Galata Kulesi, Barış Manço ve Türk Müzisyeni

Şişhane’den Galata Kulesi’ne uzanan, sağlı sollu avizecilerin olduğu Arnavut kaldırımlı dar sokağı hemen her İstanbullu bilir. Buraya ne zaman yolum düşse, kuleyi arkasına alarak aynı noktadan, aynı açıyla, aynı pozu vererek fotoğraf çektiren insanları izlerim. Ergenler, uzatmalı ergenler ve yerli turistlerden oluşan güruha günün her saati rastlamanız mümkündür. Sûretlerin değişmesine rağmen yüzlerdeki ifadenin hiç değişmediği bu homojen kalabalık, her defasında beni derin düşüncelere salar. Hatta fantastik hûlyalara dalıp bu değişmez ifadenin civar esnaf tarafından cüzî bir ücretle kiralanan ve fotoğraf çekildikten sonra iade edilen bir mask olduğunu düşündüğüm dahi olmuştur. Sevinçli bir telâş içinde birbirleriyle yarışırcasına fotoğraf çektiren bu insanların tek bir amacı vardır; yüz binlercesi olan o fotoğraf karesi serisine “yeni” bir tane eklemek. Sonra birdenbire sokağa bir gölge düşer, insanların bulanıklaşan görüntülerinin yerini soru işaretleri alır. Fakat bu fasıl çok sürmez; kafamda susturmaya çalıştığım sorularla düşerim kendi yoluma.

Kültür tarihi üzerine çalışan, müzik gibi soyut bir sanat üzerinden toplumu, insanı anlamaya gayret eden biri olarak ilgilendiğim pek çok konu var elbette. Fakat itiraf etmeliyim ki bunlar arasında en çok ilgimi çeken yaşadığım toplumun “kendi olabilme” hakkından mahrum olması. Çünkü neredeyse hiçbir şeyi kendi muhayyilesiyle elde etmemiş, çok uzun zamandır dünyaya başka bir zihnin gözleriyle bakan ve var oluşunu, üstünlüğünü kabul ettiği, her daim öykündüğü bir iradenin onayına bağlı kılan bu toplum adeta körelmeye, körleşmeye mahkûm olmuş gibidir.

Bu öylesine bir körelmedir ki toplumun ayakta kalmasını sağlayan bütün maddi ve manevi değerlerin korunup geliştirilmesini imkânsız hâle getirir. Zira her şeyden önce en büyük darbeyi kültüre vurur. Artık iç dinamiklerinden beslenemeyen, devinimini kaybettiği için doğal akışı içinde değişime uyum sağlayıp kendini yenileyemeyen kültür, yaşayan canlı bir olgu olmaktan çıkar. İpleri siyasetin eline geçmiş değişken ve muğlak bir konfor alanı hâline geldiği noktada tüm gerçekliğini ve samimiyetini yitirir. Böyle bir toplumda yaşayan insanların genelinde zihin hantallaştığı için düşünce kısırlaşır. Kalıplaşmış yargılar, şablon görüntüler ve şartlı refleksler içi boşalan kültürü hızla işgâl eder. Buradan itibaren kültür, uzak geçmişte kalmış “başarılarla” süslenip hamasi duygularla parlatılan, içi boş plastik bir vitrin hâline gelir.

Nitekim bir ülkenin ekonomik gidişatı sadece hükümetin siyasî tercihlerine veya uluslararası ilişkilerdeki karnesine bağlı değildir. Çünkü üretim yalnızca siyasetle değil, devleti ve toplumu kapsayıp şekillendiren kültürle de derin ilişki içerisinde olan bir kavram. Bilim ve teknolojideki geriliğin başlıca nedenlerinden biri bu alanlara gerekli yatırımların yapılmamasıysa da esasında bu bir zihniyet, özetle kültür meselesi. Aynı durum sanat, turizm ve gastronomi için de geçerli. Tarım ve hayvancılıkta kendine yetebilmesi koşuluyla sadece turizmi ve mutfağıyla bile refah içinde yaşayabilecek bir ülkenin içinde bulunduğu şu durumun izahını yapmak çok zor. Mevcut sorunların, yapılan hataların kabullenilmesi kadar bunlara verilen tepkilerin ve getirilen çözüm önerilerinin ucu da zihniyeti şekillendiren kültüre çıkıyor.

Bugün hemen herkesin sevgiyle andığı Barış Manço, kuşkusuz ki popüler Türk müziğinin en önemli figürlerinden biriydi. Çalışma alanımdan da kaynaklı olarak müziğine vakıf olduğum Manço’nun zannediyorum ki dinlemediğim tek bir şarkısı dahi yoktur. Ne var ki yaptığı işler bir yana, her aklıma gelişinde gözümün önünde beliren bir kare var ki zihnimdeki Barış Manço imgesinin bununla özdeşleştiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bahsettiğim görüntü şarkıcının bir röportajına ait. YouTube’da da birkaç dakikalık kaydı bulunan röportajda, Barış Manço aslında yıllardır duymaya alışık olduğumuz bazı bilindik fikirlerden bahseder. Fakat bir an vardır ki söylediği şey gülüşüyle bütünleşir ve bakmayı değil de görmeyi bilene çok şey anlatır.

