “Büyük anlatılar” dönemi…
Metin Paksoy: Hâlâ günümüzde yeni şeyler dinlemeyi çok seviyorum. Yani yeni şeyler denemenin, dinlemenin sonu yok. Zamanında zaten kimselerin pek dinlemediği şeyleri dinlemeyi ve çalmayı severdim. Mesela işte 80’li 90’lı yıllarda davulcu Paul Motian’ın üçlüsü vardı. Güzeldi, çok seviyordum. Onun parçalarını, bestelerini deşifre etmiştim. O dönemler Belçikalı müzisyenlerden oluşan Kindred Spirits adlı bir grupta caz standartlarına getirdiğimiz özgün düzenlemeleri çalardık. Ayrıca İngiliz gitarist Tom Sweeney ve Kanadalı davulcu Gilles Robitailles ile bir üçlümüz vardı. Caz standartlarından özgür doğaçlamaya kadar geniş bir yaratıcı alanda kendi tarzımızda çalardık. Çok yaratıcı bir gruptu.
Sonra 2000’li yıllarda bilgisayar teknolojisinin ilerlediğini ve kendi evimde kayıtlar yapabileceğimi gördüm. Elektronik ve deneysel müzik ile daha çok ilgilenir oldum, o yönde çalışmalar yaptım. Klasik müzikle ilgili Andante Dergisi’ne yazılar yazdım. Ondan önce 90’ların sonundan 2000’lerin sonuna kadar da Jazz Dergisi’nde de yazdım. Bilgilerimi paylaşma konusunda her zaman çok istekli oldum.

Amerika’da üniversitedeyken, üniversite radyosunda programlar yaptım. Caz DJ’yi arıyoruz dediler. O zamana kadar caz DJ’leri, daha hafif, “easy listening”, “smooth jazz” gibi şeyler çalıyor. Ben Duke Ellington’lar, Thelonious Monk’lar çalmaya başladım, anlatıyorum bir taraftan da. Bir gün üniversite istasyonunun müdürü geldi, programlarını çok beğeniyorum dedi. Benim için o da ayrı bir tecrübeydi. İlk başladığımda çalacağım kayıtları nerede bulabilirim diye sordum. Arşiv burada dediler. Bir girdim dört duvar longplay. Hep orijinal baskı birçoğu. Böyle Riverside’lar, Prestige’ler, Thelonious Monk’lar, CBS, bütün Miles Davis’ler, her ne varsa, Duke Ellington’lar hepsinin albümleri. Özellikle 50’li yıllardan sonra longplay çıktıktan sonraki bütün basılan albümlerin hepsi var neredeyse. Hatta o yaz mesela Wynton Marsalis yeni bir albüm çıkaracaktı, Majesty of the Blues. Daha piyasalara, Down Beat’e falan gelmeden pat diye stüdyoda. Promotional copy diye göndermişler. Yani literatürün önüne geçtim, o derece. Bir yerde aslında o anda fark ediyorsun ki gündemi sen biçimlendirebilirsin artık.
Canan Aykent: Yurt dışındayken çalma ortamlarına nasıl girdin? Sonuçta bir network gerekiyor değil mi?
Metin Paksoy: Doğru tabii. O network’ü ben Belçika’da da istediğim seviyede bulamadım. Dediğim gibi işte 3 ayda bir konser vermek bana yetmedi. Türk olarak özellikle zaten çok ciddiye alınan bir müzisyen olmuyorsun orada. Hatta Belçika’da öyle bir şey var ki Valonlar Valonlar’ı tutuyor, Flamanlar Flaman’ları tutuyor. Aralarında bile anlaşamıyorlar. Caz dünyası dediğimiz ortam bile homojen bir dünya değil. Gruplar haline ayrılmışlar, sadece birbirleriyle çalıyorlar. Moral bozucu bir ortam.
O dönemlerde dediğim gibi beni bunaltan iki şeyden bir tanesi cazın gitgide akademikleşmesi ve öbürü de istediğim müzikleri yapamamaktı. Bir taraftan dedim ki eğer daha ciddiye alınmak istiyorsan o zaman bir şekilde akademik bir ortama gireceksin. Ve ben onca yıllık bir müzisyen olarak caz akademisine girdim Belçika’da. Ondan sonra orada bir baktım hocalardan daha çok şey biliyorum. Hatta bazıları sana ne öğreteceğiz bilmiyoruz dediler. Çalmaya başladık onlarla ve o programları bitirdikten sonra orada dersler vermeye başladım. Caz tarihi, doğaçlama, ensemble playing. Bu bahsettiğimiz alaylı durumundan okullu konumuna geçme imkânım doğdu. O andan sonra gerçekten tamamen sadece ilgilendiğim şeylerle uğraşmaya başladım.
