Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    ARDINDAN: 2025

    Müziğin, yolun ve zamanın içinden

    Mustafa Cem ÜnalBy Mustafa Cem Ünal22 Aralık, 2025
    Mustafa Cem Ünal

    2025’i başka türlü uğurlayalım istedik, müziği hayatının merkezine koyanlara, müzisyenlere, yazarlara, organizatörlere, işletmecilere, dinleyicilere, söyleyeceklerinin muteber olacağına inandığımız kişilere başvurduk; bitmek üzere olan yıldan kendilerine kalanı, kendilerinden başkalarına kalanları, 2025’i müzikal açıdan nasıl geçirdiklerini yazmalarını rica ettik. Yazar MUSTAFA CEM ÜNAL bizi kırmadı, 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.

    ■

    2025 benim için bir geçiş yılıydı — ne tam bir başlangıç, ne de kesin bir son. Daha çok, iki ölçü arasındaki kısa bir duraklama gibiydi: nefes almak, dinlemek ve duyduklarımın aslında ne anlama geldiğini tartmak için ayrılmış görünmez bir zaman dilimi. Dış dünyanın karmaşası, haberlerin yıpratıcı gürültüsü, gündelik hayatın mekanik tekrarları bir yanda; öte yanda kulaklığı taktığım anda devreye giren o başka evren. Bu yılın ritmini belirleyen, şehirlerin temposundan çok içimde akıp giden sessiz ritimler oldu.

    Artık müzik benim için bir arka plan değil, günün omurgası. Her sabah işe giderken kulaklığı taktığım anda şehrin sesleri geri çekiliyor; yerini piyanonun çekingen ama kararlı tuşesi, saksofonun bir anlık nefeslenmesi, davulun “buradayım” diyen vuruşları alıyordu. İnsan, farkında olmadan yürüyüşünü bir şarkının temposuna uyduruyor, bakışını bir melodinin duygusuna göre ayarlıyor. Belki de bu yüzden, 2025’in en doğru özeti şudur benim için: caz, hayatımda bir tür sessizlik sanatı hâline geldi. Gürültünün içinden yalnızca esas olanı süzüp gösteren, fazlalıkları kibarca dışarıda bırakan bir sanat.

    Bu yılın önemli duraklarından biri, Kerem Görsev Trio konseriydi; davulda Ferit Odman, kontrbasta Volkan Hürsever. Üçlünün arasındaki kimya, yıllardır süren bir birlikte çalma hâlinin getirdiği o derin uyumu taşıyordu. Salonun ışıkları kısılıp ilk nota duyulduğunda, gündelik hayatın bütün fazlalıkları bir anda arka plana itildi. Görsev’in piyanosunda hem geçmişin nostaljisi hem bugünün kırılgan gerçekliği vardı; Ferit Odman’ın davulu, zamanın nabzını sakin ama kararlı bir şekilde tutuyor, Volkan Hürsever’in kontrbastan yükselen tonları, müziğe hem sıcaklık hem de ağırlık kazandırıyordu.

    Üç müzisyenin sahnede kurduğu iletişim, sözcüklere hiç ihtiyaç duymayan bir diyalog gibiydi: bakışlarla, mikro hareketlerle, ufak gecikmelerle, beklemelerle örülen bir konuşma. Seyirci tamamen sessizdi fakat o sessizlik, cansız bir boşluk değil; yoğun ve neredeyse elle tutulur bir dikkat hâliydi. Her solo, diğerinin bıraktığı yerden devralınan bir cümleye dönüşüyor; davulun küçük bir vurgusu, kontrbasın minik bir kayışı, piyano cümlesinin yönünü değiştiriyordu. Müziğin aynı anda hem kırılgan hem dirençli olabilmesi, cazı benim için hâlâ eşsiz kılıyor. O akşam sahnede yalnızca iyi icra edilmiş parçalar değil, zarafetin kendisi vardı. 2025’in sert, köşeli, yorucu gündeminde bu zarafet, insanın üzerinde bir süre daha kalmak isteyen yumuşak bir battaniye gibi durdu.

