Sevgili Mine,
Hatırlar mısın? Elvis Costello ile stüdyoda hazırlık yaparken bana isminin anlamını söylemiştin, ben de sana cevaben “You’ll be Mine only, Mine!” diye seslenmiştim. Hatırlıyorum da senin kaderini bu cümleyle oracıkta yazmıştık birlikte. Her zaman kendin oldun, her zaman benim oldun. Dostluğun için müteşekkirim, dün, bugün ve daima. Ne güzel zamanlarmış.
Costello’yu tanımıyordum. Hoş, kimseler umurumda değildi o zamanlar, bilirsin. Ronnie’nin yerinde çalmaktan hep hoşlanmışımdır. Costello’nun birkaç parçada sahneye çıkacağı söylenmişti gerçi ama o Haziran akşamı televizyon ekibinin kulüpte olacağından haberdar değildim. Yapımcıların fikriymiş benimle İngiliz müziğinin asabi genç delikanlısını aynı sahnede kaydetmek. Kafam pek yerinde değildi, dumanlıydım. Konser sonrası kaydı seyrettiğimde hiç de kötü çalmadığımızı görmüştüm. Meğer Costello benim hayranımmış, ara verdiğimizde bana eski kayıtlarımı didik didik ettiğini falan anlattı. Sen de bana yandan yandan Costello’nun ümit vaadeden bir müzisyen olduğundan bahsediyordun. O akşam kuliste, Pacific Jazz dönemimde kaydettiğim The Thrill is Gone şarkımdan ilham alarak bestelediği şarkıyı mırıldanmıştı. Hiç unutmuyorum, Almost Blue’yu repertuvarıma almamı önermiştin. Iyi ki seni dinlemişim.
Bu arada mektubunda hatırlattığın Shipbuilding kaydı, benim stüdyoya son kez girişimmiş, daha sonra ne kendim için ne de bir başkasının adına stüdyoya hiç girmemişim.
Costello şimdilerde napıyor, bir ara bana yazar mısın? Hala sivri dilli mi? Biliyorsun, oralardan buralara haber pek nadir geliyor. Birisi buraya göçecek de bana denk gelecek de anlatacak. Böyle konuştuğuma bakma, az da olsa senin alemde neler olduğunu takip ediyorum. Daha sık yaz diye sana nazlanıyorum. Özleyen bir tek sen misin ki? Ben de seninle sohbetlerimizi özlüyorum. Neyse işte, bana yaz.
Sana güzel bir haber vereyim. Gerçi sen de fark etmişsindir ya beni çok mutlu ettiği için paylaşmak istiyorum.
New Land diye bir şirket, 1965 yazında çok ama çok sağlam bir ekiple yaptığımız stüdyo kayıtlarını kutu set halinde ve hem de plak olarak yayınlamış. Tekrar plaktan dinlemeyi mi başladınız? Gezegeninizde geçirdiğim son zamanlarda CD diye bir şey icat olmuştu. Pek pratikti ama sesler çamur gibi geliyordu. İnsanoğlunun konforu için kaliteden ödün vermesine hasta oluyorum. Ama anladığım, aklınız başınıza gelmiş.
Çetelesini tutmadım, pek net de hatırlamıyorum; 60’ların başında İtalya’da basılmış ve bir yılımı hapishanede geçirmiştim. Bak Mine; dönüşteki kaydımı çok severim: Chet is Back! Ama bu geri dönüş pek kısa sürdüydü; Batı Almanya’da (Bu arada duvar yıkılmıştı, Batı, Doğu tarih oldu değil mi? Göremediydim, çoktan ölüydüm ben) tekrar tutuklandım, İsviçre’ye postaladılar. Oradan da Fransa’ya… Çok zaman geçmeden İngiltere’ye geçmiştim, orada bir filmde oynatmışlardı beni ama neydi, hatırlayamıyorum. Sen kesin biliyorsundur, bir sonraki mektubunda bana o filmi falan hatırlatsan ya. Sonra elime bileti tutuşturdular, gene Fransa’ya geçtim. Fransız resmi makamlarıyla da ısınamadık birbirimize, ver elini İspanya! Batı Almanya’da bir kez daha tutuklandım ve o seferki Avrupa maceram, Amerika’ya şutlanmamla son bulduydu.
