Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    RÖPORTAJ

    Sibel Köse: “Sahne sanki bir zaman makinesi”

    Türkiye’nin tanınmış caz vokalistlerinden Sibel Köse, 4 Ekim’de 36. Akbank Caz Festivali kapsamında, Türkiye ve Polonya caz sahnelerinin önemli isimleriyle birlikte Saint Benoît Fransız Lisesi Silüet Salonu’nda sahne alacak. "From Vistula to Bosphorus: A Jazz Bridge" temalı konser öncesi sohbet etme fırsatı bulduğumuz Köse ile Polonya’yla kurduğu kültürel köprüyü, iki ülkenin caz kültürünü, müzikal çalışmalarını, sahnenin kendisi için ne ifade ettiğini ve genç müzisyenlerin bugün karşılaştığı koşulları konuştuk.
    Arif HürBy Arif Hür2 Ekim, 2026
    Sibel Köse, Akbank

    Arif Hür: Festival kapsamında Türkiye ve Polonya caz sahnelerinden önemli müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşacaksınız. Bogdan Hołownia, İmer Demirer, Wojciech Pulcyn ve Cem Aksel’in bir araya geldiği bu proje nasıl ortaya çıktı? 90’ların başından bu yana Polonya’yla kurduğunuz müzikal ve kültürel bağın bu buluşmadaki yeri nedir?

    Sibel Köse: Haklısınız, 90’lı yıllardan bu yana Polonya’da tanıdığım farklı kuşaklardan çok değerli müzisyenler oldu ve olmaya da devam ediyor. Bogdan Hołownia’yı uzun zamandır tanıyorum. Pek çok Polonyalı şarkıcı ile birlikte ortak konserleri ve kayıtları olan harika bir piyanist ve değerli bir hoca. Akademik çalışmalarının ve yayınladığı caz armonisi kitabının yanı sıra başta Jerzy Wasowski olmak üzere Polonyalı bestecilerin eserlerini “şarkı kitapları” (songbooks) olarak bir araya getirmesi çok değerli bir çaba. Konserde bu parçalardan bazılarını Fransızca sözlerle seslendireceğiz. Wojciech Pulcyn uzun yıllar önce İstanbul’a gelerek Neşet-Nükhet Ruacan, Nilüfer Verdi, İmer Demirer gibi pek çok caz sanatçımızla çalışmış bir basçı, yani İmer Demirer’le dostlukları uzun yıllara dayanıyor. Davulda usta müzisyen Cem Aksel’in katılımıyla akustik ve derin bir birliktelik yakalamayı ve konsere ismini veren köprüyü kurabilmeyi hedefliyoruz.

    Sibel Köse, Akbank Caz Festivali

    Arif Hür: Polonya sizin için yalnızca müzikal bir durak değil, aynı zamanda dünyaya açıldığınız ilk yer olmuş. Orada geçirdiğiniz yıllar, farklı kuşaklardan müzisyenlerle kurduğunuz ilişkiler ve eğitim deneyimleriniz cazla kurduğunuz ilişkiyi nasıl dönüştürdü? Bugün müziğinizde Polonya’dan kalan en belirgin izleri neler olarak görüyorsunuz?

    Sibel Köse: Polonya benim dünyaya açılan ilk pencerem oldu. O zamanki haliyle şimdiki arasında dağlar kadar fark tabii. Başka bir kültürü tanımak, sofrasında misafir olmak, farklı kuşaklardan müzisyenler tanımak, hocalar, zamanla öğrenciler edinmek benim için inanılmaz zenginleştirici ve şüphesiz hayata bakışımı değiştiren bir deneyim oldu ve olmaya da devam ediyor. Sevgili dostum Ajlan Büyükburçlu ile ilk gittiğim yıl caz kampında tanıştım, yıllar sonra İstanbul’a gelmemde en büyük desteği o verdi. Polonyalı ve Amerika başta olmak üzere dünyanın farklı yerlerinden gelen müzisyenlerle bir araya geldim, birlikte caz kamplarında eğitim verdik, jam session’larda yer aldık, konserler verdik, kayıtlar yaptık. Zaman içerisinde Polonya caz tarihinin bir kesitine de şahit olmuş oldum böylelikle.

    Arif Hür: Bu dört müzisyenin müzikal karakterleri birbirinden oldukça farklı; ancak uzun yıllara dayanan dostluklar ve ortak çalışmalar onları aynı sahnede buluşturuyor. Sizce bu birlikteliğin müzikal olarak kesiştiği yer neresi?

