Hatırlayalım; yasadışı müzik dinleme kültürünün zirve yapmasıyla beraber sektörün aradığı çareler cılız kalmıştı. Endüstri, kendi yasal ve dijital dinleme çözümlerini bulmaya çalışmıştı. Bunlardan en büyük ses getireni iPod’du elbette. iTunes Store üzerinden parçaların ve albümlerin satın alınacağı öngörülüyordu ancak bu da tam olarak çözüm olmadı. Zira, dinleyiciler yine yasadışı yollarla edindiği kayıtları da iPod’a aktarabiliyordu. İşte, başa döndük. O sırada bir mucize gibi ortaya çıktı Spotify. Talihin büyük bir şakasıymışcasına, tüm görkemiyle, Piratebay’in çıktığı topraklardan geldi: İsveç’ten.
Uygulama henüz pilot aşamasında bile değilken kurucuları şöyle düşünüyordu: İçini öyle içeriklerle doldurmalıyız ki reklam yerleştirmemiz kullanıcının tadını kaçırmasın.
Daha sonra müzik platformu kurmaya karar verdiler. Son olarak da plak şirketlerinin kapısını çalmaya başladılar. Hayır, elbette küçük plak şirketlerinin kapısını neredeyse hiç çalmadılar. En baştan çıtayı yükseğe çektiler. Kerli ferli plak şirketlerine gittiler. Hepsiyle özel anlaşmalar yaparak kataloglarını platformlarına dahil ettiler. Böylece doğdu “yasal” dinleme deneyiminin en güçlü platform sağlayıcısı.
Plak şirketleri dünden razıydı, müzisyenler ise olanı biteni seyretmekle yükümlüydü. Yıllarca işin telif kısmını farklı açılardan konuştuk sonra. En çok da müzisyene verilen telif oranını tartıştık. Ancak bir noktayı gözden kaçırdık: Biz, aslında hiç dinlemediğimiz müzisyenlerin gelirlerini sırtlanan milyonlarca insanız. Biz derken, pop ve R&B gibi telif gelirinin aslan payını üstlenen türleri dinlemeyen dinleyiciden bahsediyorum. Artık yasal yollarla müzik dinliyoruz ama bu, “bizim” dinlediğimiz müzisyenlerin gelirinin artmasına yardımcı olmuyor. Hatta işin açıkçası, müzisyenlerin gelirleri gün geçtikçe azalıyor.
Toplam dinleyicinin yüzde 35’i klasik müzik dinliyor
Yazının bundan sonraki kısmında “biz”, kendim de bu gruba dahil olduğum için “klasik müzik dinleyicileri” kümesini ifade edecek. Örneğin vuruculaşması için klasik müzik dinleyicilerini seçtim, zira aslında “gittikçe azaldığı” ifade edilen ama istatistiklere bakıldığında hiç de azalmadığını görebileceğimiz bir dinleyici kitlesi bu. Öyle veya böyle, inanın ya da inanmayın, klasik müzik dinleyicisi hala yaşıyor. Yaşaması bir yana, streaming platformlarında da kendini gösteriyor.

Kaynak aldığım ilk araştırmalardan biri, 2019 yılında klasik müzik streaming platformu IDAGIO’nun sponsoru olduğu ve MIDiA’nın gerçekleştirdği “The Classical Music Market: Streaming’s Next Genre?”(1) başlıklı geniş çaplı araştırmaydı. 6 yıl kadar önce gerçekleştirilen ancak niteliği ve kapsamı bakımından hala referans kabul edebileceğimiz araştırmaya göre klasik müzik dinleyicileri, toplam dinleyici havuzunun yüzde 35’ini oluşturuyor. Yetişkin dinleyicideki bu yüksek oran, bu yazının önemli referanslarından biri olacak. Bu arada, bir iki ufak not düşmekte yarar var; hedef pazarlara ve hedef müzik türlerine odaklanan bir araştırmada bu oranın bu kadar yüksek çıkması olağandışı değil. Hata payını birkaç puan geniş tutmak bence makul bir yaklaşım olacak. Fakat bu, klasik müziğin yüzde 10 gibi bir dinleyici oranına veya daha aşağıya düşmesini sağlamayacak bir hata payıdır muhtemelen. (2)
Peki, kim bu yüzde 35?
Biraz detaylı bakınca biraz tanıdık gelecek bir dinleyici profili bu: Ortalama yaşı 45.5 olan klasik müzik dinleyicilerinden bahsediyoruz. Bu dinleyici kümesinin yüzde 44’ü, 44 yaşının altında. %30’u ise 35 yaşının altında. 25-34 yaş arası dinleyicilerin ise yüzde 31’i, klasik müzik dinliyor. Etrafınızdaki sıkı klasik müzik dinleyicilerini şöyle bir ölçüp tartarsanız aslında bu araştırma sonuçlarında temsil edildiklerini görme ihtimaliniz fazla. Zira hiç değilse benim çevrem için gayet geçerli.
