İş Sanat Sahne Sanatları, bu sene Mayıs ayını bitirirken son konserlerini Hiromi Uehara ile yaptı. Uzun yıllardır dünyanın birçok yerinden birbirinden iyi sanatçıları sahnelerine davet eden İş Sanat kurumu sayesinde ben de daha önce birden fazla kez gelen Hiromi’yi ilk kez canlı dinleme fırsatı buldum.
Mekân İş Sanat. Tarih 15 Mayıs. Ama asıl mekân, Hiromi’nin, tuşların üzerinde kurduğu bir evren demek istiyorum. Piyanoyu bir enstrüman gibi değil, bir oyun arkadaşı gibi kullanıyor. Onunla zıplıyor, kaçıyor, fısıldaşıyor.
Hiromi Uehara’yı sahnede izlemeye başladığımda, piyanonun sınırlarını zorlayan değil, onları çoktan aşmış bir müzisyenle karşı karşıya olduğumu fark ettim. Sanki sahneye adım attığı anda piyano da kendi doğasını unutup kendini Hiromi’ye teslim etmiş gibi göründü gözüme. Sonrasında ve konser boyunca o hissedeceğiniz, klasik müziğin disipliniyle cazın özgürlüğü, elektronik seslerin hayal gücüyle akustik tonların derinliği arasında dolaşan bir anlatı sürüp gitti. Konserine giderseniz bu cümlemi hatırlayın derim.

Anlaşılacağı üzere, Hiromi’nin sahnedeki varlığı sadece bir performans değil. Onu izlerken, bir enstrümana değil, düşünce hızında akan bir müziğe tanıklık ediyorsunuz. Bazen bir ayağı bir taburenin üzerinde, diğeri başka bir klavyede—ama bu fiziksel hareketlilik bile müziğin içindeki çok sesliliğin bir devamı gibi. İki elinin farklı klavyelerde birbirinden bağımsız melodiler kurması, yalnızca teknik bir beceri değil, müzikal bir zihin haritası bence. Benim görmeye bile cesaret edemeyeceğim bir harita bu.
Bu zihin haritasının izlerini geçmişinde görmek de mümkün sanırım. Henüz Berklee’deki eğitimi sırasında albüm çıkarmış bir piyanist Hiromi. Klasik armonilerle cazın iç içe geçişini erkenden mümkün kılması, onu henüz öğrenciyken parlatan bir kabiliyeti oldu belli ki. Hiromi’nin verdiği röportajları ve müziği hakkındaki düşüncelerini dinlerken, bu dönemin, onun için bir sentezden ziyade bir çeşit oyun alanı gibi olduğunu anlıyorum. Oyun diyorum, çünkü Hiromi müziği ciddiyetle değil, ciddiye alarak oynuyor. Onun için virtüözite, gösteri değil, müziğin içinde özgürce dolaşmanın bir yolu. Ayrıca onun için virtüözite, olması gereken herhangi olağan bir durum.

Bu anlayış, onun son dönem projelerinde dikkat çeken elektronik sound ile daha da belirginleşiyor. Analog ve dijital sesler arasında kurduğu ilişki, müziğini yalnızca çok sesli değil, aynı zamanda çok katmanlı kılıyor. Dinleyici olarak bir anda farklı zamanlarda, farklı ruh hâllerinde, farklı iklimlerde bulabiliyoruz kendimizi. Özellikle kromatik çıkışlar, Hiromi’nin müziği bir “geçiş” olarak değil, bir “reddediş” olarak gördüğünü düşündürdü bana. (Böyle düşünmeye teşne biri de olabilirim ki neden olmasın.)
Bir yerden başka bir yere değil, başka bir şeye evrilen bir anlatı kuruyor. Sahnedeki diğer müzisyenler ise bu anlatıya olan hakimiyeti ile hayranlık uyandırıyor.
Bu anlatının içinde, favori piyanistim dediği Ahmad Jamal’ın etkisi de hissediliyor müziğinde: Özellikle sesler arasındaki boşluklara, suskunluklara verdiği özenle, Jamal gibi Hiromi de, bazen o kısa, duraksayan eslerde dinleyicinin hayal gücünü çağırıyor. Bu anlamda John Cage’in izlerini taşıyor demek yanlış olmaz. Sessizlikle kurduğu ilişki, Hiromi’nin de müziğinin altını çizen önemli bir yapı taşı. Her sese açık, her es’e açık bir evren kuruyor o da.






Ama bu sadece caz değil. İçinde klasik müziğin disiplini, rock’ın enerjisi, elektronik müziğin cesareti var. Belki de en çok, çağdaş müziğin beklenmedik çıkışları. Dinlerken akla John Cage’in “her ses bir sestir” anlayışı düşüyor. Hiromi’nin müziğinde her sese bir alan var. Her sese açık bir dünya. Sürprize değil, sürprizin doğal olmasına inanan bir yapı.
Konser boyunca müziğin bizi nereye götüreceği belirsizdi, ama bir yere gideceğimiz kesindi. Müzik, bazen bir bas hattına tutunarak, bazen bir melodik sıçramayla, bazen de sessizce yön değiştirerek aktı. Hiçbir zaman tahmin ettiğim yerden ilerlemedi. Hiromi’nin müziği, dinleyeni hazırlıksız yakalıyor. Bu yüzden heyecan verici. Bu yüzden şaşırtıcı. Ve bu yüzden kalıcı.
Sonuçta, Hiromi’yi izlemek, sadece bir konser deneyimi değil, doğaçlamanın olasılıkları üzerine bir düşünce egzersizi gibi. Müziği ne kadar özgürleşebilir, bir piyanist ne kadar hikâye anlatabilir, sahne ne kadar oyun alanına dönüşebilir? Tüm bu soruların yanıtlarını vermiyor, hepsini açık bırakıyor. Biz de zaten bu açık bırakmalarda yaşıyoruz.
■ Hatimet Miral’ın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
■ Hiromi resmi web sitesi