1991 yılında, bundan tam 31 sene önce bir İngiliz gazetecinin kendisiyle yaptığı röportajda Barış Manço son derece önemli bir şey söylüyordu: “Biz ülkeleri Türkiye’nin dostu olanlar ve olmayanlar olarak ayırırız. Çünkü biz kendimizi dünyanın merkezinde görüyoruz” dedikten hemen sonra Manço’nun yüzünde beliren müstehzi gülüşün altında yatan saikler en az siyaset kadar kültürün de sınırları içine giriyor. Çünkü her ne kadar kişisel fikrini söylüyor gibi görünse de Manço orada ait olduğu toplumu temsil ediyor, geldiği kültürün ve onun bir türlü hakkıyla yazılamamış tarihinin şekillendirdiği siyasi duruşun sözcülüğünü yapıyordu. Hem de dünyayı dolaşmış, yurt dışında eğitim görmüş, dil bilen ve farklı müzik türlerini dinleyip/icra edip takip eden entelektüel denebilecek bir müzisyen sıfatıyla, İstanbul’un göbeğinde bir İngiliz gazeteci karşısında…

Müziğini yeryüzünün en zengin müziği olarak görüp eşsiz bir derinlik atfeden; buna rağmen onu yıllarca kılıktan kılığa sokarak parçası olmayı arzuladığı medeniyetin onayına sunmaktan kendi olabilmeye, kendini gerçekleştirebilmeye bir türlü fırsat bulamamış Türk müzisyeninin bitmez travmasının arkasında yatan gerçek de tam olarak bu aslında. Hiçbir zaman arkasındaki kültürel birikimi kavrayamamış, bu yüzden de teknikten ibaret zannedilen Batı müziğini taklit etmekten öteye geçememiş olmak, hakikatle her yüzleşmede derin sancılar yaşanmasına neden olmuştur. Çoksesliliği üç-beş yerli motif serpiştirdiği koro yapıtlarından veya türkülerin altına yerleştirdiği birkaç akordan ibaret sanan müzisyenin sarsılmaz inancının bir yansımasıdır işte o gülümseme. Türk müziği tarihinde özgün denebilecek bir avuç münferit çalışmanın arkası bir türlü gelmemiştir gelmesine, fakat herkes formülü bildiğinden adı gibi emindir. Nasılsa Türk müzisyeni günün birinde uluslararası alanda bir yıldız gibi doğacak ve müziğimizin zenginliğini tüm cihana gösterecektir. Her konuda olduğu gibi buna olan inancımız da tamdır. Tek yapılması gereken bunu başaracak yetenekleri bulup yetiştirmek; bu yüzyıla olmadıysa bir dahakine…

Üretemeyen, üretemediği için herhangi bir durumda kendine yetemeyen toplumlar yalnızca pirinci, buğdayı değil, içini dolduramadıkları için kültürü de tüm öğeleriyle ithâl etmek zorunda kalırlar. Bu durum bir süre sonra siyasetten gündelik hayata her şeye kendi rengini verir ve işin ilginç yanı toplum kendisine ait zannettiği bu rengi ölümüne sahiplenir. Onun kendisi için en uygun renk olduğundan bir an bile şüphe etmez. Yapay bir özgüven inşa ederken kendi rengini bulma ihtiyacı hissetmez. Sosyal paylaşım sitelerinin pompaladığı şahsiyet duygusu üzerinden semirilen egolar öylesine okşanır ki sorgulamaktan yoksun biri olmak rahatsız edici bir durum olmaktan çıkar. Artık zihni devre dışı bırakarak homojen bir topluluğun parçası olup herkesin yaptığı şeyleri yapmak eğlenceye açılan bir kapı olduğu kadar, toplumun dışında kalıp yalnız hissetme korkusuna da en etkili, en kestirme çare olur.

Şu durumda geriye iki dert kalır; aynı yerde, aynı açıyla, aynı pozu vererek çekilen fotoğrafı bir an önce paylaşmak ve yeterince bilinmeyen fakat zenginliğinden de şüphe duyulmayan Türk müziği/kültürü üzerinden aslında çok az tanınan dünyaya Türkün gücünü göstermek… Bugün değilse yarın, o da değilse sonraki gün…

Uğur Küçükkaplan

Müzikolog, piyanist ve müzik eğitimcisi. Arabesk, Türkiye'nin Pop Müziği ve Türk Beşleri isimli üç kitabı yayımlandı.

Uğur Küçükkaplan 'in 3 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Uğur Küçükkaplan ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.