Streaming’i seviyoruz ancak şerh düşüyoruz
Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri de, klasik müzik dinleyicisinin streaming yoluyla müzik dinlemeyi çoktan içselleştirdiği. Klasik müzik dinleyicilerinin yüzde 46’sı (muhtemelen bu oran 2025 yılında daha da yükselmiştir) streaming platformlarını kullanarak müzik dinliyor. Streaming’i yüzde 40 ile radyo (klasik müzik dinleyicileri için hala radyo gerçekten önemli) ve yüzde 35’i ise CD gibi fiziksel formatlar takip ediyor. Streaming’i hayatına dahil eden klasik müzik dinleyicisinin, diğer müzik türü dinleyicilerine göre bu dinleme deneyimine daha fazla şerh düştüğünü de söylemek gerek.
En önemli sorun, büyük streaming platformlarının ana akım müzik türlerine daha çok alan ve mecra sunması. Bunu ifade eden klasik müzik dinleyicilerinin oranı, yüzde 25 seviyesinde. Yani aslında dinleyiciler bu platformları kullanıyor ancak her dört klasik müzik dinleyicisinden en az bir tanesi, kendi dinlediği müzik türünün streaming platformları tarafından görmezden gelindiğini ifade ediyor. Üstelik, bunu söylediği sırada klasik müzik dinleyicileri, streaming platformlarının havuzuna 141 milyon dolar civarında bir para akışı sağlamış bile. Bu rakam 2019 yılında böyleymiş, şimdi ne kadar olduğunu bilmiyoruz.

Diğer şerh ise elbette metadata konusunda büyük streaming platformlarının çuvallaması üzerine düşülüyor. “Dinlemek istediğim klasik müzik eserini streaming platformunda bulmakta zorlanıyorum” diyen dinleyicilerin oranı yüzde 18, “Bir eserin dinlemek istediğim kaydını (versiyonunu) bulmakta zorlanıyorum” diyen dinleyicilerin oranı ise yüzde 13. Ne var ki, klasik müzik dinleyicisi yine de streaming platformlarından uzaklaşmıyor. Zira günümüzün en yaygın müzik dinleme yöntemi bu. Ayrıca “yasal” olması da önemli bir faktör.
Madalyonun diğer yüzü: Telif gelirleri nasıl dağıtılıyor?
Klasik müzik dinleyicisini önce segmente ettik, sonra da streaming platformlarıyla olan iletişimlerini inceledik. Şimdi sırada bu yazıyı yazmama neden olan esas kavram var: Servet transferi. Müzik dinlemek için streaming platformları üzerinden harcadığımız paranın ve dinlediğimiz eserler için oluşturduğumuz telif gelirinin gittiği yer. Acaba bizim dinlediğimiz müziğin telifi başka bir müzisyenin cebine gidiyor olabilir mi?
Eh, şarkıdaki gibi “Olamaz mı? Olabilir!” elbette. Zira streaming platformları esasen bizim dinlediğimiz müzisyenlere doğrudan telif ödemesi yapmıyor. Aksine, tüm bu kocaman telif gelirini bir havuzda toplayıp, sonra dinlenme sayılarına göre, oransal olarak paylaştırıyor. Bu şekilde, tepedeki ilk 10, her şekilde gelirin aslan payını elde ediyor. Sizin ne dinlediğiniz önemini kaybediyor, siz sadece bu ilk 10’daki (hadi ilk 100’deki) müzisyenlerin banka hesaplarına teslim edileceği net bir telif geliri oluşturmuş oluyorsunuz. “Pro-rata” adı verilen bu telif ödeme yöntemi, aynı zamanda “kayıt ekibi” ve “yayın ekibi” için de havuzdaki payı ikiye bölüyor (3). Böylece ortaya kuş gibi bir dinleme geliri çıktığını görüyoruz. Özellikle bağımsız müzisyenler, alternatif türler ve klasik müzik ya da caz gibi köklü ancak dinleyicisi ve üreticisi inatçı türler için durum bu. Kaymak da kadayıf da platformların en sevdiği müzisyenlerin. Çünkü onlar, hızla dinlenebilen ve tekrar tekrar dinlenerek listeleri alt üst eden parçaların sahipleri.