İşte o dönüşümden hemen sonra New York’ta yaptığım stüdyo kayıtlarım, Five From ’65: The Quintet Summer Sessions adıyla paketlenmiş. Flügelhorn’la ilk kayıtlarım olabilir. Fransa’dayken trompetim çalınmış, birisi bana konserlerde çalmam için flügelhorn’unu ödünç vermişti. Çalması o kadar zor ki, inanamazsın. Kimse inanmaz; tabii çalanlar ve çalmaya niyet edenler hariç. Ağızlık daha derin ve daha geniş; doldurmak için trompete göre daha fazla hava gerekiyor. Buna rağmen çok sevmiştim flügelhorn’u, şarkı sesimin devamı gibi bir ses almaya başlamıştım ve söylemek istediklerime çok uygun bir enstrumandı.

Avrupa sürgünü sonrası döndüğümde New York’u bıraktığım gibi bulmamıştım, takdir edersin. Charles Mingus daha görkemli işler yapmaya başlamıştı ancak sahnede herkese bağırıp çağırmaktan vazgeçmemişti. Ornette Coleman ve John Coltrane ortalığı kasıp kavuruyordu. Trane’i seviyordum ama sahnede 45 dakika solo atmasını doğru bulmuyordum. Neticede kendisinden başka hiç kimse bu kadar uzun süre dikkatini veremez. Standart melodiler ve standart akor ilerleyişi çerçevesinde hala söylenecek çok şey olduğuna inanıyordum.
Tadd Dameron iyi arkadaşımdı, beni Gene Ammons’un ve Sonny Stitt’in o zamanki menejeri ile tanıştırmıştı. Richard Carpenter sayesinde az da olsa iş olanağı bulmuştum. Ama kabare kartı denen bela yüzünden, anlaşma yapmama rağmen Village Vanguard’da ve içki satışı yapılan diğer caz mekanlarında sahne alamıyordum. Berbat bir uygulamaydı, New York polisi böylece caz müzisyenlerini açlığa mahkum ediyordu, hatırlamak bile istemiyorum.
Carpenter’ın finansmanıyla 1965 yılının Ağustos ayında, arka arkaya üç gün stüdyoya girdik. İlk gün beni kenara çekip, açık açık konuştu; koşaradım geri döndüğüm eski alışkanlıklarım nedeniyle hayatımın içine -yine- etmeden önce beni ayık halde ve hazır eski formumu kazanmışken kaydetmek istediğini, bu işi batırmamam gerektiğini söyledi. Tabii ki -yine- batırmak üzereydim, her gün taksiyle Harlem’e gidiyordum, bağlantımdan malımı kapıyordum. Ama ekibi ve repertuvar taslağını çok sevmiştim; uzakta olduğum zamanlarda beni unutan ya da en iyi ihtimalle Batı Yakası’nın cool sesli yakışıklısı olarak hatırlayanlara, beyinlerini yakacak kadar sıcak bop nasıl yapılırmış, onu göstermek istiyordum. Canım öyle istediği için cool çalıyorduysam da, icap ettiğinde siyahlar kadar hot da çalabilirdim, bilen biliyordu. Yeni yetmeler öğrensin ve eskinin çok bilmişleri de seslerini kessin istiyordum. Zaten ekip arkadaşlarımı da bu şekilde çalabilecek birinci sınıf müzisyenler arasında seçmiştim.
George Coleman! Big George! Memphis’in koca adamı napıyor, yaşıyor, çalabiliyor mu hala? Miles Davis’in grubundaydı, ekibin züppeleri onu desteklemediği hatta açıktan kösteklediği için kendini tam anlamıyla gösteremiyordu George. O nedenle de Miles’dan ayrılmıştı ama bu kısa dönem tanınmasını da sağlamıştı. Tenorda onu almıştım yanıma. Ritim bölümünü ise Detroitli üç delikanlıya emanet etmiştik; basta Herman Wright ve davulda Roy Brooks vardı. Piyanoda ise bu sanatın en iyilerinden biri bizimleydi; Kirk Lightsey uzun yıllar şarkıcılarla çalışmış bir isimdi, kendini saklamayı çok iyi beceriyordu ama sırası geldiğinde hepimizi coşturacak şekilde çalardı. Carpenter da eleman seçimimden mutluydu; bir sanatçıdan öte işadamıydı, daha ziyade parayla ilgileniyordu. Hepimizle karın tokluğu denecek kadar az bir paraya anlaştı.