    Sibel Köse: Bogdan Hołownia hayranlık duyduğum, çok özel bir müzisyen. Bireyselliğini zarif bir biçimde yansıtmayı başarırken aynı zamanda müziğe ve birlikte olduğu müzisyenlerin en güzel yanını ortaya çıkarmaya gönül vermiş kristal gibi bir çalım geliştirmiş. Daha önce İmer Demirer’le birlikte verdiğimiz konserlerde her dinleyen dünya müzisyeni gibi onun çalımından çok etkilendi. Grubun belkemiği olarak kontrbas çalacak olan Wojciech ve İmer iki eski dost. Yine hem benim hem İmer’in Cem’le olan müzikal birlikteliğimiz ve dostluğumuz uzun yıllardır sürmekte. Aynı zamanda hem Bogdan’ın müziğinin sade derinliğini hem de İmer’in yaratıcı ateşini yine kendi çalım kimliğiyle besleyecek bir ritim ustası. Bu birliktelikten yalın, derin ve büyülü bir performans çıkacağına inanıyorum.

    Sibel Köse, Akbank Caz Festivali

    Arif Hür: Repertuvarda caz standartlarının yanı sıra Jerzy Wasowski ve Jeremi Przybora’nın “Kabaret Starszych Panów” için yazdığı şarkılar da bulunuyor. Bu şarkıların hikâyesi ve müziği sizi nasıl etkiledi? Bir de bu parçaları Fransızca sözlerle Türkiye’de seslendirme fikri nasıl ortaya çıktı? 

    Sibel Köse: Evet, konserde bu repertuvardan birkaç parça da yer alacak. Belli bir dönemi yansıtan bu güzel şarkıların günümüze gelmesi başlı başına bir aşk hikâyesi. Puławy caz kampında birlikte eğitmen olduğumuz yıllarda Bogdan bu şarkıların öykülerini bana anlattı. Jerzy Wasowski bu şarkıları Centilmenler Kulübü Kabaresi için bestelemiş ve sözlerini de Jeremi Przybora yazmış; 400 civarı şarkıdan söz ediyor Bogdan. Oyun bittikten sonra şarkıları “işi bitti nasılsa” diye çöpe atarmış Wasowski. Eşi Maria Wasowska ise arkasından çöpleri karıştırıp toparlayabildiklerini saklarmış. Caz kampındaki dersler bittikten sonra kimi zaman bu şarkıların öykülerini Bogdan’dan dinledim, kimi zamansa kamp katılımcısı vokalistlerden Lehçe sözlerle melodileri. Lehçe çok güzel ve bir o kadar da öğrenmesi zor bir dil. Wasowski’nin müziğine gönül vermiş çevirmenlerin Fransızca sözleriyle bu şarkılardan bazılarını söyleyebiliyorum. Benim de bunun için Fransızcamı geliştirmem gerekti, hem de melodilere çok yakıştığını düşünüyorum. Biraz deli işi ama 70-80 yıldır sadece Polonya’da seslendirilmiş bu şarkıların Fransızca sözlerle Türkiye’de seslendirilmesinin müziğin evrensel yolculuğu adına güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum.

    “Ortak bir dil konuşmadan, müzik aracılığıyla saatlerce sohbet ettiklerine tanık oldum”

    Arif Hür: Türkiye ve Polonya caz sahnelerini uzun yıllardır yakından deneyimliyorsunuz. İki ülkenin caz kültürlerinde sizi birbirine yakın hissettiren noktalar neler; müzisyenlerin yetişme biçimi, destek mekanizmaları ve dinleyici kültürü açısından hangi farklılıklar öne çıkıyor? 

    Sibel Köse: Caz tüm dünyada ortak, evrensel bir dil. Sevgili ustam Tuna Ötenel yıllar önce bir sohbet sırasında, “Burada nasıl müzisyenleri tanıyorsan, dünyanın her yerinde benzerlerini görürsün” demişti. İnsanın doğası bir. Yine bir turne için bir araya geldiklerinde Tuna Ötenel ve Polonya’nın en kıymetli saksafoncularından Janusz Muniak’ın ortak bir dil konuşmadan, sadece müzik aracılığıyla saatlerce sohbet ettiğine tanıklık ettim. Şüphesiz Polonya’da müzik eğitimi daha yerleşik ve müzik liseleri nedeniyle de eğitim erken yaştan şekilleniyor. Devletin caz kamplarına ve organizasyonlara ayırdığı bütçe hatırı sayılır derecede, pek karşılaştırma yapılabileceğini sanmıyorum. Yenilikçi müziklere daha açık bir dinleyici var. Müzisyenlerin bir araya geldikleri ortamlar hem festivaller hem de bu kamplar sayesinde daha fazla. Bu da üretim ve motivasyon açısından çok değerli. Burada ise daha özel kurum ve kuruluşların desteği ve müzisyenlerin kendi çabalarıyla bir şeyler oluyor.

