Kimi kavramlar zamanla tedavülden kalkarken kimileri çağın koşullarına göre yan anlamlar kazanarak yola devam eder. Hatta bazen sonradan edinilmiş bu yan anlamlar öteden beri bilinen anlamının önüne geçip kavrama daha derin bir içerik ve geniş bir kullanım alanı sunar. “Getto” terimi de bunun en iyi örneklerinden biri. Getto, uzun yıllar siyasi ve toplumsal anlamda azınlık olarak görülen grupların toplumun geri kalanından uzakta yaşadığı, sosyal ve ekonomik şartları hayli sınırlı, kısmen izole edilmiş mahâlle veya bölgeleri ifade etmek için kullanıldı. Ne var ki durum zamanla değişti; küreselleşmeyle birlikte sahiden de söylendiği gibi koca bir köy hâline gelen dünyada göçler ve değişen ekonomik koşullarla fiziki ve kültürel sınırlar delik deşik oldu, sosyo-kültürel dengeler kökünden sarsıldı. Türkiye’de ve benzeri sosyo-ekonomik yapıya sahip ülkelerde bu değişim ziyadesiyle hissedildi. Giderek daha da kozmopolitleşen İstanbul’da şehir kültürünü temsil eden şehrin yerlileri güvenlik kaygısı başta olmak üzere muhtelif gerekçelerle kendi sınırlarına çekilirken, merkezle çeper arasındaki sınırlar silikleşti ve artık kimlerin azınlık olduğu muğlak bir mesele hâline geldi.
Nitekim 1960’lardan sonra getto terimi sadece azınlık olarak görülüp tecrit edilen grupların kısıtlı şartlarda yaşadıkları bölgeler için değil, ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan ayrışan, farklı sınıflara mensup kesimlerin kendi iradeleri doğrultusunda oluşturdukları yaşam alanlarını ifade etmek için de kullanılmaya başladı. Bu toplumsal değişimle birlikte gettonun yerini daha ziyade gettolaşma aldı ve modern şehirlerdeki çok kültürlü kent yaşamının kaçınılmaz neticesi olarak kabul gördü.
Defansif bir var kalma biçimi
Farklı sınıflardan gelen insanların oluşturdukları, hâliyle ekonomik, sosyal ve fiziki yönden oldukça farklı koşullara sahip olan gettoların belki de en önemli ortak özelliği, aşağı yukarı aynı özellikleri taşıyan insanların kendilerine benzeyenlerle güven ve aidiyet duygusu geliştirdikleri bir sosyal habitat olmasıydı. Bu anlamda aynı amaç ve kaygılara, ortak beğeni ve zevklere sahip insanların yaşam alanlarını muhafazakâr bir tavırla sahiplenip korumaları defansif bir var kalma biçimi olarak son derece anlaşılırdı.
1950’lerden itibaren büyük şehirlere yoğun bir göç olması şüphesiz ki gettolaşmanın başlıca sebeplerindendi. Göçün sosyolojik sonuçlarına yönelik eleştirilerin başında gelense, kentin yeni sakinlerinin şehir yaşamına uyum sağlama konusunda direnç göstermeleri, geldikleri yerlerin kültürlerini yanlarında getirerek değişime kapalı bir tutum izlemeleriydi. Ne var ki yıllardır dile getirilip defaatle eleştirilen bu meselenin, toplumun o günkü sosyolojik ve ekonomik koşulları bağlamında nasıl çözülebileceği; kırsaldan gelip hiç tanımadıkları bir dünyanın ortasına düşen ve var kalmaya çalışan yüzbinlerce insanın, kendilerinden beklenen uyumu gösterebilmelerinin ne zaman ve ne ölçüde mümkün olduğu bugün bile cevabını tam olarak veremediğimiz bir soru.