2000’lerin ikinci yarısında Tom Sweeney ile deneysel müzikler yapmaya başladık. Elektronik doğaçlama, bilgisayarda tekrar manipüle edilen, granular synthesis, resynthesis teknikleri ile doğaçlamanın bir birleşimi. O dönemde de şöyle bir problem oldu. Caz müzisyenleri elektronik müzik dediler burun kıvırdılar, elektronik müzisyenler doğaçlama, caz dediler beğenmediler. Kimseye yaranamadım. Ve o anda dedim iyi ki bundan para kazanmaya muhtaç değilim. Çünkü hayatımda beni en çok tatmin eden çalışmalarım onlar oldu. Benim için çok önemli çalışmalardı ve kimse ilgilenmedi.
Canan Aykent: Duruyor mu o kayıtlar?
Metin Paksoy: Duruyor. Birkaç tanesini internete koymuştum. Zamanında MySpace Music diye bir şey vardı. Oraya sayfalarımı açmıştım. Fotoğrafçı İngiliz bir arkadaşın sergisi için müzik yapmıştım. Tamamen deneysel çalışmalarım vardı, canlı konserlerimden alıntılar vardı. Farklı farklı bölümlere ayırmıştım. Bir gün bir açtım kaybolmuş sayfa. MySpace, MySpace Music bölümünü lağvetmiş. Çöpe gitti. Ondan birkaç sene sonra YouTube’da daha uzun videolar konmaya başlandı. Onları biraz koymaya başladım. Birkaç yüz kişi dinledi, seyretti. Covid döneminde o sayfa da gitti. Benim en çok tatmin olduğum ama maalesef en çok unutulduğum dönem oldu.
Birlikte çaldığım genç müzisyenlere de aşılamak istediğim şey… hem müziği, hem de o kültürü bilmek lazım. Çünkü o anda çaldığının neler olduğu bilinciyle çıkıp çalıyorsun.
Canan Aykent: Ne elektronikçiler sevdi, ne cazcılar, ikisinin arasında kaldım dedin ya, bilmediğim için soruyorum, daha sonra sanırım yapıldı böyle şeyler.
Metin Paksoy: Tabii, sonra benzer şeyler yapılmaya başlandı ama ben bunu 20 sene önce yaptım. Yani böyle oluyor bu işler yapacak bir şey yok. O dönemde sadece doğaçlama ile sınırlı kalmamak için bir tane concert band, bir tane de caz big band’e üye oldum. Haftada birkaç kere onlarla çaldık. Konserler verdik. Daha düzenli bir konser dönemine girdim. Daha çok big band swing müziği çaldık. Ama güzeldi çünkü big band’in başında Amerikalı, Glenn Miller Orkestrası’nın devamı sayılan Jazz Ambassadors diye bir grubun tromboncusu Scott Rumery vardı. O orkestranın başına geçtiği gün ben gruba girdim. Güzel konserler verdik o dönemlerde. Festivallere katıldık. Scott, gruptan ayrılmaya karar verdiği zaman beni çağırdı. Seninle küçük bir quintet yapalım dedi. Onunla çaldım bir dönem. Hatta 2015’te birlikte Nardis’te de bir konser verdik. O dönemlerde Türkiye’ye geldikçe Ankara’daki eski müzisyen arkadaşlarla buluştuk, Nardis’te konserler verdik.
Canan Aykent: Peki sonra ne oldu her şey iyi giderken?
Metin Paksoy: Aslında çok da iyi gitmiyordu. O dönemde Türkiye’de ailemizde vefatlar oldu, babamı, kayın validemi kaybettik. Bizim için çok ağır oldu. Tam o dönemde covid oldum. Covid döneminde pıhtı attı ciğerime, ölümden döndüm. Belçika’da ne kadar yalnız olduğumuzun farkına vardık. Birisine bir şey olsa, Türkiye’de başına bir şey gelse gidemeyeceğiz. Bizim burada başımıza bir şey gelse ö kimse gelemeyecek. Bir de Belçika da 30 sene öncesinin Belçika’sı değil. Hayatımızda bir değişiklik yapmamız şart dedik ve Türkiye’ye dönmeye karar verdik.

Canan Aykent: Şimdi çalışmıyorsun.