    Sibel Köse, Akbank Caz Festivali

    Arif Hür: Polonya ile Türkiye arasındaki bu müzikal alışverişten biraz daha geniş bir yere gelirsek: Sizce müzik, özellikle de sınırları aşan yapısıyla caz, farklı kültürler arasında kalıcı bir iletişim kurabilir mi? Farklı ülkelerden müzisyenlerin birlikte çalması sizin deneyiminizde ne zaman gerçek bir kültürel alışverişe dönüşüyor? 

    Sibel Köse: Bu sözünüze de yine Polonyalı caz sanatçısı Piotr Baron’la sohbetimizden bir alıntıyla cevap verebilirim. Çocukları caz müzisyeni olmaya karar verdikleri ilk anda, bu yolun ne denli çetrefilli olduğunu ilk elden bilen biri olduğu için önce endişe etmiş. Ardından şöyle düşündüğünü söyledi: “Bir jam session’da Avrupalı, Amerikalı, Çinli ve Avustralyalı müzisyenler birlikte çalıp sonra da hayatları boyunca dost kalabilirler; başka hiçbir mesleğin bunu yaptığını düşünmüyorum.” Güzel bir açıklama olduğunu düşünüyorum. Zaman içerisinde ben de dünyanın farklı yerlerinde, bazen aynı dili konuşmadan farklı müzisyenlerle konserler verdim. Müziğin nasıl bir bağ kurabildiğine şahit oldum. Polonya ve Türkiye tarih içinde de daima dost olmuş iki ülke. Dinleri, dilleri, kültürleri farklı olsa da müziğin birleştirici gücü bunları aşıyor ve farklılıkları zenginlik, ortaklıkları ise yakınlık olarak görmemizi sağlıyor. Sevgili hocamız, ustamız Janusz Szprot, Türkiye’de yaşadığı yıllar boyunca verdiği eğitim, düzenlediği konser projeleri (örn. Polish All Stars Jazz Band, Polish-Turkish Jazz Connection), Polonyalı müzisyenlerin Türkiye’de, Türk müzisyenlerin Polonya’da festivallerde yer almasını sağlayarak ve caz kamplarına Türkiye’den katılımcıları; beni, İmer Demirer’i, Kamil Erdem gibi müzisyenleri eğitmen olarak davet ederek bu alışverişin en büyük örneğidir benim için. Polonya Büyükelçiliği buradaki festivallere daima destek veriyor. Bizim büyükelçiliğimiz de oradaki etkinlikler için daha aktif rol oynasa çok daha zengin ve yaratıcı iş birlikleri kurulabileceğini düşünüyorum.

    Arif Hür: Bu yıl içerisinde yayımlanan “In Good Company” albümünüzde klasik caz repertuvarını modern düzenlemeler ve doğaçlamalarla yeniden ele aldınız. Bir şarkıyı yeniden yorumlarken sizin için “iyi bir yorum”u belirleyen temel unsurlar neler?

    Sibel Köse: Bu sorunuza da çok sevdiğim bir şarkıcı olan Carmen McRae’den bir alıntı yaparak cevap vereyim. “İki kişi bir tabloya bakar ve farklı şeyler görür. Herhangi bir şarkının size verdikleri, hissettirdiklerini kendinizi bir araç olarak kullanıp aklınızı, kalbinizi, ruhunuzu katar ve ortaya bir yorum çıkartırsınız,” diyordu bir röportajında. Müzikaliteniz, yaşanmışlıklar, bazen de hayal gücü, şarkı sözlerindeki hikâyeyi aktarmanızda önem taşır. Müziği ve sözleri kendi süzgecinizden geçirerek, insana ait türlü hikâyeyi canlandırırken, müzisyenlerle kurduğunuz ritmik, armonik ve duygusal yaklaşım bu yorumun bütününü oluşturur.

    Arif Hür: Bir şarkıyı kendi süzgecinizden geçirerek yorumlamaktan söz ettik. Cazın doğaçlama tarafına geldiğimizde ise müzisyenin hem kendisini ifade etmesi hem de o anda birlikte çaldığı müzisyenleri dinlemesi gerekiyor. Sahnedeki doğaçlamanın sizin için önceden belirlenebilen ve o anda ortaya çıkan tarafları neler?

    Sibel Köse: Eğer tamamen özgür bir doğaçlamadan söz etmiyorsak ki onda bile belli kurallar, en azından anlayışlar söz konusu elbette belirlenmiş bir repertuvar, aranjmanlar ve müzisyenler arası bazı paylaşımlar önceden kararlaştırılmış olabilir. Ancak nihayetinde ortaya çıkacak müziğin tam olarak ne olacağını kesin hatlarıyla asla bilemez, bir kez yapılmış bir icranın da aynısını asla tekrar edemezsiniz. Yapsanız bile doğallığını illa ki kaybedecektir. O nedenle de gerçekte anda kalarak ve dinleyerek yapılabilen bir icra söz konusu. Hassas dengeler üzerinde birlikte yürümek gibi. Sözle ifade etmesi zor ama kurguyla doğaçlamanın iç içe geçtiği, belirlilik ve sürprizlerin dengesinde ilerlemek… Cazın sevdiğim tanımlarından biri de “Caz müzisyenlerinin yaptığı müziğe caz denir” olmuştur. Teknik açıdan donanımlı, maceraya açık, hazırcevap, farklı dinamikleri layığıyla hissettirebilen, iyi bir icracı olduğu kadar iyi de bir dinleyici olabilen, muhakeme kabiliyeti olan bir müzisyen olabilmek, bunun için epey bir zaman çaba gösterip deneyim kazanmayı gerektiriyor kanımca.

    “Eskiden söylediğiniz bir parçayı yeniden söylemek ise eski bir dostunuzla karşılaşmak gibi“

    Arif Hür: Bir şarkıyı yıllarca söyledikten sonra ona yeniden dönmek, sizin için o parçayı değiştirmek mi, yoksa kendinizdeki değişimi onun üzerinden görmek mi anlamına geliyor?

    Sibel Köse: Şarkıların bir kendi hikâyesi var, bir de şarkıcı olunca yıllar içinde sizin yaşadığınız hikâyeler biniyor bunun üstüne. Hangi ortamda kiminle çaldığınız, zamanın size kattıkları, dinlediğiniz yorumlar, bazen de yaşadıklarınız doğrultusunda yeniden yüklediğiniz anlamlar illa ki yorumunuzu değiştiriyor. Uzun zaman sonra epey eskiden söylediğiniz bir parçayı yeniden söylemek ise eski bir dostunuzla yeniden karşılaşmak gibi; hissettiğiniz sıcaklık ve aşinalık üzerine görüşmediğiniz zaman içinde yaşadıklarınızı paylaşırcasına.

    Arif Hür: 1987’den bu yana sahnedesiniz ve farklı ülkelerde, farklı toplulukların karşısında konserler verdiniz. Bunca yılın ardından sahneye çıkmak sizin için bugün ne ifade ediyor; sahneye dair değişmeyen ve değişen duygularınız neler? 

    Sibel Köse: Sahneye çıkarken anne evine gider gibi, sanki bir zaman makinesinin içine giriyorum. Kaç yaşımda, ne tecrübede olduğumu unutuyorum. Bir yanım sanki ilk defa çıkıyormuşçasına saf, diğer yanım ise sakin ve tecrübeli. Dışarıdan pek de belli etmedim sanırım ama heyecanın azalacağını sanmıştım, hiç de öyle olmadı. Zaman zaman atölyelerime katılan ve yeni başladıkları için henüz heyecanlarına alışık olmayan arkadaşlarıma, “Ben de heyecanlanıyorum ama aramızdaki tek fark şu: Hani o çok korktuğunuz şeyler var ya, onların hepsi başıma geldi,” diyorum. Önceleri kendimden yaşça büyük ve usta müzisyenlerle çalıştığım dönemde kendimi kabul ettirmekle ilgili endişelerim de vardı haliyle; onların ne düşündüğü, yorumları benim için çok önemliydi doğal olarak ve çok da geliştirici oldu. Şimdi ise günün şartlarına göre en optimum, birlikte çalışacağım kişilerle en uyum içerisinde neler yapılabileceğini kestirmeye çalışıyorum. Özellikle seyirci/dinleyici karşısında, kulüp/konser gibi bir performans olacaksa, onlara kendi sınırlarımız içerisinde azami ne verebiliriz diye düşünüyorum.