Günümüz insanının zihninde pek sevimli bir karşılığı yoksa da gettolaşma dönemin koşulları gereği kaçınılmaz bir sonuçtu. Elbette konuya hangi açıdan yaklaşıldığına, hangi ölçütlerin baz alındığına göre farklı yorumlanabilecek toplumsal bir olaydan bahsediyoruz. Yine de şurası bir gerçek ki eğitim ve gelir düzeyi açısından derin sınıfsal farkların, kültürel anlamda aşılması güç ayrımların görüldüğü bir toplumda, doğrudan bir çözüm getirmese de toplumsal kutuplaşma ve yozlaşmanın kaosa yol açabilecek şiddetli bir çatışmaya dönüşmesini önemli ölçüde engelledi; veya başka bir ifadeyle mevcut gerçekliğin üstünü örtüp baskılayarak olası bir kırılmayı öteledi. Peki kazandırdığı zaman siyasi ve toplumsal açıdan doğru kullanılabildi mi? Bu sorunun cevabı ne yazık ki yazımızın sınırlarını aşıyor.
Ötekilerle karşılaşma
Son çeyrek asırda hızla dönüşen dünyada toplumlar da adeta kabuk değiştirdi. Kuzu postuna gizlenen kurt misali, demokrasi, özgürlük, dinlerarası diyalog, kültürel etkileşim gibi özü gereği uzlaşılması zor kavramların ve tüm çekiciliğine (!) rağmen aslında neye/kime hizmet ettiği belli olmayan projelerin arkasına saklanan kapitalizm, sınırları ortadan kaldırma vaadiyle teknolojiyi de kullanarak gerçeklikten kopuk bir dünya yarattı ve gettoların sosyal boyutunu örseledi. Fiziki sınırları hâlen seçilebilen semt ve mahâllelerin hafızalardaki sembolik yerine pek dokunmadan; kültürel çeşitliliğin yüceltilerek iğdiş edildiği, sisteme hizmet etmesi beklenen modern kölelerin üst üste yığıldıkları büyük kentlerde birbirlerini yok sayarak var olmaya çalıştıkları, açgözlülük, bilgi kirliliği ve şiddetten beslenen bir kaosun hüküm sürdüğü yekpare bir yeryüzü algısı yarattı.
Tıpkı teknolojiye hazırlıksız yakalandıkları gibi gettoları dışındaki ötekilerle karşılaşmaları da bir anda olan topluluklar, kendi tercihleri dışında yaşanan bu beklenmedik durum karşısında paniğe kapılıp büyük bir rahatsızlık duydu. Önceden yolları birbirlerinin yakınından geçmeyen, aynı ortamları paylaşmaları neredeyse büyük ikramiyenin çıkma olasılığıyla eşit olan insanlar, bir arada yaşamayı tahayyül bile edemezken şehrin hemen her noktasında karşı karşıya gelmek, hiç istememelerine rağmen birbirleriyle muhatap olmak zorunda kaldılar. Siyasi kutuplaşmayla daha da tırmanan toplumsal ayrışma, sosyal medyadaki basit bir içeriğin, sözgelimi bir yemek tarifi videosunun altındaki yorumlarda düşman askeri gibi birbirlerine saldırdıkları; en ufak bir toplum eleştirisinde bile kendileriyle aynı fikirde olmayanları hain ilân edip parmak sallayarak ülkenin çıkışını gösterdikleri hastalıklı bir noktaya vardı.
Kişinin kendisiyle aynı inanca sahip olmayana, onun gibi düşünüp onun gibi hissetmeyene, aynı şeyleri beğenip aynı şeylerden nefret etmeyene saygı gösteremeyişinin muhtelif nedenleri varsa da en baskın olanı, öteki olarak gördüklerini kendi varlığı açısından bir tehdit/engel olarak algılaması. Gettosundan çıktığında bilmediği, tanımadığı ne varsa yadırgayıp şiddetle eleştirme yoluna gitmesinin altında yatan da büyük ölçüde bu tedirginlik hissi. Buna siyasi kutuplaşmanın yükü; kendisini temsil ettiğine inandığı ideolojiyi diğerlerine karşı savunma güdüsünün giderek artan baskısı eklendiğinde, agresiflik ve tahammülsüzlük kaçınılmaz olarak had safhaya varır.
Peki müzik bu kaotik tablonun neresinde?
Müziğin yaşadığımız topraklardaki serencamı yazmakla anlatılmaz, anlatmakla bitmezse de tabloda daima bir yerinin olduğu kesin. Her dönemde siyaset vitrininin en önüne koyulan, fakat devlet katında sanatsal özüne duyulan gerçek bir saygı ve ilgiye hiçbir zaman mazhar olamayan müzik, muazzam bir zenginliğe erişmesine rağmen ancak toplumsal işlevini yerine getirebildiği ölçüde görünür olabildi. Türü ne olursa olsun, geleneği, kültürel arka planı, sanatsal niteliği ve bilimsel zeminiyle ona bir bütün olarak yaklaşabilen; yüzlerce yılda oluşmuş renklerini koruyup geliştirerek gelecek kuşaklara aktarmaya gayret eden bir avuçluk kesim ise her dönemde azınlık olarak kalmaya devam etti.
“Müzik, hem ihtiyaç duydukları uyum ve itibarı sağlayan hem de dışarıdakilerle aralarındaki mesafeyi koruyup sınırlarını çizen güçlü bir kimlik belirteciydi.“
Her dönemde ideolojik tartışmaların merkezinde kalarak siyasi gelişmelerden yoğun şekilde etkilenmesinin başlıca sebebi müziğin kültürel olduğu kadar siyasi açıdan da bir kimlik belirteci olarak görülmesiydi. Nitekim sınıfsal bir temel üzerine kurulu olup kültürel ve siyasi tercihlerle şekillenen gettolarda komün hayatının ortak beğenisini yansıtan öğelerden biri olarak öne çıktı; toplumun geneli tarafından kabul görmüş fikir ve davranışları temsil ederek pekiştirdiği ölçüde işlevsel bulunup desteklendi. Daha da önemlisi resmî ideolojinin çizdiği “meşru sınırlar” içinde kaldığı, ortaya koyduğu perspektifin temel ilke ve dayanaklarına yönelik karşıt bir söylem veya içerik üretmediği sürece meşru sayıldı. Nitekim arabeskin “kötü çocuk” ilân edilmesinin altında yatan esas neden, sistemin dışında doğup gelişen ve kontrolsüzce büyüyen bir müziğin etrafında oluşan kültürün, bilindik ve meşru kabul edilen hiçbir kimlikle doğrudan örtüşmemesi ve bunun ideolojik açıdan apaçık bir tehdit olarak algılanmasıydı. Dolayısıyla yıllar süren tartışmanın en önünde yer alsa da müzik, hiçbir zaman bu hikâyenin gerçek anlamda başrolünde olmadı.
Birkaç kuşaktır şehirde yaşayan, eğitim ve gelir düzeyi açısından daha ziyade üst orta sınıfa mensup olan şehrin yerlileri, şehir kültüründen beslenen klasik musiki ile Batı müziğini yıllarca himaye ettiler. Öncesinde yenilen akşam yemekleri, sonrasında içilen kahvelerle adeta bir ritüel tadında yaşanan hafta sonu konserleri yalnızca sıradan bir sanat etkinliği değildi; aynı zamanda gönüllü olarak kendi gettolarını inşa etmiş bu zümrenin yaşam tarzının ayrılmaz bir parçasıydı. Asıl önemlisi, kendilerini toplumun geri kalanından ayırdığını düşündükleri değer yargılarının, ideolojilerinin ve rafine beğenilerinin sembolü olarak gördükleri müzik, hem ihtiyaç duydukları uyum ve itibarı sağlayan hem de dışarıdakilerle aralarındaki mesafeyi koruyup sınırlarını çizen güçlü bir kimlik belirteciydi. Kıymeti de büyük oranda buna bağlıydı. Kültürel özüne ne ölçüde nüfuz edebildikleri, daha açık bir ifadeyle himaye ettikleri müziklerin anlam dünyasına ne kadar vakıf olabildikleri bugüne dek ne kendilerinin ne de ötekilerin gözünde sorgulanmaya değer bir konu olabildi.
“Müzik… güvende olduklarını hissettiren kimlik araçlarından biriydi.“
Müziğin bir kimlik belirteci olduğu yönündeki tespit, büyük bölümü kırsal kökenli olup halk müziğinin yanısıra 1960’lardan sonra popüler müziklerle ilişki kuran toplumun geri kalanı için de geçerli. Kimi zaman nişan, düğün, sünnet gibi merasimlerde yahut kıraathane, meyhane gibi mekânlarda, kimi zamansa bir minibüste veya konfeksiyon atölyesinde karşımıza çıkan müzik, bir yandan gündelik hayatın temposunu belirlerken bir taraftan da ekonomik koşullar sebebiyle gettosundan çıkıp ekmeğinin peşinden şehrin dört bir yanına dağılanları aynı frekansta tutardı. Hasbelkader kendilerine hiç benzemeyen, tabir-i caizse aynı kazanda kaynamadıkları insanlarla karşılaşsalar bile, tamamen koşullar sebebiyle yaşanan bu hesapsız ve zorunlu karşılaşmalar iki taraf için de bir anlık rahatsızlık dışında büyük bir sorun teşkil etmezdi. Müzik, nerede olurlarsa olsunlar onlara geldikleri yeri hatırlatan, sınırlarını belli eden ve aidiyet duydukları topluluğun bir parçası olarak onaylandıklarını, güvende olduklarını hissettiren kimlik araçlarından biriydi.
Gettoların duvarları ardında, ait hissettikleri topluluğun parçası olarak yaşamlarını sürdüren insanlar, kendileri için olduğu gibi bir kimlik aracı olarak gördükleri, hayatlarının her noktasına yayılmış müzikler için de farkında olmadan yaşam alanları oluşturmuşlardı. Bu yaşam alanları kimi zaman kadim müziklere, kimi zamansa dünyaya gözlerini yeni açmış, emekleme evresinde olan yeni müziklere ev sahipliği yaptı. En önemli ortak özellikleri ise imkân ve şartları ne olursa olsun, izole yapıları gereği müziğin beslenip gelişebilmesi için gereken kültürel öğeleri bugüne kıyasla çok daha rafine, çok daha yalın ve direkt sunabilmiş olmalarıydı. Nitekim son dönemde nostalji adı altında sömürülüp iliğine kadar kurutulan 80’lerin, 90’ların pop müziği ile arabesk, gecekonduların şehri çepeçevre sardığı, gettolaşmanın zirve yaptığı yıllarda doğup serpilmişti.
“Gettosundan çıkan müzik çaresizce geçmişteki itibarından yiyor.”
Fiziki sınırları bir ölçüde hâlâ görünür olsa da bugün artık sosyolojik bağlamından uzaklaşan gettolar, bir topluluğa özgü aidiyet ve güven duygusunu pekiştirme; yaşamı ve müziği besleyip muhafaza edebilecek kültürel özütü üretebilme özelliğini tamamen yitirdi. Atıl duruma getirilen sokaklar, mahâlleler, semtler, ilçeler ve hatta şehirler, kültürü işleyebilme kabiliyetinden uzak, yalnızca kağıt üzerinde var olan kara parçalarına dönüştü. Zaten yıllardır müzik teknolojileri, sosyal medya, telif hakları gibi temel konulardaki sorunlarla boğuşan müzik, doğrudan hayata karışmasını, oradan beslenmesini sağlayan en önemli kaynaklarından birini de kaybetmiş oldu.
Her geçen gün siyasi açıdan daha fazla kutuplaşan halkın büyük bölümünün şehirlere yığılıp hayatta kalmaya çalıştığı; kenti, kırsalı fark etmeksizin kültürün bir bulamaç hâline geldiği ve insanların hem teşhirci hem röntgenci sıfatıyla birbirlerinin sanal yaşamlarına arsızca dalmakla meşgul oldukları bir çağda, gettosundan çıkan müzik çaresizce geçmişteki itibarından yiyor.
Dark Blue Notes’da görüş
Uğur Küçükkaplan’ın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Ayrıntı Yayınları’nda Uğur Küçükkaplan


