Cover (*) Sanatı

Siz de benim gibi cover sevenlerden misiniz? Sevdiğiniz bir parçayı, bellediğiniz hâlinden başka bir düzenlemeyle, başka bir sesten duyduğunuzda merakla dinlemeye başlayanlardan mısınız? En azından bazen?

Orijinal hâli güzel olmadığı için değil ama bestenin henüz açığa çıkmamış güzelliklerini sergileyebileceği olasılığıyla, cover şarkılara, mümkün olduğu oranda, önyargısız yaklaşmaya çalışıyorum. En azından bazen…

Müzik damağına güvendiğim insanlar bu noktada karpuz gibi ikiye ayrılıyorlar. Bu durum özellikle klasik rock sevenler arasında çok belirgin. Dinlemeden karar vermemek gerektiğini düşünenler ve dinlese de dinlemese de, sevse de sevmese de şarkıların ellenmemesinden yana olanlar.

Her iki tarafın da haklı olduğu yanlar var elbette. Ben de, bazen, bazı şarkıların ya da albümlerin yeniden yorumlanmasını istemiyorum. Roger Waters’ın 1992 tarihli ve birçoklarının ilgisine mazhar olamayan, başyapıt niteliğindeki albümü Amused to Death, aklıma ilk gelenlerden. Gilmour kabilesi zaten hiç yanaşmamıştı, Waters tayfası da muhtemelen küskündü; her iki taraf da ıskaladı. Albümü ve şarkılarını, Jeff Beck’in gitarı, Waters’ın sarkastik vokali, yaratıcı ses efektleri olmadan düşünemiyorum. Allah aşkına, söyleyin! What God Wants Part III neden tekrar yorumlansın ki? Jeff Beck’in bu akıl dışı, gerçeküstü solosunun yerine kim neyi koyabilir? Bir de neden?

Bereket versin, bildiğim kadarıyla, bugüne kadar kimse elleşmedi.

Diğer taraftan da bir örnek vereyim. I Want You, The Beatles’ın Abbey Road albümünde yer alan bir John Lennon bestesi. Grubun dört üyesinin birlikte son kez stüdyoya girdiği seansta kaydedilmiş. Uzunluğu, sert gitar riff’i, bir kaç dizeden oluşan sözleri ile grubun en ayrıksı şarkılarından da biri.

The Grateful Dead’in öncülüğünü yaptığı jam band ekolünün temsilcilerinden Umphrey’s McGee, 2018’de şarkıyı yorumlamıştı. Orijinalinde olmayan türden bir sert swing ile çalınan bu yorum, müthiş gitar sololarıyla kulak okşuyordu. The Beatles’ın orjinal düzenlemesinden fazla uzaklaşmadan kendi stilleriyle çalabilme becerisini göstermiş olmaları bu yorumu güzel hale getiren temel husus. Denk geldiğim için şanslı saymıştım kendimi.

Sevgili yazar arkadaşım Mine Gürevin‘e fikrini sordum. Michael Bublé‘nin Feeling Good yorumuna hiç ısınamadığını söyledi. Mine, düzenlemenin gereğinden fazla popüler motifler içerdiğini; Bublé’nin vokalinde, Nina Simone‘un doğallığını, sahiciliğini bulamadığını düşünüyor. Dinledim de, haklıymış; nefesliler James Bond tema şarkılarından hallice olmuş. Daha da önemlisi, Simone’un vokaliyle şarkı, bir nevi kadın özgürlük hareketi marşı niteliğine kavuşmuşken, sözler, şehirli macho Bublé’nin söyleyişinde… nasıl desem? pek sakil tınlıyor. (Araya caz alalım, The John Coltrane Quartet Plays albümünde yer alan ve besteyi ilahiye çeviren muhteşem yorumu hatırlatalım.)

Bülent Seyitdanlıoğlu’nun aklına gelen ilk örnek ise, hakikaten bir felaket: George Michael‘ın ünlü şarkısı Faith‘e nu-metalin ağır topu Limp Bizkit‘in getirdiği yorum. Seyitdanlıoğlu, şarkının bir Michael klasiği olarak öznel yolculuğunda önemli olduğunu ve Limp Bizkit’in düzenlemesinin ve yorumunun besteye oturmadığını söylüyor: “Eğer George Michael’ın dünyaca meşhur olmuş yorumu var olmasaydı da, bu beste dinleyiciyle ilk kez Limp Bizkit yorumuyla buluşsaydı, sıradan bir çalışma olarak yitip giderdi.”

Yüzde yüz haklı! Arkasında bıraktığı ilişkinin yıkımını henüz toparlayamamış bir insanın yeni bir aşk ihtimali karşısında hissettiği ürkeklikle uzaktan yakından alakası olmayan bir söyleyiş ve hiç gereği olmayan sonik bir saldırganlık şarkıya hiç mi hiç yakışmıyor. O kadar kötü ki, klibini buraya alıp da yazıyı mundar etmeyelim. Orijinali boy göstersin yazıda…

Kötüye bir örnek de bu yazıyı kaleme almama vesile olan Wandering Spirit yorumu. Miranda Lambert süperstar kategorisinde bir country müzisyeni. 2022 çıkışlı Palomino albümünde yer alan yorum, albümün en rock parçası olsa da, orijinalindeki swing yok olmuş, sözler hayat bulmamış, sıradanlaşmış. Mick Jagger’ın söyleyişinde hayat bulan serseri ruh Lambert’te canlanmıyor. Gitar işçiliğine ise söz yok; tellerin çelikten imal edildiğini hatırlatırcasına çalınmış.

Lambert’in orta karar yorumladığı Wandering Spirit, aynı adlı, 1993 tarihli Mick Jagger albümünde yer alıyordu. Albüm, kanaatimce The Rolling Stones familyasının son 40 yılda yayınladıklarının en iyisiydi; en az Steel Wheels kadar güzeldi. Dahi prodüktör Rick Rubin‘in imzasını taşıyan düzenlemesiyle, Wandering Spirit, Stones-vari bir blues üslubu ile çalınmış; muhteşem geri vokalleri, yırtıcı gitar eşlikleri, müthiş solosu, Jagger’ın kirli vokali ile kusursuz bir müzikalite sunuyordu.

Bülent Seyitdanlıoğlu bir hatırlatma daha yaptı, yazmadan edemem; iyi cover nasıl olur sorusu Jagger’ın bu albümünde cevaplanıyor. Jagger, Bill Withers‘ın, bu sıradışı mücevherini, orijinal düzenlemesini ve ilerleyişini aynen kullanarak ancak Withers’ın kendi kendine konuşmasını Lenny Kravitz‘le diyaloğa çevirerek yorumluyor. Use Me yeniden doğuyor.

Araya parça almadım. Göbeklitepe, bugüne kadar keşfettiğimiz en eski yaratılarından insanlığın. Belki de günümüz kültürüne erişinceye dek defalarca coverlanan en eski kült eserimiz. Hiç birisi bundan daha derin, daha etkileyici ve daha eksiksiz değil. Cover yapmak kolay iş değil.

Sanırım, iyi bir cover nasıl olmalı sorusunun olası cevaplarından bir ikisi ortaya çıktı. En azından bu yazarın bakışına göre…

Bir yandan orijinali hatırlatmalı ama öte yandan yorumcunun müziğinin karakteristiğini de yansıtabilmeli. Düzenleme ve icra etme biçimi değişse de -ki değişmeyecekse neden yeniden yorumlansın- sözlerle müzik arasındaki uyum kaybolmamalı.

Stil değiştirildiyse, dinleyiciye, keşfettiğinde ısınabileceği yeni bir duygu verebilmeli. Nihayetinde, bir icra, dinleyicisini şarkının atmosferine sokabildiği; kendisi için söylendiğini, hatta çalanın, söyleyenin kendisi olduğunu düşündürtebildiği oranda iyidir. Bir müzisyenin, kendi yazmadığı bir şarkıyı bu hale getirebilmesi çok da kolay bir iş olmasa gerek.

En önemlisi, şarkının sözleri, şarkıcının dilinde öylesine sahici dile gelmeli ki, başkasınınkini değil kendi yazdığı şarkıyı söylüyor gibi hissettirmeli. En nihayetinde her şarkı sözü bir şiirdir. Nasıl ki, şiir, çoğunlukla, şairin hissiyatını ve görüsünü yansıtır, yorumlamaya niyetlenin de şarkının sözlerini kavraması ve buna uygun şekilde söylebilmesi gerekir.

Zanaatı, işçiliği de atlamamalı. Yorum, en az orijinali kadar iyi müzisyenlikle çalınabilmeli ki, dinleyici orijinalinde tanıdığı müzikaliteden çıkıp yeni yoruma odaklanabilmeli.

Tabii ki herkesten Jimi Hendrix’in All Along the Watchtower yorumunda yaptığı düzeyde bir metamorfoz beklememeli ama eğer ünlü bir müzisyen bir başka ünlünün şarkısını yorumlayacaksa, bunu yorgun ya da ilham yoksunu zamanlarında yapmamasını beklemek de dinleyicinin hakkı.

Öbür türlü, en hafif tabiriyle, başkasının zenginliğinden kendine pay çıkarmaya çalışan müzisyen görünümü vermemek kaçınılmaz.

Beğenilerden temellenen bir yazı yazınca, doğal olarak, öznel tercihlerimden hareket ettim. Hal böyle olunca, iyi bir cover nasıl olmalı sorusuna karşılık bulmaya çalıştığım cevaplar da öznel. Muhtemelen de çok eksik. Geleneği sürdürenleri, cover gruplarını ya da yarı profesyonelleri hariç tutmak gerektiğini de not edeyim. Onlar, neticede, aktüel hayatta erişemeyeceklerimizi önümüze getiriyorlar. Gary Clark Jr. sahnede Jimi Hendrix‘i diriltiyorsa, neden itiraz edelim ki?

Vesselam zor iş yani bu cover sanatı; müşkülpesentlere beğendirmek zor.

(*) Sahi, bu cover kelimesinin de mi Türkçesi yok? Yorum eksik mi kalıyor, ne dersiniz?

Turgay Yalçın

Yayın Yönetmeni, Kurucu Ortak, Yazar, Radyo Programcısı.

Turgay Yalçın 'in 171 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Turgay Yalçın ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir