2025’i başka türlü uğurlayalım istedik, müziği hayatının merkezine koyanlara, müzisyenlere, yazarlara, organizatörlere, işletmecilere, dinleyicilere, söyleyeceklerinin muteber olacağına inandığımız kişilere başvurduk; bitmek üzere olan yıldan kendilerine kalanı, kendilerinden başkalarına kalanları, 2025’i müzikal açıdan nasıl geçirdiklerini yazmalarını rica ettik. Ahzuita caz kulübünün eş kurucusu Didem Muti 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Ahzuita macerasına başlarken ne yapacağımızı, ne açtığımızı hiç bilmiyorduk. Mağaza mıydık? Kafe mi açacaktık? Ne yapacaktık? Dünya kadar krediyle, borçla bu işe girişmiştik. Kendimizi hep “2025’in sonunda çok rahatlayacağız” diye motive ediyorduk. Bizim için keyifli bir dönüm noktası olacaktı bu sene. Ahzuita üçüncü yılının içindeydi, artık belli bir düzenimiz, ritmimiz, muazzam dinleyicilerimiz vardı. Her şey nihayet rayına girmeye başlamıştı. Derken bir sabah ülke yeniden karardı.
Bu topraklarda olup bitenler çok uzun zamandır tat kaçırıyor olsa da Mart ayı ve sonrasında yaşananlar hepimizin içine kazındı. Sokaklarda gerginlik had safhada, üniversiteler ablukada, yüzlerde umutsuzlukla karışık tedirginlik… Zaten gelecek kaygısını en üst seviyelerde yaşayan bir nesil olarak bizleri kaçınılmaz bir korku sardı. Böyle durumlarda -tahmin etmesi zor değil- önce konserler iptal edilir, müzik susar. Yine öyle oldu. Kabul edilemez bir saçmalığın içine çekiliyorduk, susmak istemiyor ama ne yapabileceğimizi de bilmiyorduk. Tüm Ankaralı sanatçılar, üreticiler, kolektifler, bağımsızlar, izleyiciler bir araya gelip kendimize sorduk: “Bizler olayların neresinde duracağız? Önümüzdeki altı ayı nasıl atlatacağız?”
Bu soruların etrafında haftalarca döndük durduk. Kimi zaman konuştuk, kim zaman tartıştık ama çoğu zaman sustuk. O kadar insan, ne yapacağımızı bilmiyor, hiçbir çözüm bulamıyorduk. Ülke politik olarak daraldıkça, müzik sektörü de iyice içine kapanmaya başlamıştı. Yardım taleplerimiz birer birer geri çevriliyor, binbir emek kurduğumuz ahzuita’nın gözlerimizin önünde erime ihtimalini değerlendiriyorduk. Bir şeyler elimizden usulca kayıp giderken biz de yavaşça umudumuzu kaybediyorduk.
“Bitmek tükenmek bilmeyen fikirler çemberinin tam ortasında durmak insana delirmeyle karışık tuhaf bir berraklık veriyor. Kaybettiklerini, kaybedebileceklerini, geride bırakacaklarını bir anda daha net görmeye başlıyorsun.”
Bir ara gerçekten gidiyorduk. Yorulduğumuzdan değil, hakkımız olanı bir türlü alamadığımızdan tükenmiştik. Ne kadar emek verirsek verelim, karşımızda sürekli olarak duvar gibi duran bir sistem vardı. Sanki biz çalıştıkça kapılar daha da ağırlaşıyor, biz çabaladıkça ülke daralıyordu. Bir noktada, tüm bu yükün altında yapayalnız kalacağımızı, burada ilmek ilmek inşa ettiğimiz her şeyin elimizden alınabileceği ihtimalini düşündük. O an taşınmak bir kaçış değil, hayatta kalmayı seçmek gibi gelmişti. Gidilebilecek yerler konuşuldu, listeler hazırlandı, planlar yapıldı. Gerçekti. Somuttu. Yakındı. Yine de içimizden bir ses, hiç susmadan aidiyetimizi, burada tutunmuş o bağın hala kopmadığını hatırlatıyordu. Birlikte oluşturduğumuz topluluğun, verilen onca emeğin bırakıp gidilecek bir şey olmadığını haykırıyordu.
Fark ettik ki, istemediğimiz, bize zorla dayatılan, hiç de hazır olmadığımız bir vedanın tam eşiğinde duruyoruz.
