Beşiktaş, Z Kuşağı ve Can Çekişen Müzik Yayıncılığı

Bugün, pembe renkli pofidik bir nostalji bulutu içinde rengârenk resmettiğimiz 1990’lı yıllar elim bir doğa olayıyla kapanmış; lâkin olumsuz koşullara ve onca sorununa rağmen eğlenceden payına düşeni alma azminden hiçbir şey kaybetmeyen halkımız, bütün dünyayı saran milenyum çılgınlığından da geri kalmamıştı. On binlerce canın yitirildiği, yüz binlercesinin evsiz kaldığı olayla, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan o dönemlerden birine daha girmiştik oysa. Ne var ki bu durum yeni bir çağın coşkusunu idrak etmemize engel teşkil etmemeliydi. Nitekim biz de öyle yaptık; bir yandan televizyonda bir programdan diğerine koşuşturan, adına “deprem profesörleri” dediğimiz uzmanları izleyip jeoloji alanındaki bilgimizi artırırken, bir yandan da milenyum çağının vadettiği güzel günleri hayal etmeye başladık. İşte şimdilerde epeyce sağa sola çekiştirerek dilimizden düşüremediğimiz Z kuşağının yerli üyeleri, milletçe bipolar bir ruh hâli içinde olduğumuz, aşağı yukarı böyle şenlikli bir ortamda ana rahmine düştüler.

Muhtemelen okuyucu kitlesinin büyük kısmını teşkil eden X ve Y kuşakları bu girizgâhtan pek memnun olmamış şekilde “Hadi canım, hiç mi iyi bir şey yoktu, ne yani şimdi daha mı iyi!” diye homurdanmış olabilirler. Böyle demiyorum tabii. Geçmiş güzellemesi yapmayı sevmeyen biri olmakla birlikte en çetin koşulların olduğu, en büyük trajedilerin yaşandığı dönemlerde bile illâ ki az da olsa iyi şeylerin olduğunu düşünen biri olarak, bahsi geçen yılların da güzel yanları olduğunun farkındayım. Bu dönemde müzik eğitimi alan genç bir konservatuvar talebesi olarak her anlamda kendimizi geliştirmek için çalışıp didindiğimiz, okuldan çıkıp aç acına konserlere yetişmek için yollara düştüğümüz, her şeye rağmen müziğe, sanata olan bağlılığımızla geleceğe olan umudumuz arasında koşutluk kurabildiğimiz bu günleri doğrusu ben de özlemle anıyorum. Özlemle andığım şeylerden biri de bugün neredeyse tümüyle sönmüş olan yayıncılık alanındaki idealist yaklaşım ve onu besleyen/onunla beslenen, fakat ne yazık ki büyük ölçüde yitirdiğimiz okuma heyecanı.

İstanbulluların veya o dönem İstanbul’da yaşayanların çoğu bahsettiğim heyecanın en yoğun yaşandığı yerlerden birinin Beşiktaş olduğunu bilirler. İki yaka arasında geçiş bölgesi olmasının yanında, benim okuduğum okulun da aralarında bulunduğu önde gelen üniversitelerin kesiştiği noktada yer alan Beşiktaş, o yıllarda büyük kitapçılara/kırtasiyelere ve gençlerin vakit geçirdiği mekânlara ev sahipliği yapan, bilhassa çarşı içi ve sahiliyle çok canlı bir semtti. Öğrencilerin büyük ilgi gösterdiği, günün her saatinde meraklı okuyucularla dolu olan kitapçıların bir kısmı eski usûl senet yoluyla, bazıları da öğrencilere özel bir kartla taksitli alışveriş yapabilme imkânı tanıyordu. Dakikalarca rafların arasında dolaşıp yeni çıkmış bir kitaba dalarak ayaküstü beş on sayfa okuduğum çok olmuştur.

Bugüne göre daha az fakir, daha çok umutlu olduğumuz o yıllarda da fonda yine gelişmekte olan bir ülke olduğumuz masalı vardı tabii. Gelişmekte olan ülkenin gelişmekte olan yurttaşları olabilmek amacıyla olsa gerek; henüz pazardaki aslan payına sahip olmasa da sonraki yıllarda hem rafların hem de zihinlerin önemli bir kısmını ele geçirecek olan kişisel gelişim kitaplarına duyulan derin ilgi ve bağlılık da aynı dönemde baş gösterdi. Bugün her biri bilinçli ebeveynliğin ve duyarlı yurttaşlığın kitabını yazabilecek fertlerin, kişisel gelişimlerini yıllar önce okudukları bu kitaplara borçlu olduklarından sanırım hiçbirimizin şüphesi yok. Ne var ki günümüzde çeşitli apartman üniversitelerinden mezun olmuş genç “psikolog”larımızın sosyal medya sayfalarında paylaştıkları zihin açıcı aforizmalar sayesinde artık bu kitapları okumaya bile gerek kalmıyor.

Yeni bir siyasi döneme girilmesi çok geçmeden konser programlarında da yankısını bulmuş; o zamana dek şehrin başlıca konser salonlarının programlarında klasik Batı müziği lehine olan ezici ağırlığa, geleneksel Türk müziği başta olmak üzere farklı müzik türlerini de içeren görece daha dengeli programların hazırlanmasıyla son verilmişti. Bazı çevrelerde hoşnutsuzluğa neden olan bu durum yine de ülkenin kültür sanat ortamını sekteye uğratacak bir infiale dönüşmemişti. Bununla koşut olarak 1990’larda hareketlenip 2000’lerde ivme kazanan müzik araştırmalarıyla yazın alanında da verimli bir dönem yaşanıyor; sadece müzikle profesyonel olarak ilgilenenler değil, kültüre ve sanata değer veren alan dışından okurlar da yeni çalışmaları takip ediyorlardı.

