Fransa’nın en önemli sanatçılarından, şarkıcı, söz yazarı ve bestecilerinden Francis Cabrel ve onun harikulade albümü Hors-Saison ile tanışmam, eğlenceli başlayıp sonra hüzün dalgalarının arasında sonlanan bir arınma gecesinin sonunda olmuştu.
Arınma gecesi nasıl bir şeydi, anlatmak isterim. Her sene tekrarladığımız geleneksel bir toplanma ritüeliydi. Heyacanla beklediğimiz gün geldiğinde, Özgür’ün Belçika’dan getirdiği Trappist Rahipleri’nin manastırda yaptığı harika bira çeşitlerini içerken en sevdiklerimize not verir ve biraz saçmalardık. Fikirlerimizi, hayallerimizi paylaşırdık. Gecenin sonunda senenin kazanan birasını, ödülünü alması için sahneye çıkartırdık.
O gece de görünürde her şey olması gerektiği gibiydi. Gizli mağaramıza çekilmiştik gece yarısı. Kendimizi Ölü Ozanlar Derneği filmindeki gibi hissediyorduk. Herkes ne hissediyorsa onu konuşuyordu. Özgürdük. Müzikleri ben organize ediyordum. Evden en sevdiğim albümlerimi de getirmiştim o gece.

Tadım arasında bir ara Özgür, ‘Size bir şey dinleteceğim’ diyerek sırt çantasından Francis Cabrel’in Hors-Saison albümünü çıkardı. İlk olarak kapağı ilgimi çekti. Bir taş ev, kapısı eskimiş, yeşil-turuncu boyaları çoktan dökülmüş. Şarkının ilk çaldığı anı hiç unutmuyorum. Mağaramızdan çıkmışım da sahil kenarında yürüyormuşum hissine kapılmıştım.
Piyano tuşlarında terkedilmişlik, zamansızlık, umutsuzluk ve derin bir yalnızlık, Cabrel’in sesinde ise bir dost sıcaklığı vardı. Beni anında sardı. Konuşma sırasının bana geldiğinin bile farkına varmamıştım. Fransızca anlamadığım için Özgür’e şarkı sözlerini sordum. Şarkı hepimizi etkilemişti. Uzun bir süre konuşmadık, öylece baktık boşluğa. Kafamız iyiydi sanırım. Şöyle dediğimi hatırlıyorum:
“Bir kez daha dinleyelim! Bu şarkı tek sefer dinlenilecek bir parça değildi çünkü.”
Francis Cabrel’in buğulu sesi bizi sezon sonunda soğuk, rüzgarlı bir günde, Normandiya kıyılarında adeta Claude Monet’in tablolarını süsleyen terkedilmiş bir kasabaya götürmüştü. Şarkı, okyanus kenarında küçük bir kasabada herkesin geri döndüğü zamanları anlatan bir terkedilmişlik senfonisiydi.
“Yalnızlar iskelesi sezon sonunda terkedilmiş çoktan. Bir kasaba soluyor tuzlu sislerde. Okyanusun öfkesi çok yakın, azapta. Onu mahkum ediyor sis perdelerine. Dalgalar yuvarlanmaya devam ediyor” diyormuş şarkıda. İnsan nasıl hüzünlenmez böyle bir tanımlamaya.
“Kimse olmasa bile dalgalar yuvarlanmaya devam ediyor” dizesi tüm yalnızlığımızın ortasında bile her şeyin olması gerektiği gibi olacağı gerçeğini yüzümüze vuruyordu. Varoluşsal bir gerçeklik, şarkının içinde gömülü kalmıştı adeta. Tabii beni hemen yakaladı ve hiç bırakmadı.
Albümü uzun zamandır dinlerim. Son zamanlarda hikayesini derinlemesine öğrenme fırsatım oldu. 1998’in sonbaharında Francis Cabrel ve on müzisyen arkadaşı, Fransa’nın Lot Et Granne bölgesinde, Agen kasabasının kırsalında, 17. yüzyıl yapımı bir şatoya kapanarak bu harika albüme can vermişler. Rüzgarlı bir sonbahar akşamında şatonun çatı katındaki bir odadan piyano sesi geldiğini hayal edin. Yerde birkaç şamdan ve nota kağıtları yerlerde. Piyanonun başında Cabrel.
Şimdi, bu yazıyı yazarken yine kendimi şarkının konusunun geçtiği kasabada buldum. Sahilde yürüyorum, iki tane ahşap sandalye beyaza boyanmış. Denizin tuzundan aşınmış. Etrafta teki kaybolmuş terlik ve yırtık mavi bir mayo. Islanmış kumların arasından deniz kabuğunu alıyorum, kulağıma götürüyorum; titreşiyor notalar, tüm okyanusun sesi içinde. Sahilin sonuna doğru sislerin arasında taş bir ev görüyorum. Albümün kapağına benzetiyorum. Panjurlar kapalı. Sararmış otlar, balkonda saksılar, posta kutusu taşmış. Uzun caddelerde birkaç kayıp gölge. Bir gün insanlar geri dönecek ve sis dağılacak.
Belki Francis Cabrel hala piyano çalıyordur diye o tarafa yürüyorum. Yine dinlerim ve kalbimde bir karıncalanma hissi, beni zamanın kıskacından kurtarır, eskisi gibi. Olabilir mi? Niye olmasın? Hors-Saison böyle bir şarkı. İlk duyduğunuzda, anında yalnızlaştırır sizi. Çekilirsiniz okyanusun gelgiti gibi. Hayaller kurdurur durduk yere.
Bazen bazı şeyleri anlamlandıramayız sadece hissederiz. Harika chanson söyleyen Cabrel, böyle anlarda gitarı ve boynunda mızıkası ile duygularımıza elçilik yapar.
Bu güzel şarkıyı bir arkadaşıma göndermiştim.
“Kasaba tuzlu siste eriyip gidiyor. Öfkeli deniz her zaman orada” sözlerinin arkasına “Duygularımız da eriyip gidiyor, aynen” demişti. Ne kadar içten ve doğruydu.
Avucumuzda sıkı sıkıya tuttuğumuz duygular buz gibidir. Bir anlığına dondurur zamanı ve bizi. Sonra yavaş yavaş erir. Elimizi açtığımızda da kader çizgilerimizin arasından süzülmeye başlar. Sonra okyanusun yuvarlanan dalgaları ile tuzlu sislere karışıp yok olur.
Yaşam da öyle değil midir? Uçsuz bucaksız bir okyanusun içinde sandalımız çoktan su almıştır ve kıyıya çok uzağızdır…
Oktay Gökkaya’nın diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Vitrin
Francis Cabrel resmi web sitesi