Bitmek tükenmek bilmeyen fikirler çemberinin tam ortasında durmak insana delirmeyle karışık tuhaf bir berraklık veriyor. Kaybettiklerini, kaybedebileceklerini, geride bırakacaklarını bir anda daha net görmeye başlıyorsun. Bende böyle oldu. Kurduğumuz şey bir mekan değil, birlikte büyüttüğümüz bir fikir, bir dayanışma ağıydı. Kalmanın bedeli daha ağır olacak olsa da, gitmenin yarası daha derin olacaktı…
Kalmayı seçtik. Ya da mücadeleyi tercih ettik diyelim.
Tüm bunlar yaşanırken ahzuita’da inatla konserlere devam ettik. O an anladım ki biz, kimsenin bize tanımadığı imkanları birbirimize tanıyorduk. Birbirimize tutunarak, birbirimize alan açarak ayakta kalıyorduk.
Gitmek mi, kalmak mı?
Bu ikilemle geçti yılın ilk yarısı. Belki de hayatımın en zor dönemlerinden biriydi bu.
Ahzuita Sanatsal Dönüşüm Derneği
Doğduğum şehirde, Ankara’da, kendimizce çok özel, ev gibi bir alan oluşturmuştuk. İnanıyordum, bu bir yere varacaktı. Ama zaman geçtikçe başka bir gerçek daha ağır olarak ortaya çıktı. Burası büyüyecekse, nefes alacaksa, kök salacaksa bunu tek başına yapamayacaktı. Sadece iyi niyetle, sevgiyle, emekle ayakta kalamıyorduk. Arkamızda daha büyük bir yapıya ihtiyaç vardı. İşte o nokta anladım ki ahzuita’nın sadece bir mekan olarak kalmasına izin verirsek, bir gün aynı hızla yok olup gidebilirdi. Her şey bu kadar karmaşıklaşmışken, bir şey netti: Ahzuita küçük haliyle güzeldi, dükkanı büyütmektense bunu ancak fikren büyüyerek sürdürebilirdik. Bu sebeplerle ahzuita Sanatsal Dönüşüm Derneği’ni kurduk.
Ahzuita hiçbir zaman mekan değildi, bir fikirdi. Kendiliğinden büyüyen, herkesten bir şey katan, kendi ruhunu yaratan bir şey. Sadece Yunus ve Didem Muti’nin değil, hepimizin emeğiyle var olan bir alan. Buradan çıkan şey gerçekten çok özel. Ve ben biliyorum, buradan çıkan her şey, ileride çok daha değerli olacak.
Ama işin en güzel taraflarından biri şu ki, yine fark ettiğim hoş noktalardan biri, ahzuita’nın en büyük gücü salonu, sahnesi değil; müziğinin etrafında kurduğu ilişkileri. İnsanların birbirine sarılışı, müzisyenlerin birbirlerinden öğrendikleri, dinleyicilerin salona duyduğu güven… Bunların hepsi bizim hiç planlamadığımız, kendiliğinden oluşan bir kültürün parçaları. Her konser çıkışında mutfakta, dışarıda konuşulanlar, akşamın yorumu, ertesi hafta için yapılan planlar… Bunlar kağıda dökülecek şeyler değil pek ama bizim dünyamızı ayakta tutan gerçek bağlar.
Gençler her hafta biraz daha açılıyor, biraz daha cesaretleniyor, biraz daha büyüyorlar. Biz de onlarla birlikte öğreniyor, büyüyoruz. Muti’nin salonda yarattığı düzen, çocukların çalıştığı saatler, ustalarımızın verdiği perspektif, dostlarımızın uzaktan bile olsa hissettirdikleri destek… Bütün bunların toplamı kafamda her gün ahzuita’yı bir mekan olmaktan biraz daha çıkarıyor.
Ve bu seneden yaptığım çıkarımlarımdan belki de en önemlisi, burada, ahzuita’da hiçbir şey ‘tek bir kişinin’ eseri değil. Herkesin bir izi, bir emeği, bir nefesi var. Birinin bıraktığı yerden öteki devam ediyor. Birinin fısıldadığı bir fikir, diğerinin kafasında büyüyor. Her konserden sonra bambaşka bişey doğuyor.
Yorgun, tükenmiş, kaosla dolu geçen onca zamanın ardından yeni yıldan tek bir dileğim var: aynı salonda oturmaya, aynı müziğin etrafında toplanmaya, birbirimize iyi şeyler bırakmaya devam edebilelim. Gerisi gelir.
2026’nın bize biraz daha özgürlük, biraz daha güç, biraz daha nefes getirmesini umuyorum. Yeter ki birbirimizi kaybetmeyelim.

■
Ardından: 2025 dosyası
Ahzuita
Ahzuita Sanatsal Dönüşüm Derneği
Dark Blue Notes’da Ahzuita