    Bambaşka bir gecede, Hermanos Gutiérrez konserinde, zamanın büküldüğünü hissettim. İki kardeşin gitarlarından çıkan ses, sınırları olmayan bir coğrafyanın müziği gibiydi. Latin Amerika’nın toprak tonlarını, western filmlerinin tozlu yollarını, modern yalnızlıkların sessizliğini ve yollarda geçen hayatların ağırlığını aynı melodide toplayan bir tını… Parçalar ilerledikçe sahnede çalınanların bir konserden çok, uzun bir yol hikâyesine dönüştüğünü fark ediyorsun. Dinleyici, o hikâyenin neresinde durduğunu bilmeden kendini içine bırakıyor. Gutiérrez kardeşlerin müziğinde söz yok ama her notanın sırtında küçük bir cümle taşıdığı hissi var. Bu da 2025’in genel hâliyle uyumluydu aslında: çok şeyin anlatıldığı ama çok az şeyin gerçekten söylendiği bir yılda, kelimesiz bir müziğe daha çok güveniyorsun.

    Yılın bir başka özel anı, Glen Hansard konseriydi. Hansard’ın sahnedeki varlığı, müzisyenliğinden bağımsız olarak bile insanda tuhaf bir yakınlık uyandırıyor. Sanki yıllardır tanıdığın ama bir türlü oturup konuşamadığın bir arkadaşın nihayet karşına çıkması gibi. Elinde gitarı, sesi hem kırık hem güçlü. Şarkıları, alternatif/folk çizgisinde gezinen, rock’ın enerjisiyle sokak müzisyenliğinin çıplak samimiyetini birleştiren bir damar taşıyor. Parçalarında teknik bir gösterişten çok, duyguyu doğrudan iletme isteği var; gitarın gövdesi, sesi kadar önemli bir enstrümana dönüşüyor.

    Hansard, her şarkının arasında küçük hikâyeler anlatıyor; bazen Dublin sokaklarında çaldığı günlerden, bazen hayatının başka dönemlerinden, bazen de hiç tanımadığın ama bir yerden tanıyormuşsun hissi uyandıran insanlardan söz ediyor. Anlattığı hikâyelerin çoğu sıradan gibi: iş, aşk, şehir, yorgunluk, tesadüfler… Ama tam da bu sıradanlık, onu bu kadar yakın kılıyor. Alternatif müzikle kurduğu dünya, müziği türlerin içine hapsetmeden, daha çok duygu tonları üzerinden okuyan bir yerden konuşuyor. Onu sahnede izlerken “caz” kelimesi aklıma gelmedi belki ama cazda sevdiğim şeylerin bir kısmını, burada başka bir formda bulduğumu hissettim: risk alma cesareti, kusursuzlukla ilgilenmeyen ama samimiyetten taviz vermeyen bir tavır ve her şeyin merkezine dinleyiciyle kurulan dürüst bağı koyan bir yaklaşım.

    Bu yılın benim için en özel duraklarından biri de Tuluğ Tırpan ve Şenay Lambaoğlu’nun aynı sahneyi paylaştığı konser oldu. Bu konser, iki farklı ifadenin -enstrümantal derinlik ile sözlü anlatımın- birbirine nasıl yaslanabileceğini gösteren çok iyi bir örnekti. Tuluğ Tırpan piyanosunun başına geçtiğinde sahnede hemen hava değişiyor. Onun müziğinde klasik eğitimin disiplinini, cazın özgürlüğünü ve bu coğrafyanın melodik hafızasını aynı anda duymak mümkün. Minimal bir motifi tekrar tekrar işleyerek büyüten, sonra beklenmedik modülasyonlarla bambaşka bir duygunun kıyısına taşıyan bir anlatı kuruyor. Her parça, içinden başka parçalar doğurabilecek bir potansiyel taşıyor.

    Bu dokunun içine Şenay Lambaoğlu’nun sesi girince, o potansiyel ete kemiğe bürünüyor. Lambaoğlu sahnede yalnızca şarkı söylemiyor; her parçayı küçük bir monolog, kısa bir içsel yürüyüş gibi sunuyor. Sözlerin Türkçe oluşu, dinleyiciyle kurulan bağı daha doğrudan kılıyor. Tuluğ’un piyanosunun çizdiği melodik alan, Şenay’ın sesine hem bir zemin hem de bir karşı-hikâye sunuyor. Bazen piyano önden gidiyor, vokal onu yakalıyor; bazen vokal duyguya öncülük ediyor, piyano geriden gelip o duyguyu çerçeveliyor. İkisi arasındaki bu müzikal diyalog, konseri sadece “parçalar peş peşe çalındı” düzeyinden çıkarıp tek bir uzun hikâyeye dönüştürüyor.

