Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    ARDINDAN: 2025

    Müzik, rezilyans ve tüm kıvrımlarıyla 2025

    Deniz TaşarBy Deniz Taşar20 Aralık, 2025
    Deniz Taşar

    Dark Blue Notes, müzik dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Müzisyen ve multidisipliner sanatçı Deniz Taşar, 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.

    ■

    Benden 2025’e geri dönüp bakmam istenince heyecanlandım. Yıl sonları, doğum günleri, bu tip özel ve senelik döngüler, olan bitene uzaktan bakıp bir analiz yapabilmek için hep çok iyi gelir bana. Her ne kadar, bazı analizlerin sonucu çok keyifli olmasa da zor yılların ardında da vardır bir şekilde kutlanacak şeyler…

    Mesela, zor bir yıla rağmen hayata aynı hevesle tutunabiliyor olmak, geleceğe heyecanlanmak veya sadece, bir şeyleri atlatmış veya atlatmakta olabilmenin gururu. Rezilyans, yani. Benim için bu seneyi ve ne yazık ki birçok seneyi özetleyen kritik kelime bu oldu diyebilirim. Kişisel hayat, ülke gündemi, global olaylar ve tabii ki müzik piyasasının hali… Her alanda sınandım, çoğumuz sınandık. Böyle yıllar en dönüştürücü olanlar oluyor, o süreçten bir şekilde başı dik çıkabildiğinizde kendinize daha da fazla saygı duyuyor, gideceğiniz rotayı daha sağlam çizebiliyorsunuz. Rotanız kendinizi akışa bırakmak bile olsa, güçlü dalgaların içinde var olabilmeyi öğrenmiş yeni versiyonunuzla yolculuğun tadını daha iyi çıkarabiliyorsunuz. Yanlış anlaşılmasın, kötü bir sene geçirmedim. Böyle bir laf birçoklarına haksızlık olurdu. Bu sene genele bakıldığında gayet iyi bile kalıyor. Sadece şunu gördüm; bu bir yıl bana bir senede yaşamak için fazla gelmiş. Yorulmuşum.

    Aralık en sevdiğim aylardan biridir, fakat sanki sırtımda koca bir yılı da taşıyormuşum gibi. 2026’nın psikolojik başlangıcına çok ihtiyacım var diyebilirim. Bu yazıda, çok kişisel bir yerden, bu bir yıl nasıl geçti, müzik bunun neresindeydi, elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım. Merak etmeyin, bu giriş gibi karanlık bir yazı olmayacak. Size de kendi yılınıza yeni bir gözle bakmak için vesile olması ümidiyle.

    Seneyi evimizde hissettiğimiz Bova ve Nardis konserleriyle açmıştık. Bir caz kulübünün sıcaklığını başka kaç yerde bulabiliriz bilmiyorum. Yıl boyunca farklı sıklıklarda sahne aldıkça gözlerinin içine bakarak şarkı söylediğim birçok yüzle karşılaştım. İlgiyle dinleyen herkesin müziği böyle bir tutkuyla yapmaya devam etmemde bir katkısı olduğunu söyleyebilirim.

    Bir önceki sene çıkan albümümün ardından yeni sözler, şarkılar yazılmaya başlandı ve senenin ilk vokal kaydını bir projede featuring sanatçı olarak yaptım. Mart’a gelmiştik bile ve ben arabama atlayıp Alican Bekoğlu ve Berk Feyiz’in New York’taki ekipleriyle hayata geçirdikleri Lhodos Project’in ilk EP’si için yazdığımız parçanın vokal kayıtlarını yapmak üzere Kenan Doğulu’nun stüdyosuna, “karşı”da bir yalıya gittim. Boğaz’dan geçen gemileri seyrederken kanal kanal ses topladık. The Last Drop, önümüzdeki sene yayınlanmasını beklediğim ilk işlerden olacak. Şarkının ismini albümüm OVERFLOWING’e bir gönderme olarak koymaları, sözlerde albümümde beni “taşmaya” iten duyguları aktarmamda çok yardımcı oldu. Bu anlamda da tatlı bir paslaşma yapmış olduk.

    Bu kaydın o stüdyoda yapılması hoş bir detay. Müzik için, genç müzisyenler için bu denli büyük bir pop yıldızının kendi alanını açıyor olması takdire şayan. O gün denk gelmedik ama senenin sonlarına doğru Kenan Doğulu’yu ve onunla sahne alan birçok dostumu, ülkenin en etkileyici sahnelerinden biri olan Harbiye Açıkhava’da ilk kez seyrettiğimde beni çok duygulandıran bir şey yaşadım. Binlerce dinleyici, her telden insan, ortak noktaysa, müzik. Çoğumuzun çocukluğu, gençliği, birçoğunun bugünü, yarını o tanıdık şarkılar. Hit üzerine hit yüzümüze savruluyor ve her defasında “bu şarkıyı da biliyorum” diye şaşkınlıkla neşeleniyorum. Ve bir an yabancılaştım olduğum noktaya ve hepimize bir uzaktan baktım. Tüm seyirci, telefonlarının ışığını yakmış, tamamen anda, bir sağa bir sola salınarak şarkı söylüyor. Koca bir bütün gibi. Her zaman bir aradaymış gibi. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Uzun zamandır insanımızı böyle bir sevinçle, keyifle bir arada görmemişim. Sesimizi hep ters gidenlere, haksızlıklara, adaletsizliklere çıkarmamız gerekmişti çünkü ve şu anda sadece coşkuyla şarkılar söylüyorduk. “Hak ettiğimiz yaşam bu” diye düşündüm, uzaktan bizi izledim ve sonra ana geri döndüm.

    Dünya Kadınlar Günü’nde çok özel bir konser verdik Salon İKSV’de. Harika bir Sista Sound organizasyonuyla birçok kadın şarkıcı, şarkı yazarı bir araya geldik ve ortaya müthiş bir kutlama çıktı. Sista Sound ekibiyle kız kardeşliğimizin iyice güçlendiği bir sene oldu zaten 2025; yılı kaparken bir de özel proje tasarladık kendileriyle Akbank Caz Festivali için.

    Hem baharı getirmiş hem de festivalden söz etmişken, Dünya Caz Günü’nde Spotify bana bu sene en çok dinlediğim sanatçıları sormuş. Listemde her zaman olduğu gibi Aaron Parks, her daim dinlediğim ikonik albümü Invisible Cinema’yla yine yerini almış. Ne mutlu ki yine Akbank Caz Festivali, kendisini Little Big projesiyle ağırladı bu sene ve bizler muazzam bir performans izledik.

    Kendisini ve ekibi yakalamışken plak ve CD’ler de imzalattım tabii ki ve bu anılar evimin en sevdiğim köşesinde yerlerini aldılar. Invisible Cinema benim seyahat albümüm, içinde Travelers diye bir parça olması da manidar. Ne zaman bir yola çıksam kulağımda döner durur ve ben bir noktasında uyuyakalmış olurum. Dolayısıyla albümün ilk yarısını hep daha fazla dinle(yebil)diğimi söylemek uygun olacaktır. Bu sene de farklı olmadı. Antalya’ya, Çanakkale’ye Eskişehir’e konserlere giderken de, kuzenlerimle Yunanistan’a araba yolcuğu yaparken de, Budapeşte’de yaşayan arkadaşımı görmek için uçağa atladığımda da hep bu albüm vardı yanımda. Bu soru bana sorulduğu sıralar, Ezra Collective’den God Gave Me Feet for Dancing dinliyormuşum. Adını buraya yazarken bile zihnimde Yazmin Lacey’nin sesinden şarkıyı duyabiliyorum ve kıpraşmaya başlıyorum. Müziği belki de en çok dans ederken dinleyen biri için ne uygun bir seçim!

    Ve tabii ki Cleo Sol, kendisi bu yılı benimle okulda, duşta, arabada, her an her yerde beraber geçirdi. Yumuşacık tonu hayatımın birçok sıradan anını büyülü bir olaya dönüştüren bir soundtrack oldu.

    Bu sene çok röportaj verdim, hatta bazı röportajları veremedim çünkü yoğundu gerçekten hayat. En keyifli sohbetlerden birisi, Tolga Ünsün ile Joy Jazz’deki programı Caz’ın Kadrajı için gerçekleşti. Anlatacak ne çok şeyim varmış, sığdıramadık konuları ve iki bölüme yayıldık.

    Tüm bunlar olurken, Ocak’tan Haziran’a kadar ben, çoğunlukla yüksek lisansımı yaptığım Sabancı Üniversitesi’nde iki arkadaşımla paylaştığım atölyemde resim yapmaktaydım. Ne kıymetli bir tesadüftür ki üçümüzün müzik zevki birbirine uyuyor ve biz bazen çalışırken bazen partilerken bangır bangır nefis müzikler dinleyebiliyoruz. Bu sesler sohbetimize, düşüncelerime, sanatıma sızıyor, üretimlerime yeni bir pencereden bakmamı sağlıyor.

    Yaz geldiğinde ekibimle yola düştük ve Eskişehir Replik Pub’da bir konser verdik. Turnelemek ne zor şey. Turnelemenin kendisinin zor olmasından bahsetmiyorum, bunun zor olup olmadığını bilemeyecek kadar turneleyememekten söz ediyorum. Bağımsız ve ufak kitlesi olan, özgün ve alternatif müzik üreten sanatçılar için sahneler ve imkanlar o kadar kısıtlı ki. Her sene olduğu gibi yeni yıl için dileğim yine ekibimle daha çok gezebilmemiz, çalabilmemiz. Ama buna da şükür, en azından birkaç şehir gezebildik ve her yeni mekânda tazelendi motivasyonum. Haziran’da canlı canlı Air dinleme keyfi yaşadık. Evimin hemen yanında, bir sürü şahane ekibin sahne aldığı Gezgin Salon Festivali’nde, Bodrum’a kaçmadan müziğe doyduğumu, özellikle lise yıllarımda ufkumu açan ve sahne almaya yeni başladığım dönemde bolca söylediğim Air parçalarını canlı dinlerken mest olduğumu söyleyebilirim.

    Ağustos’un heyecanı, bağımsız müzisyenlere alan açan DasDas’ın Avludaki Sesler etkinlik serisi dahilinde verdiğimiz harika konserdi. Ayrıca bu dönemde, uzun zamandır ortak işler ürettiğim, Anıl’ın Anıl Şallıel & Friends ve 166 Days projeleriyle Çanakkale’de Özgürlük Parkı’nda, Blind’da ve Nardis’te şahane konserlerimiz oldu.

    Yazın bir sinemada yeniden gösterime giren Whiplash’i yakaladım ve filmi daha önce görmemiş kuzenimle ben de ilk kez izliyor gibi aynı hevesle yeniden seyrettim. “Böyle şey mi olur!” demeden tadını çıkarabildim bu kez. İlkinde bu hisler biraz gölgelemişti sinematik zevki. Müzikle ilgili filmler izlemek her zaman çok zevkli oluyor ama zaten her film benim için müzikleriyle öne çıkıyor.

    Kuzen ve müzik demişken, bir diğer kuzenim Melisa harika bir viyola sanatçısı olarak kendini geliştirmeye, giderek ailedeki rol model müzisyenimiz olan babası Ant’ın müziğe disiplinli ve duygulu yaklaşımını sürdürmeye devam ediyor. Ve Mert, benim gibi hem sanatçı hem tasarımcı hem müzisyen bir başka kuzenim. Bu sene, on altı yıl aradan sonra, kendisiyle yeniden birlikte sahneye çıktık!

    Mert, ben henüz liseyi yeni bitirmişken beni o dönemki rock grubuna “günü kurtarmak” için vokal olarak çağıran ve hızla yakaladığımız uyum sebebiyle beni birden rock barlarda ekibiyle sahne alan birine dönüştüren o kişi. Profesyonel müzisyenliğe kendisiyle adım attım anlayacağınız. Ve bunca zaman sonra, bir arkadaşının kendi mekânında vermemizi istediği bir konser daveti üzerine bir repertuvar oluşturup sahne almaya karar verdik. “Şarkı söylemeye bunlarla başladım” diyebileceğim türden, özlediğim, sevdiğim çok eski şarkıları akustik bir duo performansla sahneledik ve bu sayede, prova bahanesiyle bolca kaliteli vakit geçirdik. Bu repertuvar bende üretmek, kendini anlatmak, müzikte yeni alanlar keşfetmek gibi odaklandığım konulardansa, şarkı söylemenin saf coşkusunu tazeledi. Bazen insan, en sevdiği şey işi haline geldiğinde, en basit hazları unutabiliyor. Bu güzel bir hatırlatma oldu bana.

    Gençlikte, çocuklukta, müziğin hayatımdaki yeriyle ilgili en güçlü bir diğer yeniden canlanma ise Bant Mag.’ın “Beni Bu Şarkılar Mahvetti” sohbeti sayesinde oldu. Eylül ayının sonunda, Bina’da yaşanan ve unutulmaz bir Akbank Caz Festivali gecesinde Sista Sound sunumuyla sahneyi Özge Ürer, Kamucan Yalçın ve Ana Flavia’yla paylaştığım, Özge’yle tüm diskografilerimizden seçtiğimiz parçalarımızı yeni bir bakışla çaldığımız konserden hemen önce, yine festival kapsamında bir üst katta yer alan bu konuşmada çocukluğuma daldık ve benim hayatıma damga vurmuş şarkılarla karşılaşmalarımı, onların bende yarattığı değişimi ve dönüşümü anlattım. Bu konuşmaya hazırlanmak ve parçalar seçmek zor ve zevkli bir süreçti ve ben hayatı bölümlerine müzik sayesinde ayırdığımı, geçmişi müzik yoluyla hatırladığımı fark ettim.

    Eylül bunlardan ibaret değildi ve dolu dolu geçti. 2020 yılında dahil olduğum İpek Yolu Şarkı Defteri (Silk Road Songbook) sanat projesi, seneler içerisinde “devam eden proje” olarak Çin ve Kanada’da sergilenmiş olsa da nihayet bitmiş haliyle Buffalo, New York’ta izleyiciyle buluştu.

    İstanbul’da projenin kitap lansmanını 18. İstanbul Bienali’nin paralel etkinliği ”kızgınlığı(nı/mızı) konuşalım öyleyse” sergisinin içinde, proje için yazdığım Yeni İyi parçasının performansı ve yayınevi sahibi Yasmeen Siddiqui ile gerçekleştirdiğimiz sanatçı konuşmasıyla kutladık. Bu eserin benim için çok kritik bir yeri var. Bu süreç, müzisyen kimliğimin sanatçı kimliğimle kesiştiği ve beni görsel sanatlar yüksek lisansı yapmaya iten adımlardan bir tanesi. Sanatçı ve akademisyen Arzu Özkal ve Millie Chen pandemide bana ulaşıp projeden bahsettiklerinde çok etkilenmiştim, sizlerin de incelemesini ve işin en yakın zamanda İstanbul’da da izleyiciyle buluşmasını çok isterim. Çin, Kırgizistan, Özbekistan ve İran’dan lokal müzisyenlerin ve Türkiye’den de ben ve Adem Gülşen’in yer aldığı bu görsel-işitsel yerleştirmede tarihi İpek Yolu’nu günümüzden bir bakışla ziyaret ediyorsunuz. Kitaptaysa her şehrin hikayesini ve şarkı sözlerini bulabilirsiniz.

    Ayrıca Bienal gibi piyasanın nabzını tutan bir sanat etkinliğinde müzik ve müzikal performansın kendine bu denli yer bulması çok hoşuma gitti. Buna, en etkileyici bulduğum eserlerden biri olarak, Külah Fabrikası’nda sergilenen Claudia Pagès Rabal’ın Beş Savunma Kulesi adlı işini örnek verebilirim.

    Eylül’de İstanbul’da taşan kültür-sanat organizasyonlarına yetişmek mümkün değil ama elimden geleni yaptım, buna en çok da bir sürüsünün içinde yer almak vesile oldu.

    Adalar’da Caz festivalinde bir başka ortak çalışmalarda bulunmayı çok sevdiğim Berke Köymen & The Timebenders ile Büyükadadaki Taş Mektep’te sahne aldık. Mekân ve etkinlik kadar, soundcheck’e yetişmeye çalışırken, öncesinde, tanışmalarına vesile olduğum ve benim de müzik ve dans sayesinde tanıştığım dostlarımın nişanına katılmak, oradan bir vapurla güzel İstanbul’u seyrede seyrede müzik dinleyerek adaya ulaşmak da büyüleyiciydi. Ayrıca bu, senenin en tatlı günlerinden biriydi. Dilerim çok mutlu olsunlar.

    Seneyi başlatan Lhodos Project kaydını, yine aynı ay, ekibin İstanbul’a gelmesiyle, bir konserle kutladık ve parçamızı ilk kez birlikte, canlı canlı ve seyirci önünde çaldık. Ben de konserlerime devam ettim tabii.

    Yine bir Bova gecesi, mekânın ekibiyle sabah 8’e kadar müzik dinleyip eski zamanların o serseri ruhuyla sabahlayarak geçti. Tekrar çalışmaya başlayan metroya doğru yürürken zihnimde, sabah 6 sularında bir barda bangır bangır çalan şarkım Beraber Yüzelim ile, elimizde içkilerimiz, dans ederek, hep bir ağızdan parçayı söyleyişimiz oynamaya devam ediyordu.

    Adeta bir beraberlik ayı olan Eylül’de Anıl’la birlikte bir televizyon programına katılışımız, biraz da orada sohbet edip müzik yapışımız, benim bir yandan okulumun başlaması, ben tüm bu olaylar arasında dev çantalar hazırlayıp adeta turneye çıkarcasına evimden kampüse, yurt odasına, oradan sahnelere, oradan bir arkadaşıma, kuzenime, başka bir sahneye, tekrar yurda, arabaya, derse… sürüklendim durdum ve tabii ki tüm görevlerimi bitirdiğim saniyede hastalanarak zoraki bir dinlenişe teslim oldum. Neyse ki hızlı atlattım, gücümü topladım ve kendimi Ekim ayına attım.

    Ekim’de iki parçamız yayına girdi. Evet, bunlar da birer iş birliğiydi ve birçok ortak çalışmada olduğu gibi bu şarkılarda da huzurlarınıza rap yaptığım kimliğimle çıktım. Daha önce birlikte Jump Out the Loop’u yayınladığım Şiir!’in yeni albümünde yer alan Yıldızlar, belki de ilk kez hiçbir yere sığınmadan, bir açık bulmadan, dümdüz Türkçe rap yaptığım bir iş. Benim için yeni bir tavır, merak ediyorum nasıl buluyor dinleyenler.

    Bir diğeriyse daha önce Explanation’da bir araya geldiğim Londralı rapçi Syf of Talking Knots’ın prodüktör homieunculus ile ortak EP’sinde yer alan These Walls. Burada da rap var ama başka şeyler de var. Daha melankolik, tanıdık ama yine yeni bir yerdeyiz. Denk gelmediyseniz mutlaka dinleyiniz.

