Son birkaç haftadır İlhan Mimaroğlu okuyorum. 11 Çağdaş Besteci, Müzik Tarihi, Günsüz Günce, Ertesi Günce, Caz Sanatı…
Mimaroğlu Günsüz Günce ve Ertesi Günce’de ara ara Philip Glass, Steve Reich, Arvo Part, John Adams gibi minimalist besteciler ile alay ediyor ve onları eleştiriyor.
Günsüz Günce’nin yirmi yedinci sayfasında yazmış, minimalist müziğin ne olduğunu soranlara tımarhanede roman yazan bir delinin hikayesini anlatıyormuş:
“Roman şöyle: ‘Adam ata bindi. Deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi…….’ Sonuna kadar ‘deh dedi’ diye gidiyor roman. ‘Niye bu adam deh diyor?’ diye sorarlar. ‘Çünkü at inatçı,’ der deli. Philip Glass, John Adams ve öbür minimalistlerin eline düştüğünde müzik, inatçı bir at gibi direniyor olsa gerek.”

Müzikte minimalizmin, pek de parlak olmayan bir beste ânının, bir fikrin sürekli tekrarı olduğunu özetleyen bir pasaj. Ben Part’ın Glass ve Reich gibi bestecilerden farkının, minimalist olmayıp minimalizmi amacına yönelik kullanması olduğunu düşünüyordum. Seviyordum Part’ı. Tekrarın Fratres, Ludus ve Silentium parçalarında olduğu gibi bir inşaya hizmet ettiği gibi bir fikrim vardı. Bulduğu sözü yinelemekle kalmadığını, çeşitleyerek tekrar ettiğini ve üstüne ekleye ekleye güzel ve içli bir şey inşa ettiğini sanıyordum.
Sonra Mimaroğlu’nun Part ile ilgili olan pasajını okudum: “Müzik dili öğelerini en aza indirip bunları ardarda yineleyen, seçmeciliğinde barok ve romantik çağlar arasında gidip gelen, ama bu çağları nitelendiren özdeklerin etini, kemiğini (hele yüreğini) atıp yalnız yağını sunan müziğiyle bu besteci, Glass’ın, Reich’ın, John Adams’ın yeni birer Bach, Beethoven ya da Wagner gibi yüceltildikleri bir yozluğun içinde, bir iki yıla varmadan büyük bir üne erişebilir. Gerçekte Part’ın müziği olsa olsa Hollywood’a yaraşır; o da kısa sürelere kırpılarak.”
Ekliyor: “Glass, Reich ve benzerleri için olduğu gibi Part da, yalın bir sözü bitip tükenmezcesine söyleyen müziğiyle, dinlediklerini anlamakta güçlük çekmeyen, hem de böylece yeni müzik dinlediklerini sanan avanaklarca yüceltilecek.”
Böylece itirazımı yuttum ve Part’ı bir kez daha dinledim. Sonra onu müzik kitaplığımdan sildim. Mimaroğlu’na özendiğimden değil. O müziği bu sözleri anladıktan sonra zevk alarak dinleyemedim. Eleştirinin gücü bu. Hayatta her konuda eleştiriye yer olsa belki böyle böyle temizleniriz.
Mimaroğlu’nun eleştirisinden esinlenen bir itirazım var şimdi: Postminimalistler, Max Richter, Olafur Arnalds, Evgeny Grinko, Ludovico Einadi ve dahasına. Post ön ekine kanmamak lazım, bunlar devamcı, yenileyici ya da yıkıcı-yaratıcı değiller. Yineleyici de değiller. Yani bir sanat türünün ya da geleneğinin bugünkü özneleri ya da herhangi bir ustanın halefi değiller. Talimsiz ortalama zevke sanat diye yutturulan bir tür popüler müzik yapıyorlar. Birtakım insanın da dinler gibi yapıp ortamlarda sattığı türden. Müziğin “etini, kemiğini (hele yüreğini) atıp yalnız yağını sunan” besteciler bunlar da. Yani başlı başına bir dolandırıcılık yaptıkları şey. Ve “yeni müzik dinlediklerini sanan avanaklarca” yüceltildiler çoktan. Hepsinin de müziği filmlere fon oldu.