Ne yazık ki ilerleyen yıllarda giderek azalan bu ilgi son dönemde müzik yayınlarının adeta can çekiştiği bir noktaya doğru gitmiş; büyük emeklerle ve özveriyle yayımlanan kitapların ilk baskıları dahi uzun yıllar sonunda zar zor tükenebilmiştir. Bugün bin, bilemediniz iki bin adet basılan müzik kitaplarının çoğu büyük yayınevleri için bile külfet hâline gelirken, bazı tanınmış kitapçıların şubelerinde müzik kitaplarına ayrılan birkaç raflık mütevazı alanlar ya kaldırılmış ya da mağaza çalışanlarının bile unuttuğu bir köşeye atılmış durumda. Sorduğunuzda aldığınız yanıt son derece net: “Satılmadığı için kaldırdık.

Peki ama yirmi yıl öncesine kıyasla konservatuvarların sayısının arttığı; memleketin dört bir tarafında hayal tacirliği yapmak üzere bacasız fabrikalar olarak kurulan taşra üniversitelerinin müzik bölümlerinin amip misali bölünerek çoğaldığı ve son yirmi yılda nüfusun yaklaşık yirmi milyonluk artış gösterdiği günümüzde, bu hazin tablo nasıl açıklanabilir? İnsanların yeni nesil kafelerin az sonra şifreyle girecekleri tuvaletlerinde boşaltacakları bol köpüklü kahvelerin her birine bir kitap parası verirken oldukça cömert oldukları bir devirde, okumayı onların gözünde bu denli değersizleştiren şey(ler) nedir?

Z kuşağını günah keçisi yapmaya teşne olanların hiç vakit kaybetmeden bu sorunu da onların sırtına yüklediklerine eminim. Fakat mesele o kadar basit değil. Onların okuma alışkanlıklarını eleştirmeden önce, güzel sanatlar liselerinde ve konservatuvarlarda öğrenim gören bu gençlerin yetişmelerinden sorumlu olan, bunu yaparken kendilerini de geliştirmeleri gereken eğitimcilere bakmak lâzım. Zira müzisyenliği ve eğitimciliği memur zihniyetine mahkûm edenlerin, kendi alanındaki yayınları dahi takip etmediklerini birilerinin yüksek sesle ve defaatle söylemesi şart.

Masaya yatırılması gereken daha pek çok unsur varsa da bugün müziğin ve sanatın en büyük sorunu, tüm bağlamından koparılıp içinin boşaltılmış ve değersizleştirilmiş olması. Bu hâliyle müzik, kendi başına bir anlam taşımayıp arzu nesnelerine iliştirilmiş dekoratif bir araç olarak iş görebilmektedir. Instagram’da takipçi sayısını artırmak isteyen gencin otuz saniyelik videoda ajilitesini göstererek bir tür sirk cambazlığına soyunması; yahut yine aynı mecrada, aynı amaçla birbirinden dekolteli fotoğraflarını paylaşan genç kadın müzisyenin müziği kendine kenar süsü yapması, özünde müzikle, sanatla ve bunların anlam dünyasıyla bir derdin olmadığının açık bir göstergesi. Bütün olay müzik varmış gibi bir tavır takınılması ve toplumun da umumiyetle buna cevaz vermesi.

Devrin değiştiğini, müziğin de bundan payına düşeni aldığını hatırlatanları duyabiliyorum. Benim itirazım da devrin ya da müziğin değişmesine değil zaten, bunun kaçınılmaz olduğunun bilincindeyim elbette. Fakat hangi yöne giderse gitsin, müzik ve sanat kendi içinde bir bütünlük taşımanın yanında farklı alanlardan, farklı disiplinlerden de beslenmek zorunda. Okumak, bilgi üzerine fikir inşa etmek, var olanı anlayıp değişimi okuyarak yeni sözler söylemek üzere arayışa girmek ve nihayet bir bağlamı olan, kendi içinde tutarlı ve anlamlı ürünler verebilmek için bunu kavrayıp şiar edinmek durumundayız.

Yazının sonuna gelmemize rağmen hâlâ başlıkta yazan Beşiktaş ve Z kuşağından yeterince söz edilmemiş olmasını garipseyenler olduğuna eminim. Üzgünüm ama en azından bu yazı için böyle bir amacım yoktu. “E peki niye yazdın başlığa be adam!” diye sual edenler için söylemiş olayım; tıpkı yukarıda bahsedilen, müziği kendine kenar süsü yapan kişilerin yolundan giderek “varmış gibi” yaptım ben de. Tutulan yolu ve müziğin bu denli içinin boşaltılmasını kanıksayıp herhangi bir rahatsızlık duymayanların beni de yadırgamayacaklarına eminim.

Uğur Küçükkaplan

Müzikolog, piyanist ve müzik eğitimcisi. Arabesk, Türkiye'nin Pop Müziği ve Türk Beşleri isimli üç kitabı yayımlandı.

Uğur Küçükkaplan 'in 20 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Uğur Küçükkaplan ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir