Dark Blue Notes, müzik ve sanat dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. ‘Geçimini doğru zamanda doğru tuşlara basarak sağlamaya çalışan’ piyanist, eğitimci Can Çakmur, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Ben umutlu bir insan değilimdir. Her geçen sene, sonu nasıl olacağı belirsiz bir distopyaya doğru ilerliyoruz bence. 2025 de farklı değildi; hatta insanlığın ettiği kötülüklerin birçoğunda 2025 rekor kırmış olabilir. İklim krizi, soykırım, demokrasinin çöküşü, kadın cinayetleri, dünyanın yobaz hâlleri… Adrian Belew 2000 yılında “Tragedies of Kennedys, refugees, AIDS disease/ Photos of Hiroshima, the Holocaust and Kosovo” ifadesini şarkı sözü yapmıştı. 2025’e de ancak bu yakışır. 2025 yılında müziğe dair ne olmuşsa, bu distopik gerçekliğin gölgesinde değerlendirmek gerekli.
“Gazze’de çocuklar bombalanırken ne demek iş çıkışı opera, konser, sinema?” ya da “E tamam, gitmedin; bir kişinin canını mı kurtardın?…”
Tam bu noktada yaşadığımız distopyanın en can alıcı hususuna geliyoruz: Eğlence endüstrisinin (entertainment industry) çarkları dönmeye devam ediyor. Yalnız bu sene, şöyle bir büyük değişim yaşandı: İlk defa ‘hızlı tüketim müzik’, yapay zekâ tarafından yaygın biçimde üretilmeye başlandı. Benim için 2025’in müzik olayı, hatta sanat olayı, buydu.
Distopya gerçekliğinde, beyin yıkama ve propaganda vasıtasıyla, anlam ile bağımızın kopacağını zannediyor insan. Görünen o ki, yıkanacak bir beyin kalmamasının daha efektif bir kontrol mekanizması hâline geldiği bir noktadayız. Güzel bir deyiş aklıma geliyor: “Müzik, zamanı dekore etme sanatıdır”. Yani müzik, bir insanın diğerine zamanını vermesidir. İletişimdir. Fabrika düzeni, zanaatkâr ile alıcı arasındaki ilişkiyi nasıl büyük ölçüde bozduysa, tüketim müziği de benzer bir etki yaratıyor. En bayağı arka plan müziğinde bile, bir çeşit insani tasarımın varlığı söz konusuyken, AI müzikte, bu insani iz çoğu zaman ortadan kalkıyor. Wall-E filmindeki yürümekten aciz insanlardan çok da uzak değiliz. İddia ediyorum ki bu yazıyı okuyan herkes, bir noktada fark etmeden AI müziğine maruz kalmıştır.
Bu durumu doğru şekilde tahlil etmek için “Generative AI” dediğimiz sistemi biraz anlamaya ihtiyacımız var. Müzik üretim programlarını ele alalım. Bu programlar yüz binlerce şarkı üzerine eğitiliyor ve çok basit bir anlatımla, verilen herhangi bir komutun matematiksel olarak olası devamlarını hesaplıyorlar. Yani en basit ifadeyle: Eğer melodide ‘do’ notası varsa, ona verilen komut çerçevesinde “bir sonraki nota ne olabilir” sorusuna olasılıksal bir cevap veriyor.
Suno CEO’su (Suno en yaygın AI müzik programlarından biri), insanların artık müzik yapmaktan hoşlanmadıklarını çünkü çok zaman aldığını ve zor olduğunu söylüyor; Suno sayesinde bir enstrümanda ya da prodüksiyon yazılımında iyi olmadan, hayal ettikleri müziği üretebileceklerini ve anında dinleyebileceklerini iddia ediyor. Başta biraz talihsiz, biraz reklam kokan, biraz da Silikon Vadisi’nin gerçek yaşamdan uzak optimizasyon fetişisti “tech bro” felsefesini yansıtan bir söylem gibi görünüyor bu. Biraz daha derine inildiğinde ise oldukça tehlikeli bir alt metin barındırdığı ortaya çıkıyor.
İnsanlar bir şey yaratmak istedikleri zaman, onun, zihinlerinde kısmen var olan bir imgesini somutlaştırmaya çalışırlar. Yaratının bu öz hâlini betimlemek neredeyse imkânsızdır. Bu öz hâl, kişinin hayal gücünde var olan bir silüetten ibarettir. Teknik dediğimiz şey, bu silüeti somut bir hâle sokar. Yalnız burada süreç tek taraflı değildir. Teknik, öz yaratıyı kendi gereksinimleri ve kısıtlamaları çerçevesinde dönüştürür. Yani teknik sadece bir araç değil, aynı zamanda yaratıcı sürecin etkin bir paydaşıdır. Suno’nun CEO’su Mike Shulman’ın argümanı ise, Suno sayesinde tekniğin büyük ölçüde gereksiz hâle geldiği yönünde. Durumu basitleştirecek olursak Shulman diyor ki: “Siz bir müzik hayal edin. Suno istediğinizi yapar.”
Bunu duyunca bir Suno hesabı açtım ve farklı komutlar denedim. Suno, teknik komutları güvenilir ve tutarlı biçimde uygulamakta zorlanıyor. Fakat şarkının karakteriyle ilgili komutları bir şekilde uygulamayı başarıyor. Söz ettiğimiz silüeti, Suno bir şekilde forma sokuyor ve kullanıcılar bunların arasından en iyi olanı seçip bunun üzerinde düzeltmeler yapmaya başlıyor.
Platformda başarılı olan şarkıların komutlarını ve üretim süreçlerini incelediğimde de benzer bir eğilim gördüm. Taslak yapma dediğimiz beceri, büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda; çünkü anlam ve anlamsızlık arasındaki ilişki matematiksel yakınlığa indirgenmiş durumda. Bu durum bilgi içerikli metinler için ciddi bir problem teşkil etmese de, anlamı yıkan ve yeniden kuran sanat için belirgin bir yaratıcılık çukuruna yol açıyor.
Bunu şu şekilde örneklendirelim: Klasik müzikte armoniler belirli şekillerde birbirine bağlanabilir. Bunların bir kısmı tipik olarak sıklıkla kullanılır. Bir kısmı ise teorik olarak mümkün olsa bile çok nadiren tercih edilir. Beethoven, Op. 101 numaralı sonatın yavaş bölümünde olağanüstü bir durum yaratır ve bu atipik geçişlerden beş tanesini art arda dizer. Hemen hemen doğru duyulan bu kısım, biraz daha dikkatli dinlendiğinde —benim yorumumla— adeta bastırılmış bir çığlık etkisi yaratır.
Sistemi çok basite indirgersek, Generative AI dediğimiz Suno, Midjourney veya ChatGPT gibi yapay zekâ programları, her olaya 0.00 ile 1.00 arasında bir olasılık atfeder. Bu beş akordan herhangi birinin diğerini izleme olasılığının yaklaşık 0.25 ya da 1/4 olduğunu varsayarsak, Beethoven’ın yazdığı bu beş akorun birbirini takip etme olasılığı (0.25)⁵ olacaktır ki bu değer sıfıra oldukça yakındır.(*)
Sonatın bu beş akor dışında istatistiksel olarak ayırt edici başka özellikleri olmasa bile, bu beş akorun varlığı onu tekil bir yere taşır. Gerçekten baktığımızda, her sanat eseri buna benzer, kendine has bir imza taşır. Bu imzayı yaratmanın yolu da insanın iradesiyle bağlamı bilinçli biçimde yıkıp yeniden kurma yetisinden geçer.*
Bu gerçekliğin bilincinde olmak, yapay zekânın son derece faydalı olabileceği alanları da daha net görmemizi sağlar. Yapay zekâ sistematik olarak açıklanabilen süreçleri büyük bir hız ve kolaylıkla tamamlayabilir. Fakat ne yazık ki, ne Mike Shulman ne de diğer yapay zekâ devleri, yapay zekânın yalnızca bir araç olarak kalmasını istemiyor gibi görünüyor. Shulman’ın sözlerini tekrar hatırlayalım… Aktif yaratıcılık, giderek pasif bir tüketiciliğe evriliyor.
Peki bunun dünyanın distopik gerçekliğiyle ne alakası var? Daha iyi bir dünya hayal edemeyen ve var olan kalıplara hapsolan herkes, kurulu düzenin propagandasını kolaylıkla içselleştirecek ve “madem Gazze’de ölen çocuklara edebileceğimiz bir yardım yok, o zaman Spotify’ı açıp ilk çıkan playlist’ten Velvet Sundown dinleyelim” diyecektir.
Kim bilir, belki bir gün Gazze’de çocukların öldüğünü hatırlamayacaktır bile. Zaten yapılacak bir şey yok.
*LLM’lerde kullanılan nöral ağlar gerçekte bu şekilde birebir çalışmıyor olsa da, burada verilen matematiksel değerler yalnızca açıklayıcı bir indirgeme niteliğindedir; buna karşın betimlenen işleyiş mantığı ve felsefi çıkarımı geçerlidir.

■
Ardından: 2025 dosyası
Can Çakmur Instagram
Can Çakmur resmi web sitesi