    O gece salonda otururken, sahnedeki bu ortaklığın 2025’in ruhunu iyi özetlediğini düşündüm: tek başına taşıması zor duygular, paylaşıldığında anlam kazanıyor. Tuluğ Tırpan’ın piyanoda kurduğu köprülerle, Şenay Lambaoğlu’nun kelimelere yüklediği ağırlık ve yumuşaklık, cazın bu topraklardaki karşılığını da görünür kılıyordu. Batı armonisiyle Anadolu’nun melodik kırılmaları, modern şehir yalnızlığıyla eski zamanların kalabalık duyguları aynı sahnede buluşuyordu. 2025’te yaşadığım bütün içsel gelgitler, o gece iki müzisyenin arasında gidip gelen görünmez bir top gibi sahnede dolaşıyor gibiydi.

    Bütün bu konser deneyimleri, yıl boyunca yaptığım seyahatlerle iç içe geçti. Macaristan, Çekya, Slovakya, Almanya’da Dresden, Avusturya, Ege’nin sakin adalarından Midilli ve Kafkasya’nın kıyısındaki Bakü… Her şehir, kendi sesini taşıyordu. Budapeşte’de akşam saatlerinde tramvayların sesi, Tuna kıyısında yürürken uzaktan gelen akordeon nağmeleriyle karışıyordu. Arada köprü üzerinde, belki iki ampulden bozma bir ışığın altında, elinde kemanıyla birkaç ezgi çalan genç bir sokak müzisyeni beliriyordu; yüzünü tam seçemesen de müzik, şehrin hafızasına kendi cümlesini ekliyordu.

    Prag’da, tarihi bir pasajın içinde eski caz plakları satan küçük bir dükkânda Duke Ellington’ın bir kaydı dönüyordu; dükkân sahibi, 70’lerini geçmiş bir adam, “Bazı plaklar sadece müzik değil, hava değiştirir” demişti. Dışarı çıktığımda sokaklarda bu cümlenin yankısını görür gibi oldum. Eski kentin taş döşeli meydanında, köşeye konuşlanmış bir sokak piyanisti, kalabalığın ortasında Autumn Leaves’e benzeyen ama tam da o olmayan bir şey çalıyordu. Yan tarafta genç bir grup, kontrbas, saksafon ve davulla adeta “cep boy” bir caz kulübü kurmuştu. İnsanlar önlerinden gelip geçiyor, kimisi kısa bir an durup başıyla ritim tutuyor, kimisi sadece gülümseyip devam ediyordu. Prag’da cazı sadece plak dükkânlarının içinde değil, kaldırım taşlarının üstünde de duydum.

    Dresden’de bulduğum küçük bir plak mağazasında Coltrane’in Crescent albümünü elime aldığımda, sanki yalnızca bir albüm değil, geçmişten bugüne uzanan bir tüneli tutuyormuşum gibi hissettim. Çekya ve Almanya arasında gidip gelirken fark ettim ki, bazı şehirler mimarisiyle değil, sokakta yankılanan tek bir melodiyle hafızanda kalıyor. Bir melodinin nerede başladığını, hangi binanın köşesini döndüğünde kaybolduğunu hatırlıyorsun; şehir haritasını müzikle çiziyorsun.

    Midilli’de gün batımını izlerken dalgaların ritmiyle kulaklıkta çalan bir caz parçası birbirine karışıyordu. Deniz, hi-hat kadar sabırlı; rüzgâr, saksafon kadar dalgalıydı. Sahil boyunca yürürken, bir tavernanın önüne yerleştirilmiş, hafif akortsuz ama inatla çalınan bir gitarın sesini duydum. İçerideki küçük gruptan biri, şarkının ortasında kısa bir solo denemesi yapıyor; belki hiçbir zaman bir albüme girmeyecek ama o akşama ait, biricik bir an yaratıyordu. Sokak müzisyenlerinin adı yok, afişi yok, sosyal medya hesabı yok ama sesleri şehrin atmosferine ince bir not gibi ekleniyor.