Servet transferi: Dinlemediğimiz müzisyenin cebine giden gelir
Pro-rata modeli uzun süredir eleştiriliyor. Alternatif modeller kullanan platformlar olsa bile Apple Müzik, Spotify ve benzeri büyük platformlar bu modelden asla vazgeçmiyor. Chris Castle, Uluslararası Müzisyenler Birliği web sitesinde de yer alan makalesinde (2), özellikle sanatçıların streaming platformlarından gelir elde etmelerini sağlayan düzenlemelerin yetersiz olduğunu ifade ediyor. Bunu söylerken de streaming platformlarının telif ödemeleri için yeni bir model öneriyor: Streaming ücreti. Bu ek ücreti ise sanatçıların platformlara yarattığı katma değerin tazminatı olarak yorumluyor. Tüm bunları anlattığı yazısının sonlarına doğru ise “(..) icracı sanatçılar, en azından platformların piyasa değerine sağlanan değer transferi için dolaylı olarak telafi edilmiş olacaklardır; bu, denkleme şimdiye kadar dahil edilmemiş bir unsurdur.” diyor. (4)

Castle’ın “değer transferi” (transfert de valeur) olarak ifade ettiği kavram, pek çok yerde servet transferi anlamında da kullanılıyor. Müziği üreten ve icra eden müzisyenin hem platforma kattığı ve hem de platformun oluşturduğu telif gelirine katkıda bulunarak oluşturduğu “değer”in transferinden bahsediyoruz. İkisi de baştan sona maddi, ölçülebilir ve en önemlisi karşılığı ödenebilir değerler. Fakat elbette streaming platformları konuya pek de böyle bakmıyor.
Bir konçerto örneği: Adaletsizlik sürede başlıyor
Ancak gelin konuyu biraz daha netleştirelim.
Bir klasik müzik icracısı olduğunuzu farz edelim. Örneğin bir çellistsiniz. Yalnız hemen öyle Yo-Yo Ma veya Sol Gabetta falan olduğunuzu düşünmeyin. “Herhangi bir” çellistsiniz. Söz gelimi Schumann’ın Op. 129 Do Minör Çello Konçertosunu kaydetmek üzere bir orkestra ve bir şef ile birlikte stüdyoya girdiniz. Eserin dört bölümü var, yaptığınız kaydın toplam uzunluğu 23 dakika 36 saniye. Eser dört bölümden oluştuğu için toplamda elinizde 4 parça var. Bu dört parçanın her birinin toplam dinlenmesi üzerinden ücretlendirileceksiniz. Ancak gelirin biriktiği havuzda telifinizi paylaşacağınız ve kasadan aslan payını alacak popüler müzisyenlerin onlarca çalma listesine eklenen parçalarının her biri 3 dakikanın bile altına inmiş uzunlukta artık. 2 dakikayı test edenler var. Yani siz bir klasik müzik icracısı olarak bir tam eser kaydettiğinizde onların kabaca 10 şarkılık bir albümüne denk geliyorsunuz. Bu 10 şarkılık albümden 2 şarkı büyük çalma listelerine girerse o pop müzisyeni kendini kurtarmış oluyor. Sizin ise tek şansınız Classical New Releases çalma listesine girmek için ettiğiniz duaların karşılık bulması ihtimali oluyor. O da, çalma listesine girseniz bile sizden daha üst sıraya yerleştirilen 8, 10 hatta 15 dakikalık eser bölümlerinin ardından dinlenme sırasının size gelmesi ihtimaliyle ilişkili üstelik.
Eh, kolay mı? Servet transfer ediyorsunuz. Tüm bunlara hazırlıklı olmalısınız. Fikri mülkiyetiniz ve tüm emeğiniz streaming platformlarının elinde. Üstelik ne size ayrılan görünürlük imkanları onlarla rekabet edebilecek seviyede ne de sizi sıfırdan keşfedebilecek dinleyici sayısı onlarla rekabet edebilecek seviyede. Streaming platformları, eseriniz 30 saniye dinlendikten sonra eserinizi “dinlenmiş” kabul etmesine rağmen ödemeleri dengeli bir şekilde yapmıyor. Pastayı uygun dilimlere bölmek bu nedenle imkansızlaşıyor.
Böylece biz dinleyicilerin yarım saatlerini ayırarak dinlediği bir tam eserin geliri, havuzun içinde kayboluverip gidiyor. Ne aradığımızı kolaylıkla bulabildiğimiz ne de dinlediğimizi destekleyebildiğimiz streaming platformları, bizim paramızı ve bizim yasal dinlemelerimizi kullanarak müzisyenimize gitmesi gereken parayı başkalarının hesabına hiç gözünü kırpmadan yatırıveriyor.
Çözümü yok mu?