Bu minimalist-postminimalist “martavalları” aklıma başka türlü bir minimalizm getirdi: Hem bazılarınca bir hayat tarzı olarak sahiplenilen, hem de onun sınırları içinde doğan ve yaşayanların farkındalıksız minimalizmi.
Geçen X’te bir flood gördüm. Yeni evli çiftlerin evlerinden ve yaşantılarından bahsediyordu. Mobilyalarından tut yedikleri yemeklerin, giydikleri kıyafetlerin aynılıklarından, yaşanmışlıksızlıklarından, zevksizliklerinden, yepyeniliklerinden falan. NPC diyordu bunlara. Non-player character. Bilgisayar oyunlarında oyuncu tarafından kontrol edilmeyen karakter. Kişiliği oyuncunun iradesi tarafından değil de oyun yaratıcılarının hazırladığı bir dijital yazgı tarafından belirlenen, öngörülebilir, oyun içindeki rolü neredeyse yalnızca figüran olmak olan karakter.
İtiraf etmek gerekir ki insanlığın büyük bölümü NPC tanımına uyuyor. Tabii bir oyundaki kadar basit değil her şey ama ana hatlarıyla bu böyle. Sanki çoğunluğun zihninde bir şalter inik, o şalteri harekete geçirip kaldıracak mekanizma da o şalter kalkmadan çalışmayacak, yani durum vahim, bir paradoks içindeler; mekanizma şalterle, şalter mekanizmayla harekete geçiyor. Ne sınıf bilincinden, ne kültür bilincinden, ne kolektif ne de bireysel hafızadan, ne modernden ne gelenekselden -kaldı ki geleneğin olmadığı yerde modernlik de yarım yamalak oluyor- ne geçmiş ne gelecek ne de bugüne yönelik bir ilgi ve bilgiden bahsedilebiliyor bu insanlara bakınca.
Minimal evler, minimal müzik, minimal mimari, minimal yaşamlar, minimal mutfak, minimal kıyafetler, minimal duygular, minimal düşünceler, minimal iletişimler, minimal hayvanlar (tüy dökmediği için satın poodle köpek mesela) minimal insansılar falan. Hayatın “etini, kemiğini (hele yüreğini) atıp yalnız yağını” tüketen milyonlarca insan.
Ruh yok, acı yok, zevk yok, kararlar yok, kararlara karşı pişmanlık yok, yaşanmışlık yok, ne küçük küçük ne de büyük büyük arzular yok, hikaye yok, dışarıyla da içeriyle de sürtüşme yok, başkasına saygı ve sevgi yok, hesaplaşma yok, iç muhasebe yok, bakmak yok, aramak bulmak eksikliğin ne olduğunu saptamaya çalışmak yok, anlam yaratma çabası ve kapasitesi bitmez tükenmez bir anlam arayışı olmasına rağmen yok…
Bir new age yaşam felsefesi olarak minimalizmde ise kişilikten, hikayeden, dış dünyadan, canlıyı insan yapan şeylerden soyunmakla erişilebileceği iddia edilen bir mutluluğun tellalığı var. Demek ki bir yerlerde yüzleşmekten kaçınılan bir yara var ki yaşamdan ve insanlıktan gocunuluyor. Şu da var ki şahsiyet sahibi olunmadan şahsiyetten soyunulmuyor. Çırılçıplak dolaşan birine “soyun!” diyemeyeceğin gibi bir NPC’ye de “hikayeni unut!” diyemezsin. Bilinçsiz minimalizmde bu yok ama günün sonunda ikisinin ortak noktası yaşama böylesine bir muhalefet.
Deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi, deh dedi…
Hayat bunların eline düşünce inatçı bir at gibi direniyor olsa gerek.
Müziğe dönelim. Ders çalışırken ya da içerik hazırlarken kenarda açılıp verimliliğe hizmet etmesi beklenen bir Evgeny Grinko ya da Ludovico Einadi bestesi ile akşam tek başınayken açılıp da yalnızca ona odaklanarak dinlenen, eşliğinde belki birkaç yudum bir şey içilen bir Ravel balesi, Schnittke yaylı kuarteti ya da Villa-Lobos konsertosu arasındaki farkı anlamak lazım.