    Bakü’de ise müzikle kurduğum ilişki başka bir katmana geçti. Şehrin parlak ışıkları, geniş bulvarları ve petrol zenginliğinin yarattığı tuhaf modernlik duygusu arasında dolaşırken, bir plak dükkânında kendimi beklemediğim kadar uzun süre oyalanırken buldum. Rafların arasında gezerken elime önce bir Chet Baker plağı geçti; o kırıla kırıla akan trompet tonu, narin ama inatçı melankolisiyle benim için hep geceye ait bir sesti. Hemen yan raflarda ise Joaquín Rodrigo’nun gitar konçertolarının yer aldığı bir plak duruyordu; bestelerindeki İberya güneşi, Bakü’nün hafif rüzgârlı akşamına karıştı. İki plağı da aldım. O mağazadan çıkarken elimdeki poşet, aslında şehirle aramda yeni bir bağ taşıyordu: Bakü artık sadece gördüğüm değil, dinlediğim bir şehirdi ve bu iki plak, o şehre ait kişisel bir hatıra defteri gibi zihnime yerleşti.

    Aynı günün akşamında, Kız Kalesi’nde karşıma genç bir sokak müzisyeni çıktı. Genç adam kemanıyla hem yerel melodilere hem de tanıdık şarkıların kırık dökük cover’larına giriyor; bir şarkının ortasında aniden doğaçlama bir solo deniyordu. Etrafında toplanan küçük kalabalık, kimsenin planlamadığı mini bir konserin parçası oldu. Orada, Chet Baker plağının kağıt torbada hışırdayan sesiyle sokak sanatçısının gitarının sesi üst üste bindi. O an, şehirle, müzikle ve yol hâliyle kurduğum bağın ne kadar organik olduğunu hissettim.

    Bakü’de bir gece, otel balkonundan şehre bakarken kulaklıkta dönen hip-hop aromalı caz parçalarıyla şehir ışıkları arasında tuhaf bir senkron gördüm: ritim ile manzara birbirine uyum sağlıyor, beat’ler sanki sokak lambalarının yanıp sönmesine göre ayarlanıyordu. Müziğin sadece kulakta değil, gözde ve bedende de karşılık bulan bir deneyim olduğunu hissettim. Günler sonra eve döndüğümde, Chet Baker plağını pikaba koyduğumda, trompetin ilk notasıyla birlikte o balkon gecesi yeniden açıldı. Rodrigo plağını dinlerken ise, İspanya gezisi ve Deniz Gezmiş’in vasiyeti aklıma geldi. Sonrasında da Bakü sokaklarında dolaşırken hissettiğim o uzak-ama-yakın duygunun devam ettiğini fark ettim. Plaklar, şehirleri yalnızca hatırlatmakla kalmıyor; zamanın dışına taşan bir ortak hafıza yaratıyordu.

    2025 boyunca en çok caz ve hip-hop caz dinledim. Bu iki dünyanın birbirine ne kadar yakın olduğunu gördükçe, türlerin öneminin azaldığını, asıl belirleyenin duygunun kendisi olduğunu fark ettim. Makaya McCraven’ın ritimlere yaklaşımı, Yussef Dayes’in groove’ları, Ezra Collective’in enerjisi… Her biri cazın 21. yüzyılda nasıl yeniden bedenlendiğine dair işaretler taşıyordu. Meshell Ndegeocello’nun The Omnichord Real Book albümü, cazın sınırlarının hâlâ tahmin ettiğimizden çok daha geniş olduğunu kanıtlıyor; elektronik dokular, spoken word’e yakın vokaller ve alışılmadık armonik yürüyüşler, cazın hâlâ “bitmemiş bir cümle” olduğunu gösteriyor.