Metin Paksoy: Çalışmıyorum, emekli olunca orada da çalışmayacaktım, burada da çalışmıyorum. Seçeceksek, yani emekli olacaksam zaten çalışmayacağım bir ortama gidecektim. O yüzden bir yerden sonra en makul olan şey en azından birkaç seneliğine bile olsa Türkiye’ye bir dönelim, kendimize gelelim, sağlığımıza kavuşalım tekrar, sonra bakarız diye düşündük
Canan Aykent: Ne kadar oldu döneli?
Metin Paksoy: 4 sene oldu.
Canan Aykent: Doğru mu yapmışsınız? İyi bir karar mı?
Metin Paksoy: İyi bir karar olduğunu şimdi çok iyi anlıyoruz. Çünkü buraya geldiğimizde şu anda seninle böyle oturup, gelip konuşacağım bir ortam olacağını bile düşünmüyordum. Bir insanın gelip de ilgileneceğini, benim hikayemi dinlemeyi isteyecek olan birini bulacağımı bile düşünemiyordum açıkçası. Şu anda benim için çok ilginç bir deneyim. Arkadaşlarım, Sibel biliyordu döneceğimi. İlk döndüğümüz zaman Cafe Bien’de söylüyordu. Gel seni Ankara’daki müzisyenlerle tanıştırayım dedi. Ankara’da kimseyi tanımıyordum.
Canan Aykent: Tabii artık nesiller değişti.
Metin Paksoy: Hem nesil değişti hem de benim tanıdığım müzisyenlerin neredeyse hepsi İstanbul’da. Ama Cafe Bien’de gerçekten Sibel sayesinde Ankara’daki müzisyenlere tanıştım. O şekilde Yunus Muti ile tanıştım. Türkiye’nin en iyi ve en doğru çalan caz gitaristlerinden biri. Hacettepe caz bölümü hocalarıyla tanıştım, onlarla konserler verdim. Ayrıca Cem Aksel ile yıllar sonra tekrar görüştük, onunla çalmak her zaman çok keyifli. Yunus ve Didem Muti bir süre sonra Ahzuita’yı açınca davet ettiler. Cazın ciddi bir sanat dalı olarak algılanması konusunda çok emekleri var, harika bir çift.
Canan Aykent: Artık Ankara’daki ortamların içindesin. Çalmanın yanı sıra hatta caz tarihi de anlatıyorsun, değil mi?
Metin Paksoy: İki dönem Ahzuita’da yaptım. Geçen sene ODTÜ’de, ODTÜ Caz Topluluğu’nun üyelerine yaptım. Aşağı yukarı 10 hafta süren bir program. Caz tarihini başından bugüne kadar getiriyorum. Çok keyifli oluyor benim için. Belçika’da da yapmıştım ama o zamanlar Belçika’da bu kadar kaynaklarım yoktu. CD’lerim vardı onları dinletiyordum. Şimdi YouTube’dan videolar buluyorum, projeksiyon yapıyoruz. Görsel olarak da daha eğlenceli hale gelebiliyor. Müzisyen olan, olmayan insanlar da geldi dinledi. Hepsi gayet olumlu şeyler söyledi.
Ahzuita’da ayrıca özel temalar üzerine oluşan konserler verdik. Duke Ellington, Gershwin, Cole Porter, Thelonious Monk, Sonny Rollins gibi önemli müzisyen ve bestecilere ayrılmış konserler düzenledik. Çok ilgi gördü. Uzun yıllar sonra Ankara’ya dönmek de ayrı bir duygu. Birikimimi yeni nesil genç müzisyenlerle paylaşmak çok keyif verici. Sadece notalar değil, aynı zamanda zengin bir kültür söz konusu. Birlikte çaldığım genç müzisyenlere de aşılamak istediğim şey bu. Yani hem müziği, hem de o kültürü bilmek lazım. Tüm bunları bildiğin zaman kendin bu noktaya varıyorsun. Çünkü o anda çaldığının neler olduğu bilinciyle çıkıp çalıyorsun. Oturup üç tane klişe öğrenip hatta onlara lick mi diyorlar, pattern mi diyorlar ne diyorlarsa, nefret ettiğim kelimeler.
Bu işin doğru yapılmasına her zaman önem vermiş bir insanım ve burada onu yapabilme imkânım var.
Günümüzdeki caz eğitimiyle ilgili önemli problemler görüyorum. Artık akademilerde de dünyada da bunu görüyorum. Niye bütün caz müzisyenleri aynı sound’da tınlıyor diye videolar çıkmaya başladı. Caz eğitiminde bilgiyi küçük parçalara bölüyorlar. Hap gibi yutturuyorlar ve senden bunları tekrar birleştirip çıkartmanı istiyorlar.
Caz müziği öyle bir şey değil. Caz müziği, benim çocukluğumdan, genç yaşımdan beri öğrenmeye çalıştığım şekilde, o kültürü edinmekle mümkün. Daha Amerikan kültüründen önce New Orleans’ta Fransız kültürü de vardı. Niye vardı? Etkileri nelerdi? Başka hangi etkiler vardı? Cazın kökenlerinden bahsederken, olay, sadece köle, zenci, siyahlar da zenciler de kendi müziklerini çalmışlar değil. Bir yerlerden gelinmiş. İletişim olmuş, kaynaşmalar olmuş. Müzisyenlere bu müziğin nasıl bir dünya görüşü ile örtüştüğünü de anlatmak gerekiyor. Olabildiği kadar yakınlaşacak bir şekilde, sadece teknik olarak değil, ruhunu bir şekilde yansıtacak şekilde yaparsın.
Uzun sözün kısası, buraya dönmekten pişman olmamamın sebebi çok farklı tarzlarda müzik yapmama olanak sağlayan ortamlar bulabilmem. Ahzuita bunların başında geliyor. Bu yılın başından beri Ezgi Demirel ve Öncü Kökyayan sayesinde New Music Space’de Belçika’da yaptığıma benzer deneysel şeyler yapmaya başladım. Fakat şöyle söyleyeyim. Ahzuita’da 40 kişi 35 kişi için çaldığım şeyler de keyif veriyor ama burada 20 kişi bile beni dinliyorsa aynı derecede keyif alıyorum. Çünkü bu insanlar pür dikkat seni dinlemeye geliyorlar. Oturup böyle arkada fon müziği gibi eğlenmeye gelelim demiyorlar.
Başka mekânlar var burada. Teklifler geliyor çalmıyorum. Çünkü öyle ortamlar olmadığını biliyorum. İsimlerini telaffuz etmeyeceğim, çoğunluktalar. Eğer seçebiliyorsam, bir muhtaçlık yoksa en büyük avantajını şu anda görüyorum. Çünkü gerçekten sırf çocuklara bir faydam olsun diye bir de kendim de özlediğim için ODTÜ’de big band’e girdim, çalıyorum.
Amatör olarak başlayanlar var, bazıları gruplar kurdular. İstanbul’da genç yarışmayı kazandılar. AKM’de konser verdiler. Fusion yapıyorlar, hevesliler, müziklerini ilerletmeye yönelik çalışmalar yapan insanlar. Ben onlara ne kadar destek olabilirsem o kadar mutlu oluyorum.

Aynı şekilde Selami Baysal, Ulaş Özdemir, Eyüp Efe Nurlu, Yağmur Yılmazlar gibi pırıl pırıl çocuklar gittiler İstanbul’da genç caz yarışmalarında ödüller kazandılar. Sibel nasıl ki, ben Metin’le başladım bu caz serüvenine ya da belayı kim açtı başıma diyorsa, uzun vadede Ulaş, Selami gibi insanların zamanında Metin Paksoy diye biri vardı, ondan da çok şey öğrendik demesi bana yetiyor. Şu anda beni en çok tatmin eden şeylerden birisi o. Daha fazlasına da çok ihtiyacım yok. Kendi yaptığım müziği de tabii aktarmayı isterim. Fakat şurada kurduğum bu ilişkiler benim için çok önemli. Çünkü bu işin doğru yapılmasına her zaman önem vermiş bir insanım ve burada onu yapabilme imkânım var. İnşallah da devam eder.
Canan Aykent: Umarım devam eder. Çok teşekkür ederim.
Metin Paksoy: Ben teşekkür ederim.
■
Canan Aykent’in diğer yazıları
Dark Blue Notes’ta röportajlar
Metin Paksoy Instagram
■
Tanıklıklar
Yunus Muti (Müzisyen, işletmeci)

Bu ifadeyi genelde Cem Aksel için kullanırlar ancak enstrüman farkından ve gerçek bir hak edişten dolayı söylüyorum: Metin Paksoy Türkiye’nin en genç saksafoncusudur. Pek çok alanda giriş seviyesinin çok üzerinde bilgilere sahip olmakla kalmayıp kendini güncel tutan, belli alanlarda da titizlikle derinlere inen bir müzisyen, besteci, müzik yazarı. Müzikal estetiğiyle ve de konuları analojilerle ele alış biçimiyle dinleyenin ruhuna ve zihnine faydalı etkinlikler icra etmektedir.
Metin Paksoy’u ilk defa Ankara’daki bir Sibel Köse konserinde dinledim. Çalışını çok beğendim fakat daha önce hiç görmediğim biri olduğu için çok merak ettim ve direkt konser sonrasında tanışmak için yanına gittim. Orda anladım ki kendisi bi otuz sene kadar Türkiye’de değilmiş. Hatta gitmeden önceki çevresi, cazın şu anki önemli isimlerimlerinden oluşuyormuş hatta ve hatta bir kaç değerli ismin caza başlama sebebiymiş sevgili Paksoy. O tanışma ardından aylar geçti, biz tadilatı bitirip ahzuita’yı açtık. Metin Paksoy bir gün biz yokken ‘’Kim evimin yanına caz klüp açtı!?’’ diyerek girmiş ahzuita’ya. Sonra beni ve Didem’i görünce yaşadığı şaşkınlık ve rahatlama hala espri konusudur. Anladım ki; Metin Paksoy otuz sene önce ahzuita’nın yanındaki Tekdal Apartmanı’nda yaşarmış ve bütün caz hikayesi de eski Çevre Sokak civarında filizlenmiş.
Konser çıkışındakinin aksine yollarımızın ikinci kesişiminde saatlerce konuşup heyecanla tanıştık. Geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan sayısız rastlantı ve paralellik keşfettik hikayelerimizde o gün. Bir yanda Metin Paksoy’daki ciddi bilgi birikimi, bunu aktaracak sistem ve heves, diğer yanda ünden çok gerçekliğe ihtiyaç duyan caz severler olunca, kesişen yollarımız aynı yöne döndü Metin abiyle.
Caz Talks konseptinde her pazar bir araya gelerek caz tarihiyle 12 haftada günümüze geldik. Caz Talks ile benzer kronolojide önemli müzisyenleri ve stilleri konu alan konser serileriyle caz tarihini bir nevi kendi içimizde uygulamaya soktuk. Ahzuita’nın zamanla artan ve gelişen genç müzisyen fertleri ile de harmanlanan Metin Paksoy Project, Ankara’daki müziğin nesiller arası özelliğine dair güzel bir örnektir. Umarım uzun yılar gençlere öğretmeğe ve gençlerden öğrenmeğe devam eder.
Selami Baysal (Müzisyen)

Metin Paksoy ile ilk defa Ankara’ya geldiğim yıl, konservatuvarda birinci sınıftayken bir Duke Ellington projesinde beraber çaldık. Aynı zamanda bu benim Ankara’da çaldığım ilk konserdi. Sonrasında Ahzuita’da daha çok vakit geçirip sohbet etme ve birbirimizi daha yakından tanıma fırsatımız oldu.
Bir süre sonra Ulaş’la birlikte Metin abiyle bir trio kurma fikrimiz oluştu. Hem onun bestelerini hem de daha serbest, doğaçlamaya açık müzikler çalabileceğimiz bir proje yapmak istedik. Bu fikrimizi Metin abiye söyledik ve böylece Metin Paksoy Trio projesi ortaya çıktı. Benim için bu proje, çaldığım diğer konserlerden ve içinde bulunduğum gruplardan biraz daha farklı bir yerde duruyor. Müziğin nereye gideceğinin her zaman belli olmadığı, birbirimizi dinleyerek ve anlık fikirlerle müziği şekillendirdiğimiz çok keyifli bir proje. Bu özgürlük ve birlikte bir şeyler keşfetme hissi benim için çok değerli.Metin abiyle müzik yapmak ve onu daha yakından tanımak benim için çok güzel bir deneyim oldu. Onunla aynı sahneyi paylaşabildiğim için çok mutluyum.
Ulaş Özdemir (Müzisyen)

Metin Paksoy ile Ahzuita’da gitar çalıp Radiohead söylerken parçayı bilmesi üzerine bir sohbet ile tanıştım. Sonrasında kontrbas çalmaya başlayınca birlikte müzik yapmak istedik ve çeşitli caz müzisyenleri beste gecelerinde sahne aldık. Devamında bizlere Ornette Coleman’ın müziğini aşıladı, sevdirdi ve Metin Paksoy Trio olarak free caz ve besteler üzerine çalmaya başladık. Metin abi ile müzik yapmak her defasında benim için çok öğretici bir deneyim oldu. Enerjisi, yaklaşımı ve donanımıyla her zaman sıkılmadan vakit geçirebileceğim bir insan. Bence sahnedeki insanlar arasındaki ilişki müziğe kesinlikle yansıyor. Bu yüzden de Metin abi ile çalmak, çalışmaktan çok keyif alıyorum.