    Arif Hür: Sahne deneyiminizden Türkiye’de cazın daha geniş hikâyesine geçersek, 11 Ekim’de Cem Tuncer’le gerçekleştireceğiniz “Radyo, Televizyon ve Caz” söyleşisi de bu açıdan dikkat çekici. Türkiye’de cazın yaygınlaşmasında radyo ve televizyonun rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sibel Köse: Bizden önceki kuşaklar Willis Conover’ın “Amerika’nın Sesi” (Voice of America) programından özellikle söz ederlerdi. 1955-1996 yılları arasında gerçekleştirdiği programlardan caz müzisyenlerini dinlediklerini, yurt dışına gidip gelenlerin getirdiği plakları toplayıp dinlediklerini anlatırlardı. Ben dinlemeye başladığımda ise radyo programlarından zaman zaman çektiğim kasetler olurdu. Charlie Parker/Dizzy Gillespie Massey Hall konserini bu şekilde radyodan kasete çekip dinlediğimi hatırlıyorum. Eskiden televizyon tek kanallıyken TRT’de de yerli ve yabancı müzisyenlerin konserlerini izleyebiliyorduk. TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası bu anlamda en köklü devlet kuruluşudur elbette. Bugün de ülkemizdeki big band geleneğinin en önemli temsilcisi olmaya devam ediyor ki caz müziğinin çok sesliliğinin en güzel ifadesidir büyük orkestralar. Erol Pekcan, Hülya Tunçağ, Yavuz Aydar, Teoman Baber, Ümit Tunçağ caza programlarında yer veren değerli program yapımcıları. Bugün birkaç radyo kanalı ve tek tük müzik yayını yapan yabancı kanal dışında bu tür programlara yer verilmez oldu. İnternet sayesinde arşiv ve güncel kanallara ulaşmak mümkün olsa da özellikle arayıp araştırmak gerekiyor. Yani bir anlamda genel izleyiciden uzaklaşmış gibi sanki. Sadece bizim ülkemizde değil, cazın çıkış yeri olan Amerika’daki müzisyenler bile kendi aralarında “Radyo ve televizyonda çalınmayan müziğe caz denir” gibi şakalar yaptıklarına göre…

    “Cassandra Wilson’un ölümü beni çok sarstı“

    Arif Hür: Cazın geçmişten bugüne nasıl aktarıldığından söz etmişken, bu mirasın taşıyıcılarından bazılarını da son yıllarda kaybettik. Sonny Rollins, Abdullah Ibrahim, Cassandra Wilson, Jack DeJohnette, Eddie Palmieri gibi çok önemli isimlerin kaybı caz dünyasında derin izler bıraktı. Bu kayıplar sizin için ne ifade ediyor? Hayatınızda veya müzisyen kimliğinizde özel bir yeri olan, kaybıyla sizi kişisel olarak etkileyen bir caz müzisyeni var mı? 

    Sibel Köse: Saydığınız isimlerin her biri büyük kayıp. Sanırım beni en çok sarsan, yakın zamanda kaybettiğimiz Cassandra Wilson oldu. Steve Coleman’ın “Motherland Pulse” albümünde ilk kez “No Good Time Fairies” söylediğinden beri ilgiyle takip edip hemen hemen tüm albümlerini aldığım, çok değerli, yetenekli, yaratıcı, entelektüel ve kişilikli bir sanatçı. Canlı izleme fırsatım da oldu. Tam nedenini öğrenemedim; her ölüm erkendir derler ama beklenmedik bir gidiş oldu. Duyduğum anda değerli bir yakınımı kaybettiğimdeki his oldu, yüreğime bir ağırlık oturdu. Gerçekten yeri doldurulmaz bir sanatçı olduğunu düşünmenin de ötesinde, sanırım sesiyle başka tür bir bağ kurmuşum. Müziğin böyle bir gücü de var.

    Arif Hür: Sizi etkileyen ve müzisyen kigmliğinizde iz bırakan isimlerden söz etmişken, siz de uzun yıllardır farklı kuşaklardan müzisyenlerin yetişmesine katkıda bulunuyorsunuz. Bir caz vokalistinin teknik olarak iyi şarkı söylemesinin ötesinde sahip olması gereken temel özellikler sizce neler? 