    Bu albümlerle birlikte, klasiklerin de yeri hiç eksilmedi. Bazen günün yorgunluğunu atmak için Miles Davis’in In a Silent Way’ini açıyor; bazen John Coltrane’in Crescent ya da A Love Supreme kayıtlarıyla gecenin içine dalıyordum. Bir yandan da Madlib’in beat’leri, Kamasi Washington’un genişleyen evreni, Alfa Mist’in şehir yalnızlıklarını seslendiren armonileri hep kulak mesafemdeydi. 2025’te müziği türlere göre değil, içsel ihtiyaca göre kategorize etmeyi öğrendim. “Bugün hangi türü dinlesem?” sorusunun yerini “Bugün hangi duyguyla yüzleşmek istiyorum?” sorusu aldı.

    Bu yıl, caz dünyası bazı büyük ustalarını kaybetti. Al Foster’ın ölüm haberi geldiğinde, caz davulunun kalp atışlarından birinin sustuğunu hissettim. O, sık sık ön planda olmayı tercih etmeyen ama çaldığı her projede müziğin yönünü derinden etkileyen bir müzisyendi. Miles Davis’le, Herbie Hancock’la, Joe Henderson’la olan kayıtları, caz tarihinin omurgasını oluşturan çalışmalardan. Onun davulunda, zamanın sadece ölçülmediğini, aynı zamanda esnetildiğini, büyütüldüğünü, bazen de daraltıldığını duyarsın.

    Andy Bey’in zamansız sesi artık yalnızca kayıtlarda yaşayacak. O sesi ilk duyduğumda, yıllar boyunca biriktirilmiş tüm kırılganlıkların ve bilgeliklerin aynı boğazdan süzülüp geldiğini hissetmiştim. Bey’in yorumlarında, şarkının sınırını aşan bir derinlik vardı; caz vokalinin “hikâye anlatıcılığı” yönünü belki de en içten şekillerden biriyle gösteriyordu. George Freeman’ın gitarı, Chicago sahnesinin sıcak ve samimi ruhunu taşıyordu. Onun gidişiyle, bir dönemin sokak kokusu, kulüp ışığı ve sahne dumanı biraz daha uzaklaştı sanki.

    2025, bu kayıplar üzerinden cazın zamanla ilişkisine daha çok kafa yorduğum bir yıl oldu. Cazda sessizlik bile müziğin bir parçasıdır; bu yüzden bir müzisyenin aramızdan ayrılışı, notaların tamamen susması anlamına gelmiyor. Tam tersine, o sessizlik yeni bir yoğunluk kazanıyor. Kayıtlar yeniden dinlendiğinde, o seslerin aslında hâlâ bizimle konuşmaya devam ettiğini fark ediyorsun. Belki de bu yüzden caz, ölümle bile tuhaf bir barış hâli içinde. Her gidiş, yeni bir dinleme biçiminin başlangıcı oluyor.

    Yılın ortalarına doğru müzikle ilişkim daha da derinleşti. Sadece “sevdiğim parçaları” dinlemekten çıkıp, dinleme eyleminin kendisini sorgulamaya başladım. Neden bazı anlarda yalnızca enstrümantal parçalara tahammül edebiliyorum da, bazı anlarda kelimesiz müziğe hiç gelemiyorum? Neden bazen bir solo, en samimi konuşmadan bile daha çok şey söylüyor? Geoff Dyer’ın But Beautiful’ında söylediği o cümle, aklımda yankılanıp durdu: “Caz, bir şeyin söylenemeyecek kadar doğru olduğunun kanıtıdır.” 2025 boyunca bu cümleyi defalarca hatırladım.

    2025’in sonunda geriye baktığımda, bu yılın belki de en önemli kelimesi “denge” oldu. Seyahatle eve dönüş, kalabalıkla yalnızlık, geçmişle gelecek, cazla hip-hop caz, sözle sessizlik arasında kurmaya çalıştığım bir denge… Müzik, bu dengenin hem terazisi hem de cetveli oldu. Bir parçanın içinde tempo değiştiğinde, armoni beklenmedik bir yere gittiğinde, solo ummadığın bir yönde ilerlediğinde bile müziğin kendi iç mantığına güveniyorsun. Hayatta da böyle olabileceğini düşünmek, insana tuhaf bir teselli veriyor: her şey kontrolden çıkmış gibi görünse bile, görünmez bir ritim hâlâ işliyor olabilir.