    Ve tabii ay boyunca izlenen Akbank Caz Festivali konserleri. Aaron’dan söz etmiştik, bir konserden daha bahsetmek isterim. İmzaladıkları CD’lerini Little Big’in yanına koyduğum – çünkü birbirlerine arkadaşlık edeceklerdir – Chief Adjuah ve ekibini seyretmek, Chief’in – eski adıyla Christian Scott – tasarlayıp icat ettiği yeni enstrümanları duymak ve bunun arka planını dinlemek gerçekten özel bir deneyimdi. Hikâye anlatıcılığı, müzisyenlik, üretim, araştırma, geçmişle kurulan bağ… Bu konser, bir konserin ötesindeydi bence. Konserlerden beklediğim bir şey değildir bu ama beklediğimden fazlasını bulmak ve performans sonrası saatlerce ekiple sohbet edebilmek, ne seviyede bir müzisyen olursanız olun benzer dertler ve hayaller paylaşıyor olduğunuzu, müzisyenlik yoluyla hızlıca bağ kurabildiğinizi, ortak bir dil konuştuğunuzu görmek, yine ara sıra karamsarlaşan müzisyen yolculuğuna ilaç gibi gelen deneyimlerden biriydi.

    Buna çok benzer bir hissi, Ekim sonunda annemin doğum gününü kutlamak üzere gittiğimiz Bologna’daki Cantina Bentivoglio’da yakaladım. Gerçek doğum gününden iki hafta erken olduğu için annemi gafil avlayan bu kutlamada ailemi, önce girişteki restoranında güzel bir yemek yemek, sonrasında da alt kattaki sahnesinde lokal bir caz kuartet dinlemek için şehrin köklü bir caz kulübüne getirmiştim.

    Her yerin şarap şişeleri ve sohbetle taştığı, leziz yemeklerin ve güler yüzün olduğu bu sıcacık kulüp müziğin başlamasıyla enerjik bir hal aldı. Kendimizi kaptırmış, ekibi dinlerken ne ara “ara” olduğunu anlayamadık. Sigara içmeyen biri olarak o sigara molaları esnasındaki muhabbetleri kaçırdığıma yakındığımdan kapının önüne çıkmış babama eşlik etmek üzere ben de bir nefes almaya dışarı çıktığımda babamın çoktan müzisyen ekiple koyu bir muhabbete daldığını, laf lafı açınca da onlara benim de bir müzisyen olduğumdan bahsetmiş olduğunu fark ettim ve birlikte konuşmaya başladık. Bir kısmı İtalyan, bir kısmı yabancı, Bologna’da yaşayan bu ekibin İstanbul ve İstanbul’daki caz ortamına, mekanlara hâkim olduklarını görmek beni şaşırttı ve çok sevindirdi. Birçoğu İstanbul’a konser için gelmişti ve burayı çok sevmişti. Olması gerektiği gibi.

    Ara bittiğinde yerlerimizi aldık, şaraplarımızı tazeledik ve kendimizi yeniden müziğe bıraktık. İlk parçada gitariste soloyu bırakan ekibin lideri sahneden inip yanıma geldi ve “Bizimle bir şeyler söylemek ister misin?” diye sordu. Hiç düşünmeden “Tabii ki!” dedim. Dünyada bu kaç alanda yaşanıyordur bilmiyorum ama caz gerçekten bir başka! Her ne kadar kendi özgün müziğimin peşine düşmüş ve tür olarak zaman zaman cazdan uzaklaşan işler üretiyor olsam da bu kültürden geliyor olmak, bu dünyaya ait hissetmek çok değerli. Birkaç parça sonra beni çağırdılar ve yanlarına çıktım, ilk yaptığım şey, “Böyle bir risk almanız çok cesurca, ya şarkı söyleyemiyorsam?” deyip gülmek oldu. “On the Sunny Side of the Street, F, one, two, and one, two, three, four” ve başladık. Bu kadar basit işte. Ortak duygu, ortak ritim, ortak dil, ortak repertuvar, ortak deneyim. Seyirci ve ekip beni bir parçayla bırakmadı, bir süre sahnede kaldım, tebrikleri kabul ettim ve neredeyse hiçbir konserimi kaçırmayan ve beni müziği bu kadar seven biri olarak yetiştiren aileme de böyle özel bir günde en güzel hediyeyi vermiş oldum.