Var! Yani var da… Kim uğraşacak, kim yanaşacak? Bu konuda geliştirilen en önemli çözümlerden biri “Kullanıcı Odaklı Ödeme Yöntemi” (User-centric Payment System veya UCPS). Bunu da şöyle örnekleyelim; diyelim siz aylık 10 dolar ödediğiniz bir streaming platformuna üyesiniz. Bu platformdan bu ay 20 farklı müzisyen dinliyorsunuz. İşte bu 10 dolar, bu 20 müzisyen arasında bölüştürülüyor. Centre Nationel de la Musique tarafından Deloitte ile birlikte hazırlanan kapsamlı bir raporda UCPS’nin olumlu etkileri üzerinde duruluyor.
Raporun dokuzuncu sayfasında UCPS’in sektör paydaşları tarafından öngörülen etkileriyle ilgili yapılan vurgu, neden hala UCPS’e geçilmediğine dair önemli bir işaret: “Konuştuğumuz bazı paydaşlara göre, UCPS (Kullanıcı Odaklı Ödeme Sistemi), en üst sıradaki sanatçılara ve parçalara dağıtılan toplam telif hakkı miktarını azaltacak (mevcut tüketime dayanarak) ve bu nedenle müzikal çeşitliliği teşvik ederek, telif haklarını daha az bilinen sanatçılara ve türlere yeniden dağıtacak.” (5)
Peki ya bu kimin işine gelmeyecek? Öncelikle, örneğin Spotify’ın bundan çok çok uzun zaman önce masaya oturarak büyük anlaşmalar sağladığı dev plak şirketlerinin işine gelmeyecek. Sonrasında da Spotify ve diğer streaming platformlarının… Zira, bu yönteme geçmek, farklı hesaplama araçlarını gerektiriyor ve süreci “biraz” meşakkatli bir hale getiriyor.
Yani streaming platformları, sırf “canım, şimdi kim uğraşacak milyon abonenin dinleme verilerini inceleyecek bir algoritma üretmeye” diyerek aynı eforu, algoritmanın sizi kendi istediği parçalara yönlendirmek üzere harcadığı için, dinlediğiniz müzisyenin telif hakkını korumanız fırsatından sizi uzak tutuyor. Öte yandan, büyük plak şirketleri ve ismi listelerin üst sıralarında bulunan müzisyenler de tüm bu tartışmayı çok gereksiz buluyor. Çünkü onların hesabına telif gelirleri tak diye yatıyor. Onlara ne geri kalanlardan?
Cebinizden çıkanın hesabını sorabilme arzusu ve gücü
Her ay streaming platformlarına ödediğimiz onlarca liranın da, dinlediğimiz müzisyenin hesabına yatmayan her kuruşun da hesabını sorabilmek ise dinleyiciler olarak bizim özgürlüğümüz. Bu özgürlüğün hala elimizde olduğunu ise hesaba katmamız gerek. Bunu hesaba kattığımız zaman nasıl özgürleşeceğimizi, platformları nasıl dönüştüreceğimizi de konuşmaya başlayabileceğiz.
Bu arada, “biz” klasik müzik dinleyicilerinin hala CD ve plak gibi fiziksel formatlar ve radyo gibi geleneksel araçları kullanmaya yatkın olduğunu söylemiştim değil mi? Hani, olur ya, “Bensiz dönsün birader sizin streaming çarklarınız” dersiniz diye…
Dipnotlar ve kaynakça:
(1) https://www.midiaresearch.com/reports/the-classical-music-market
(2) Burada o paragrafı daha fazla uzatmadan eklemek istediğim kişisel görüşüm, araştırmanın çıkardığı yüksek oranla ilgili bir minik eleştiri. “Klasik müzik dinleyicisi” kümesinin çok geniş tutulduğunu düşünüyorum. İş yaparken “arkada çalsın” mantığıyla açılan ve kimin ne çaldığının da incelenmediği bir dinleme deneyimini “dinleyicilik” olarak ifade etmek, kümeyi beklenenden daha büyük çıkarabiliyor. Ancak yine de bu dinleyicinin de telif geliri oluşturması dolayısıyla bunun burada tartışılmasına çok da gerek yok sanırım.
(3) https://trolley.com/learning-center/so-how-exactly-do-streaming-services-calculate-royalties/
(4): https://www.fim-musicians.org/fr/making-the-case-at-wipo-for-streaming-remuneration/
(5): https://cnm.fr/wp-content/uploads/2021/03/1_CNM_UCPS_Detailed_report_January2021.pdf
Andaç Üzel’in diğer yazıları
Dark Blue Notes’da görüş yazıları