    Bir yandan da 2025, dünyada ekonomik krizlerin, savaşların, belirsizliklerin ve olası felaket senaryolarının gölgesinde geçti. Haber bültenleri giderek kararan bir gökyüzü raporu gibi; kur krizleri, enflasyon, siyasal gerilimler, savaş görüntüleri… Böyle bir atmosferde karamsarlığa kapılmamak neredeyse imkânsız. Fakat tam da bu yüzden, sanatın ve özellikle müziğin işlevi daha görünür hâle geliyor. Bir konser salonunda, farklı yaşlardan ve arka planlardan insanların aynı anda aynı notayı dinleyip aynı anda alkışlaması, aslında kırılgan bir umut sahnesi. Ekonomik grafiklerin, siyasi tartışmaların, kriz haberlerinin yapamadığı bir şeyi başarıyor müzik: bizi kısa bir an için bile olsa aynı düzleme yerleştiriyor.

    Müziğin dünyayı “düzeltme” gücü olduğunu iddia etmiyorum ama dünyaya katlanma biçimimizi dönüştürebildiğine inanıyorum. Bir Kerem Görsev Trio konserinde, bir Hermanos Gutiérrez gecesinde, Glen Hansard’ın çatlayan sesinde, Tuluğ Tırpan ve Şenay Lambaoğlu’nun aynı sahnede kurduğu köprüde hissettiğim şey, tam olarak buydu: karanlığa rağmen hâlâ paylaşabileceğimiz bir ses alanı var. Belki savaşlar son bulmuyor, ekonomik krizler bir gecede çözülmüyor ama sanat, insanın içindeki yıkımı onarmaya başlıyor. Dünyanın gidişatına doğrudan müdahale edemiyoruz; ama nasıl bir insan olacağımıza, karanlığın içinde neye sarılacağımıza karar verebiliyoruz. Ben 2025’te, bu kararı müzikten yana verdim.

    2026’ya yaklaşırken içimde beliren his, yalnızca umut değil, aynı zamanda merak. Bundan sonra hangi konser salonunda, hangi şehirde, hangi müzisyenin sahnesinin önünde kendimi bulacağımı bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: 2025 boyunca notaların, beat’lerin, melodilerin ve sessizliklerin bana öğrettiği bir şey varsa, o da müziğin yalnızca bir kaçış değil, aynı zamanda yüzleşme alanı olduğu. Gelecek yıl daha çok konsere gitmek, daha fazla canlı performansın ortasında kalmak, o anlık kolektif sessizlik ve coşku hâllerini daha sık yaşamak istiyorum.

    Belki 2025’in son sesi, Hermanos Gutiérrez’in gitarında yavaş yavaş kaybolacak; belki Tuluğ Tırpan’ın piyanosunda askıda kalmış bir akorun içinde eriyecek; belki de Glen Hansard’ın çatlayan ama vazgeçmeyen sesinde yankılanmaya devam edecek. Ama 2026’nın ilk sesi, büyük ihtimalle yine bir caz melodisi olacak. Çünkü bazı yolculukların bitişi yoktur, sadece yeni bir ölçüye geçilir. Ve ben, yeni yılın ilk gününde kulaklığımı takıp şehre karıştığımda, yine aynı şeyi düşüneceğim: Müzik, hayatın bize bıraktığı en dürüst aynadır. Bakmasını bilirsek, kendimizi daha net görmemizi sağlar.

    Mustafa Cem Ünal, Ardından 2025

    ■

    Ardından: 2025 dosyası
    Dark Blue Notes’da Mustafa Cem Ünal
    Mustafa Cem Ünal Instagram

    Ardından: 2025 Mustafa Cem Ünal
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous Article2026 Kavramlar Sözlüğüm
    Next Article Yarına umutla bakmak
    Avatar fotoğrafı
    Mustafa Cem Ünal
    • Instagram

    Müzik ve tarih tutkunu bir bankacı.

    Related Posts

    Devran dönüyor

    29 Aralık, 2025

    Dünden bugüne, bugünden yarına

    29 Aralık, 2025

    Türkiye’de Müziğe Tutunmak

    29 Aralık, 2025
    Yazarlar
    Kimiz?

    Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

    DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

    Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

    İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

    Yazıların telifi yazanlara aittir.

    Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

    Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

    Reklam: [email protected]

    Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

    Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

    Kanalı Görüntüle