Birinci gün
Eski Notre Dame du Rosaire Kilisesi. Şimdi Yeldeğirmeni Sanat. Kadıköy.
Daha önce seslendirilmemiş ve dolayısıyla kaydı da bulunmayan eserleri Ayşegül Durakoğlu’ndan dinlemek. Unutulmuş şeylerin gün yüzüne çıkarılması. Kayıt teknolojisinin öncesine ansızın ışınlanan zihinler. Müziğin yalnız salonlarda erişilebilir olduğu zamanlara. Bir hazinenin çıkarılışına, açılışına ve sunuşuna simültane şekilde tanıklık etmek. O an olacak ve bitecek, tekrarlanamayacak. Muhtemelen kaydı da bulunmayacak. Happening diye buna derim.
Yaşandı, anıya dönüştü. Gittim ve gördüm.

Durakoğlu tarafından seslendirilen 1950’ler ile 1990’lar arasında yazılmış eserlerin –From the Other Diary, Piéces Sentimentales, Memory Sonata ve Abidin Dino anısına bestelenen L’Eruption de la Fin– bazılarının Messiaen’in Visions de l’Amen parçalarını andırdığını, en azından beni benzer hislere taşıdığını belirtmekle yetinmek durumundayım, ki eserin ilk parçası Amen de la création ile L’Eruption de la Fin isimleri açısından hem benzerlik hem kontrast yaratıyorlar. Seslendirilişi sırasında Mimaroğlu’nun piyano müziğinin -bestelendiği zaman ve şartların karakterini taşıyarak- tazeliğini/güncelliğini koruduğu hissediliyor. Bu zamansızlığın işareti olsa gerek.
Şeyler zihnimde bir rüya gibi ilerliyor. Hatırladığım ve seçebildiğim kadarıyla yazabiliyorum. Alper Maral anlatıyor. Mimaroğlu’nun kitaplarının ilk baskılarını gösteriyor, prodüktörlüğünü yaptığı caz plaklarını, çeşitli efemera ürünleri. Elektronik müzik eserlerinden kısa kesitler dinletiyor. Keşke tamamını dinleyebilseydik, diye geçiriyorum içimden. Ama zaman kısıtlı.
Ayşegül Hanım tekrar çıkıyor sahneye. Bu sefer “bir Dada olayı”na benzettiği bir performans gerçekleşecek: Önce bir anekdot anlatılıyor: New York’ta bir konserinde Mimaroğlu’nun da eserlerini seslendirmiş, ardından İlhan Bey bir mektup yazmış ona; performansını beğendiğini fakat parçalarının sırasını karıştırdığını belirtmiş. Sonra bir eser sunmuş ona, “istediği sırayla, karıştıra karıştıra çalabileceğini” söylemiş. Kahkahalar.

Mimaroğlu, Alfred Cortot’nun, Schumann’ın Kinderszenen performansını dinledikten sonra aynı eserin kendi versiyonunu yazmış. Durakoğlu önce Schumann çalıyor, ardından Mimaroğlu versiyonunu. Salonda hafif gülüşmeler oluyor. Belli ki o humour anlaşılıyor. Eseri manipülasyona uğratmış Mimaroğlu. Bozmuş. Çağdaşlaştırmış. Mizah konusu yapmadan mizahlaştırmış onu. Ardından, Alper Maral kağıtları rastgele önüne koymaya başlıyor Ayşegül Hanım’ın, o da çalıyor. Besteden besteye, parçadan parçaya zıplıyor.
Ara veriliyor. Tanıdıklarla selamlaşmalar. Ayaküstü sohbetler. Fotoğraflar. Tuvalete kaçışlar.
Ayşegül Durakoğlu, programın bu bölümünün, yalnızca, kendinin de bir üyesi olduğu Atatürk Society of America tarafından destek bulduğunu belirtiyor. Ardından Ali Perret, İmer Demirer, Meriç Demirkol ve Başar Ünder performansı geliyor. Perret’in Mimaroğlu anısına bestelediği İbibik Kuşunun Ötüşü ve Charles Mingus bestesi Better Git It In Your Soul’a yaptığı düzenleme seslendiriliyor. Bir caz üçlüsünden çıkan seslerin, Başar Ünder’in elektronikleri tarafından önce dürtülmesini ve ardından kuşatılıp yükseltilmesini, en sonunda da gökten zemine ya da çıplak bırakılmasını dinliyoruz.

Ve Aydın Esen sahneye çıkıyor. Ansızın çalmaya başlıyor. Çaldıkça açılıyor. Elektronikler giriyor devreye. İlhan Mimaroğlu Anısına Esintiler. Çalarken çeşitli el, kol ve yüz hareketleri yapıyor, elleriyle değil tüm bedeniyle seslendiriyor müziği, sanki elektronik sesleri elinin havada süzülüşüyle kontrol ediyor, can alıcı bir anda yüzünü buruşturuyor, “offf”luyor, “tısss”lıyor, her şeyiyle müzik yapıyor. Bitiriyor. Kalkıyor ayağa, piyanonun başında kafasını eğiyor, belli ki zihni başka yerlerde o an, birkaç saniye öyle kalıyor, sonra sendeleyerek yürüyor ve kulise giriyor. Alkışlar. Kıyamet.
Tekrar çıkıyor sahneye. Konuşmaya başlıyor. İngilizce. Mimaroğlu’nu anlatıyor. Ne dediği tam anlaşılamıyor. Cümle ortasında Türkçe’ye dönüyor. Uzun uzun anlatıyor. “Çok güzel günlerdi” diyor. Eşi Randy’yi çağırıyor sahneye. Birlikte müzik yapıyorlar.
İkinci gün
Merih Akoğul, Mimaroğlu’nun yazı yoluyla nasıl fotoğraf çektiğini anlatıyor. Günsüz Günce ve Ertesi Günce kitaplarından alıntılarla. “Burhan Doğançay ile New York sokaklarında fotoğraf çekmişler midir?” diyor. Fotoğraflarının bazılarını ve videolarını, Serdar Kökçeoğlu’nun Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island belgeselinde izliyoruz. Neredeyse tamamen İlhan Bey’in New York ve İstanbul’da çektiği rüyamsı görüntülerden, müzik kesitlerinden, eşi Güngör Hanım ve çeşitli arkadaş/tanıdıklarla söyleşilerden oluşuyor belgesel. Güngör Hanım’ın ilk evliliğinden oğlu Rüstem Batum’un çifte ve aileye bakışının belgesele dahil edilmesi de bence -ailesi çocukken “bölünmüş” biri olarak- şaşırtıcı ve yerinde bir dokunuş oluyor. Günün sonunda Mimaroğlu anıtlaştırılmaya çalışılmıyor. Mesele onu yaşamış ve yaratmış biri olarak günümüze; aramıza döndürmek ve tarihe yerleştirmek.

İlhan Bey’in, plak şirketi Finnadar’ı kapatmaya karar verdiğini açıklamak için İdil Biret’e gönderdiği sesli mektupta söylediği bir söz aklımdan çıkmıyor:
“Bu bir hizmetse şayet, kime hizmet ettiğimizi bilmiyoruz.”
Bu iki günü görebilseydi bilirdi.
■
Mert Çakırcalı: İlhan Mimaroğlu ve Minimalizm
Esin Hamamcı: Forum Dergisi ve İlhan Mimaroğlu


