24 Haziran akşamı Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava, yalnızca yazın değil, belki yılın en çok konuşulacak konserlerinden birine tanıklık etti. Lübnan’dan Paris’e, oradan İstanbul’a kadar uzanan bir göç, özlem ve yeniden köklenme hikâyesini sahneye taşıyan İbrahim Maalouf ve Hiba Tawaji çifti, o gece müziği kişisel bir serüvene dönüştürdüler. Ve bu serüven, kimi yerlerde büyüleyici, kimi yerlerde de fazlasıyla tanıdık bir romantizme yaslandı.
İbrahim Maalouf kuşkusuz çağımızın en yaratıcı trompetçilerinden biri. Lübnan’da doğup savaş nedeniyle Fransa’ya göç eden bu sanatçının müziğinde, sürgünün, parçalanmanın, yeni topraklarda eski toprakların yasını tutmanın ince sızılarını duymamak imkânsız. Trompetine eklenen dördüncü piston sayesinde Arap makamlarının çeyrek tonlarını Fransız cazı ve klasik armonilerle harmanlayabilmesi, ona benzersiz bir ses uzayı kazandırıyor. Albümleri, özellikle T.O.M.A. (Trumpets of Michel-Ange), politik göndermelerle dolu; Maalouf o kayıtta trompetini adeta bir manifesto gibi kullanmıştı.
Hiba Tawaji ise Lübnan’ın modern divalarından. Fairuz’un mirasını, çağdaş Arap pop ve teatral yorumculukla yeniden şekillendiren bir vokalist. Sahneye çıktığında yalnızca bir şarkıcı değil, Lübnan’ın çelişkilerle dolu ruhunu taşıyan bir elçi gibi. Sesinde hem yas hem umut var; hem tarih hem de bir ihtimal.
Harbiye’deki konser bu iki büyük sanatçının kesişimiydi, evet. Ama aynı zamanda alışıldık Maalouf sahnelerinden farklıydı. Trompet çoğu zaman Tawaji’nin vokalinin arkasına çekildi, onu taşıdı, ona zemin oldu. Bir sanatçının, üstelik böylesine dominant bir enstrümantalistin sahneyi eşine açması başlı başına saygı duyulası bir zarafet. Aşkı, müziğin önüne koymak… belki de en saf müzik buydu, elbette öyleydi.

Yine de eleştirisiz de bırakmamalı. Çünkü Maalouf’un müziğinde bizi çarpan o dramatik gerilim, o makamdan caza uzanan sancılı köprüler, zaman zaman fazlasıyla törpülendi. Trompet, T.O.M.A.’da olduğu gibi yüksek sesle ağlamadı; daha çok fısıldadı. Kimi anlarda Tawaji’nin şanlı, teatral yorumları Maalouf’un o kırık ve asi müzikal cümlelerini örttü. Sahne tasarımında bir ortaklık vardı elbette, ama bu ortaklık sanatsal riskleri de epey azaltmış gibiydi.
Konserin kuşkusuz en sürprizli ânı, Hüsnü Şenlendirici’nin sahneye davet edilmesiyle yaşandı. Şenlendirici, klarnetiyle adeta Anadolu’nun yasını ve neşesini bir arada taşıyan bir ozan. Onun sahneye çıkışı, Lübnan’dan kopup Fransa’ya yerleşen Maalouf’un trompetiyle İstanbul’da buluşmasında, göçün ve diaspora hafızasının bir başka halkasını tamamladı.

Klarnetin ince ağıtları ile Maalouf’un çeyrek tonlu trompeti, Harbiye’de birkaç dakika boyunca aynı gökyüzünü paylaştı. O an, müzik bir ulusun ya da coğrafyanın değil, sürgünlerin, ortak dili gibi duyuldu. Şenlendirici’nin Anadolu’nun içli melodilerini Maalouf’un Arap makamlarıyla örmesi; Tawaji’nin vokaliyle bir arada akması, sahneyi yalnızca Lübnan ve Türkiye’nin değil, bütün Levant’ın ortak hikâyesine dönüştürdü.
Aynı zamanda bu buluşma konserin en samimi bölümüydü. Çünkü Maalouf ile Şenlendirici aynı müzikal kökten —Orta Doğu’nun kırık makamlarından, hicazdan, hüseyniden içgüdüsel olarak besleniyorlar. Teknik bir mükemmeliyet değil, kültürel bir tanışıklık, neredeyse içsel bir kardeşlik hâkimdi.

O gece Harbiye’de sahne, üç ayrı hikâyenin tek bir cümlede buluşmasına dönüştü. Konserin başından sonuna bu üç ses, sanki farklı coğrafyalardan sürgün edilip İstanbul’da birbirini bulmuş eski dostlar gibiydi.
Belki bu yüzden konser, Maalouf’un solo projeleri kadar devrimci, sert, başkaldıran nitelikte değildi. Ama sevmenin, geri çekilmenin, birlikte üretmenin sahnesiydi. Müzikte de hayatta olduğu gibi bazen fırtına gerekmez; kimi zaman en derin cümleler, iki nefesin birbirine karışmasında gizlidir. Harbiye’de o gece tam olarak bunu izledik.