İşte minimalist müzikle minimalist müziğin muhalefet ettiği sanat müziği arasındaki fark burada yatıyor. Minimalist hayatla normal hayat arasındaki farka benziyor. Biri şahsiyetsizliğe ve ölü bir yaşama fon, diğeri ise neredeyse bütün yönleriyle hem yaşamın hem ölümün ta kendilerine. Biri sürekli deh diyor, diğeri duruyor, izliyor, düşünüyor, arıyor, bazen bulup bazen kaybediyor, ama süreçte de sonuçta da yaşıyor ve ölüyor.
Mimaroğlu minimalistlerle hesaplaşmasını şöyle bitiriyor: “’Steve Reich kim?’ diye soruyorlar bilmeyenler. ‘Üçüncü Reich’tan sonra gelen,’ diyorum. Bir sözcük oyunu değil bu yalnız. Steve Reich’ı Carl Orff’un bir ardılı olarak görüyorum. Müziğinin aşırı yalınlığıyla Orff büyük ün kazanmıştı Nazi Almanyası’nda; sanatların evrimine karşı tutumuyla Alman müzik kültürünü kuraklaştıran Üçüncü Reich’ın gözbebeği olmuştu. Kendi başına bir akımın kaynağı sayılmazdı gerçi Orff ama, İkinci Savaş’tan sonra müzikte gelişen ilerici akımlara karşı 1960’larda başlayan tepkici tutumun sorumluları Steve Reich ile Terry Riley, 1970’lerden bu yana durmadan yaygınlaşan yeni ilkelliğin, aşırı gericiliğin, budala bir yalınlığın, ‘minimalist’ denen müziğin, Philip Glass ve John Adams’ın yolundan yürüyen yüzlerce çıkarcının öncelleridir. İşte size, genç yatırım bankacıları için çağdaş sanat müziği!”
Orff ve Nazi Almanyası arasındaki bağda sözde sanat ve faşizmin, ya da diyelim düzenin nasıl el ele kol kola gidebildiğini de anlatmış oluyor Mimaroğlu. Onun kelime tercihiyle “ilerici” olmayan sanat, Nazi Almanyası’nda iktidar tarafından inşa edilen ideal hayat ve ideal insan ile ilişkili yani. Birbirlerini besliyorlar. O tür bir sanat, halkın talimsiz zevkine hitap ederek beğenilerini sömürüyor, bu durum iktidarın işine geliyor ve Orff gibi çakma dahiler yaratılarak bir müziğin, bir heykelin, bazen bir şiirin yamacında yeni ve vasat bir ulus bilinci filizlendiriliyor.
Doğrudan Parti tarafından baskılanan Şostakoviç ve Prokofyev gibi Sovyet bestecileri de sanat kaygısı taşıyan, şahsi ve kompleks bir müzik değil de genelin beğenisine uyacak yalın ve halkın temalarına atıf yapan bir müzik üretmeleri yönünde telkin ediliyorlardı. Orada sanata doğrudan müdahale ve mühendislik vardı ama bu besteciler direnebildikleri kadar direndiler ve müzik tarihindeki yerlerini aldılar. Özgür dünyanın Steve Reich ve Philip Glass gibi özgür bestecileriyse piyasanın ortalamasına hitap ederek benzer bir rolü bile isteye oynuyorlardı ve sonuçta büyük üne kavuşup büyük paralar kazandılar. Piyasanın görünmez eli onların üretimine Batı’ya uygun, maskeli ve dolaylı bir şekilde müdahale etti ve onları düzenin aparatı kıldı.
Sanat ve hayat ile taklitlerini birbirinden ayırmak gerekir. Bu da tâlim ister. Sanatı ve hayatı takdir edebilmek için, taklidiyle aslını ayırabilmek için bilgi gerekir, birikim gerekir, bakış gerekir, önce çocuk sonra araştırmacı merakı gerekir, tefekkür gerekir, bütün bunları mümkün kılacak boş zamanın onlara yönelik yeniden düzenlenmesini gerektirir. Sanat da hayat da bazen onları varı yoğu kılanların bile anlayamayacağı kadar karmaşık ve aldatıcı olabilir. Bu durumda onları “inatçı bir at gibi” direnirken bulmamak için ayıklamak, ayrıştırmak, sınıflandırmak ve yutturmacalara kanmamak lazım.
Eleştiriyle kalınız. Sizin, Mert.
■ Mert Çakırcalı’nın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
■ Dark Blue Notes’da Görüş yazıları
■ Pan Yayınları’nda İlhan Mimaroğlu kitapları