Repertuvar tabii ki standartlardan ve tanıdıklarımızın orijinal bestelerinden oluşuyordu. Beni Carpenter’la Tadd Dameron tanıştırmıştı, ona aslan payını verdik. Hatırlayan var mıdır bilmem, bop döneminin bence en iyi bestecilerinden ve aranjörlerindendi Tadd. Yumuşakça swing etmeye sevk eden ama çalanı da dinleyeni de şaşırtmaktan geri durmayan bestelere, akılda kalıcı melodiler oturturdu. Carpenter da beste yaparmış, ondan parçalar da aldık. Seçimlerimizin çoğunluğu dinleyicinin aşina olmadığı parçalarsa da hepsi birinci sınıftı. Hatırlıyorum da daha önce birlikte çalmamış bu beşli kısa sürede bir diğerine alışmıştı. Çoğu parçanın ilk denemesi mükemmeldi ya da geçerin üzerinde not alırdı, zaten albümlere de genelde onları dahil etmiştik. Coleman’ın büyük, agresiv tavrı ile benim içe dönük orta karar çalışım şaşırtıcı bir uyum sağlamış, ritm bölümünün kusursuz ve tahrik edici eşliği, ikimizi de risk almaya sevk ediyordu. Daha sert, ifade gücü daha yüksek bir tonla çaldığım ancak yine de lirizmden ödün vermediğim yazılmıştı o tarihte. Doğru işitmişler, bence de geri dönüşümden sonra çalışım ne önceki cool dönemimdekine ne de ileriki yıllardaki karanlık üslubuma benziyor. Yani anlayacağın Mine, ortaya müthiş icralar çıkmıştı.
Carpenter, kayıtları Prestige Records’a sattı. Biliyorsun, Miles Davis’in, o meşhur ilk beşlisiyle yaptığı maraton kayıtları da Prestige basmıştı; biri hariç o seanslardan derlenen albümlerin hepsinin adında fiilin sonunda kesme işareti yer alıyordu. Plak şirketi ve Carpenter, ülkeye dönüşümün ardından beni caz alemine sunmak için aynı formülü uyguladı ve kayıtlar Groovin’ with The Chet Baker Quintet, Smokin’ with The Chet Baker Quintet, Boppin’ with The Chet Baker Quintet, Cool Burnin’ with The Chet Baker Quintet ve Comin’ On with The Chet Baker Quintet isimleriyle piyasaya sürüldü.
New Land şirketi, orijinal mono master bantları almış, Kevin Gray kimse, o remaster etmiş ve dediğim gibi plak olarak kutu set halinde yayımlamışlar. Kitapçık da eklenmiş, okumadım, kim ne yazmış hakkımda bilmiyorum. Zaten hakkımda yazılan kitapların, makalelerin hiç birisi beni tam anlamıyla tarif etmiyor çünkü ben bile neyi neden yaptığımı, hangi zamanı nasıl bir ruh haliyle geçirdiğimi net hatırlayamıyorum. Bilirsin işte, kafam hep yüksekti.
Zamanında yayımlanmış tek tek albümleri olduğu gibi basmışlar. Aslında o seansta kaydedip de yayımlanmamış başka parçalar da vardı, hatta bazılarının farklı denemeleri arasından hangisini seçeceğimize kolay karar verememiştik. Dijital olarak yayımlanacak mı bilmiyorum, umarım o sunuma dahil ederler.
Benden -şimdilik- bu kadar Mine. Daha sık yaz. Çoğuna geri dönemesem de okumayı seviyorum. Caz ne alemde bu arada? Öldü, ölecek, caz bitti şimdi artık yeni caz var, gibilerine konuşulmayan dönem olmamıştır; tüccarlar, sünepeler eksik olmamıştır. Hala öyle mi?
Sevgiyle kal,