    Kasım ve Aralık büyük bir hızla, okulda artan yoğunluk, tezimin ne üzerine olacağına dair endişeler, direnç egzersizleri ve Işıl Çalışkan’la BirGün TV’de yayınlanan ve çok içime sinen bir sohbetle giriş yaptı.

    Seneyi yavaş yavaş kapatırken yine Nardis ve Bova sahnelerinde bulduk kendimizi. Önümüzde heyecanla beklediğim bir Müze Gazhane konseri, 25’inde son bir Bova ve 28’inde Ataşehir’de gerçekleşecek bir yılbaşı konseri var.

    2025’in ikinci yarısında, giderek hızlanan aylar boyunca vakit buldukça yeni albümümü hayal etmeye başladım. Daha çok başında olsam da nasıl bir yöne doğru gitmek istediğimi bulduğum, yazmaya, içimi dökmeye, üretmeye hevesli bir noktaya, bu anlattıklarım sayesinde gelebilmeyi başardım.

    Bu sene müzikle en çok buluştuğum yer İstinye-Tuzla arası otoyolda yaptığım araba yolculukları ve sonra onu “sollayan” spor salonları oldu. Bu senenin bana kattığı en güzel şeylerden biri spor yapmak için uyguladığım disiplin ve ortaya koyduğum istikrardı. Hayatımın diğer tüm alanlarına da sızmasını bekliyorum. Bunun en büyük motivasyonlarından biriyse spor salonuna indiğimde dünyadan, dertlerden kopup, sadece bedenime odaklanıp beni besleyen müzikler dinlediğim, tamamen bana ait bir alanımın olabilmesiydi. Hareket ettikçe daha çok müzik dinledim, müzik dinledikçe daha çok hareket ettim, zaten bu yıl en çok dinlediğim isimlerden bazıları Doechii, Dua Lipa ve Kendrick Lamar’dı. Hepsinin kendine ait bir ateşleyiciliği var.

    Gerçi, müzik durduğunda da durmuyor aslında. Ben sesi kapadığımda içimden devam ediyorum. Durdurulamayan bir parçam bu. Dışarıdan değil, içerden gelen bir şey ve bu sene onunla yeni bir ilişki kurmuş gibi hissediyorum. Her yeni yayınımla giderek büyüyen çalma listem #denizmirildanirken’e bakıyorum ve gurur duyuyorum. “Yazdığım her söz, söylediğim her şarkı” artık üç saat on iki dakika boyunca durmadan akabiliyor. İlk albümümü kaydedeli on sene oldu bu Kasım ayında. Bazen unutuyoruz bunların ne kıymetli olduklarını. Çünkü ortam doğal haliyle izin vermiyor bunların tadını çıkarmaya, müziğe odaklanmaya, kendini geliştirmeye. Bunu yapabilmek için kendi nefes alanlarımızı kazıp çıkarmamız gerekiyor.

    Biz müziğe tüm bu hikayeler, derinlik ve güzellikle bakarken sansür, baskı, haksızlık bir koldan, ifşalarla iyice yüzümüze çarpan eşitsizlik, şiddet, taciz, güç zehirlenmeleri bir yandan çekiştirdi bizi. Yapay zekanın ürettiklerini çalma listelerimizden temizlemeye çalışırken her mekanizma gibi platformların nelere hizmet ettiklerini sorgulamak durumunda kaldık. Kimilerinin harekete geçecek gücü vardı, kimilerininse hala umudu… Gelişen teknolojileri bir amaç haline getirmeden, araç olarak kullanabildiğimizde rahatlayacağımızı düşünüyorum. Bir insanın yaşamından damıttığını taklitle çalışan sayısal bir sistemde bulamazsınız. Her yerden sıkıştırılan bağımsız müzik can çekişiyor. Ve bu esnada bile harika mamullerini vermeye devam ediyor. Bu, sanatın, yaratmanın, ifadenin, birliğin gücüdür. Fakat hiçbir şey böyle bir yoklukta uzun ömürlü olamaz. İyi müzikler, özgün sesler, yaratıcı fikirler, içten hikayeler için izleyicinin her zamankinden çok sahip çıkması gerekiyor müziğine. Müziğe, müzisyene değer veren mekanlara biletli seyirci olarak gitmek, bağımsız, yerel müzisyenini konserlerine giderek, müziğini dinleyip paylaşarak, varsa albümlerini, merch’lerini alarak, yanında olduğunu hissettirerek desteklemek şart. Çünkü çember daralıyor ve her yerden tehdit altında kalmış bu piyasa bu gidişle körelecek, daha da küçülecek ve kararacak.

    Ben ara sıra düştüğüm bu kuyudan arkadaşlarımın, meslektaşlarımın üretimlerini, sahnelerini takip ederek çıkıyorum. Çok yakın zamanda gittiğim, şarkı yazarlığına hayran oldığum Dilan Balkay’ın Salon’daki lansman konseri mesela veya sesini duyunca tüylerimin diken diken olduğu Ezgi Alaş’ın Bova’daki sıcacık performansı… Birbirimizle aynı dönemde üretiyor, sahne alıyor olmamız öyle kıymetli ki, çok şanslıyız. Birbirimizde güç bulmak, ilham bulmak, yetenekli dostlarımla sahne paylaşmak, müzik üretmek tüm zorlukları anlamlı kılıyor.

    Ekibim, Adem, Orhan ve Onur’la (ve tabii ki her daim yardımımıza koşan ve ekibimizin bir parçası olan Barış ve Berke’yle) bir seneyi daha omuz omuza devirebilmek, onlarla yeniden stüdyoya kapanmanın ve yeni kayıtlar almanın hayalini kurmak çekilebilir kılıyor tüm belirsizlikleri, endişeyi.

    Demin de bahsettiğim gibi, ben kendime bunları düşünebilmek, sıfırlanabilmek için alanı, senenin ikinci yarısında beni içine çekmeye başlayan ve son çeyreğinde artık başka sorumluluklarımı aksatmak pahasına da olsa önceliklendirdiğim sporla açabildim. Bir şeye yeni başlamış birinin naif, çocuksu heyecanıyla bunları buraya yazıyorum çünkü unutmak istemiyorum bunun ne kadar iyi geldiğini. Kendimi, zihnimi, bedenimi önceliklendirmenin kıymetini. Ve o anlarda dinlediğim müzikler sayesinde uzun zamandır yapmakta zorlandığım bir şeye yeniden kavuştum; düşünce akışıma, bir nevi, “boş duruşuma”. Ve bu sayede beni çok zorlayan ve yoran bir seneyi güçlenerek, ilham toplayarak ve ümit bularak kapatabiliyorum.

    2026 yeniden bir albüme giriştiğimiz, umuyorum ki bolca üretip, bolca sahne aldığımız, kendimizi beslediğimiz, yenilendiğimiz, müziği, müzisyeni ve bunlara değer veren tüm mekân ve oluşumları kutladığımız bir yıl olsun. Ve koca bir yılımı benden dinleyerek buraya kadar gelen okura da selam olsun.

    Deniz Taşar

    ■

    Ardından: 2025 dosyası
    Deniz Taşar Instagram
    Deniz Taşar Spotify

    Ardından: 2025 Deniz Taşar
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous Article2025’te bir konser kaydıyla keşfettiğim ses
    Next Article 2025’in ya da yüzyılın ‘ardından’
    Deniz Taşar
    Deniz Taşar

      Müzisyen, multidisipliner sanatçı

      Related Posts

      Devran dönüyor

      29 Aralık, 2025

      Dünden bugüne, bugünden yarına

      29 Aralık, 2025

      Türkiye’de Müziğe Tutunmak

      29 Aralık, 2025
      Yazarlar
      Kimiz?

      Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

      DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

      Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

      İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

      Yazıların telifi yazanlara aittir.

      Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

      Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

      Reklam: [email protected]

      Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

      Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

      Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

      Kanalı Görüntüle