    Sibel Köse: Ses rengi ve tekniği dışındakileri sordunuz sanırım. Zeka her şeyde olduğu gibi önemli; bilişsel ve duygusal zeka. Empatinin önemli bir özellik olduğunu düşünüyorum. Taklit kabiliyeti özellikle ilk başta çok faydalı olabilir (fake it till you make it) yabancı dillere ve dramaya yatkınlığı, merakı, araştırıcılığı, cesareti diye devam edebilirim. Azim ve sebat…

    Arif Hür: 1999’da Ankara’da başlattığınız ve bugün İstanbul’da devam eden eğitim çalışmalarınız boyunca farklı kuşaklardan öğrencilerle karşılaştınız. Genç müzisyenlerde zaman içinde nelerin değiştiğini, nelerin ise değişmeden kaldığını düşünüyorsunuz? 

    Sibel Köse: Eskiye oranla şimdi hem eğitime (bu alanda üniversite seviyesinde eğitim olması) hem de bilgiye (internet, sosyal medya vb.) ulaşmak çok kolay. Zor olan hala kulüp ve organizasyon sayısının gençlerdeki ilgiye görece yetersiz olması. Özellikle büyük şehirler dışında yaşayanların pratiklerini geliştirme konusunda zorlanması.

    Sibel Köse, Akbank Caz Festivali

    Arif Hür: Genç müzisyenlerin bugün karşılaştığı imkânlardan ve zorluklardan söz ettik. Siz ise bir yandan üretmeye, bir yandan konser ve eğitim çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. Önümüzdeki döneme baktığınızda üzerinde çalıştığınız yeni bir albüm, single ya da farklı bir müzikal proje var mı? Dinleyiciler sizi önümüzdeki dönemde hangi yeni çalışmalarla görecek? 

    Sibel Köse: Ne mutlu ki bu yıl içerisinde iki albüm çıktı. Biri uzun zamandır birlikte çalıştığım müzisyen arkadaşlarımla yaptığımız “In Good Company”, diğeri ise kadim dostum Kamil Erdem’in ve benim parçalarıma, tamamını benim yazdığım Türkçe sözlerle seslendirdiğim, Kamil ve Avrupalı iki müzisyenle gerçekleştirdiğimiz “Özgün”. İkisi de benim için çok kıymetli, umarım bol bol izleyici karşısında seslendirme fırsatı da buluruz. Polonyalı misafir müzisyenlerle Akbank Caz Festivali’nde gerçekleştireceğimiz konserin ardından, yine Polonya’dan bir başka grupla, son birkaç yıldır olduğu gibi Ankara Caz Festivali kapsamında, ustamız Janusz Szprot anısına gerçekleştireceğimiz bir konser olacak. Konser/kayıt/eğitim üçgeninde daha verimli ve yaratıcı projelerde olmayı umuyorum.

    ■

    Birlikte çalmanın sesi: Sibel Köse ve In Good Company
    Sibel Köse: Janusz Szprot Anısına
    Sibel Köse Instagram

    author avatar
    Arif Hür
    Okan Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünden mezun olduktan sonra 2023 yılında Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü tamamladı. Kariyeri boyunca Habertürk, Tercüman, Snob Magazin ve 12punto gibi medya kuruluşlarında görev aldı. Bir dönem magazin gazeteciliği yaptı. Uzun süredir kültür-sanat, lifestyle, dış haber, sağlık ve yeni medya alanlarında röportajlar, araştırmalar ve dosya haberler hazırlıyor.
    See Full Bio
    Sibel Köse
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous ArticleArturo Sandoval ve harikulade sanatı
    Arif Hür

      Okan Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünden mezun olduktan sonra 2023 yılında Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü tamamladı. Kariyeri boyunca Habertürk, Tercüman, Snob Magazin ve 12punto gibi medya kuruluşlarında görev aldı. Bir dönem magazin gazeteciliği yaptı. Uzun süredir kültür-sanat, lifestyle, dış haber, sağlık ve yeni medya alanlarında röportajlar, araştırmalar ve dosya haberler hazırlıyor.

      Related Posts

      Danae Palaka: “Davul çalmak bana özgürlük hissi verdi”

      24 Eylül, 2026

      Klasikten özgürlüğe: Duo Minerva

      3 Eylül, 2026

      Önce müziğe hizmet et: Dominic Miller

      3 Eylül, 2026
      Yazarlar
      Kimiz?

      Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

      DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

      Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

      İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

      Yazıların telifi yazanlara aittir.

      Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

      Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

      Reklam: [email protected]

      Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

      Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

      Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

      Kanalı Görüntüle