Dark Blue Notes, müzik ve sanat dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Müzisyen, bilişim uzmanı, tasarımcı, yazar Erim Erdi, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
2025 yılının sonuna doğru yaklaşırken yine müzikle iç içe geçirdiğim bir yıl olduğunu söyleyebilirim. Aslına bakarsanız bu yıl özelinde birkaç müzik festivaline eşimle veya kızımla birlikte giderek keyifli zaman geçirdim. Türkiye artık pek çok müzik grubunun ve sanatçının uğrak yerlerinden biri oldu. Her ne kadar konser biletleri bütçelerimizi ciddi zorlar nitelikte olsa da en azından ulaştığımız potansiyeli görüp seviniyorum.
Kolay kolay bir araya geleceğini düşünmediğim gruplarla dolu büyük heavy metal festivalleri ve hatta irili ufaklı tekil konserler yıl içerisinde devam etti ve bir kısmına da katıldım. Kendimi artık bu konserlerde dinozor mertebesinde hissediyorum. Konserlere gittikçe yeni nesillerin ne kadar şanslı olduğunu tekrar edip duruyorum. Bu konserlerde yaşdaşlarımı görüp beyaz saçları ile gençlerden geri kalmadan eğlenmeleri bana tebessüm ettiriyor. Dinozor olduğumu kabul ettiğime göre biraz nostalji yapmamda bir sakınca görmüyorum; umarım siz de görmezsiniz. Özellikle Dark Blue Notes ailesi içerisinde benimle yakın veya yaşıt hatta yaşça daha büyük yazarların olduğunu biliyorum dolayısıyla onlar beni çok iyi anlayacaklardır; tabii neredeyse yarım asrı devirmiş diğer okuyucularımız da…
Gençlik yıllarımda müziğe daha büyük bir tutku ile bağlıydım. Zaman ilerledikçe insanın hayatında türlü türlü sorumluluklar, aile ile ilgili zorunluluklar vb. girince belki tutku değil ancak insanın ayırabildiği zaman azalıyor ve öncelikleri de değişiyor. Bir itiraf olacak ancak, bundan 20 yıl önce olsa belki asla kaçırmak istemediğim bazı konserlere mesela gitmemeyi tercih ettim ve bazısı “Aman şimdi bu trafikte karşıya mı geçilir” gibi hırt bahanelerdi.
Ergen yaşlarımda olduğum 90’ların başında Türkiye’de o zamana kadar görülmemiş bir konser furyasını 1993 senesinde gördük! Bizim ve bizden önceki nesiller için hayal olan hatta ve hatta asla olmaz diye düşündüğümüz bir olay gerçekleşti. Ahmet San adlı organizatörün organizasyonları olarak hatırlanacak ve 1993 senesinin Mayıs ayından başlayarak Ekim ayına kadar devam eden bir dizi konser serisi, o güne kadar görülmemiş büyüklükteki dünya yıldızlarını İstanbullu müzik severler ile buluşturdu.
Sırasıyla vermem gerekirse 26 Mayıs – Guns N’ Roses, 20 Haziran – Elton John, 25 Haziran – Metallica, 2 Temmuz – Sting, 13 Eylül Bon Jovi, 17 Eylül – Scorpions, 23 Eylül – Michael Jackson ve 7 Ekim – Madonna!
Bu yıldızların neredeyse prime dönemlerinde olduklarını var sayarsak müthiş büyük ve hepsinin stadyumda konser verdiği organizasyonlardı. Öncesinde ne gelen vardı ne giden; bu konserler olunca kendi kendime dedim ki “Demek ki srtık Türkiye’ye de gelecekler”. Tabi, dediğim olmadı ve bu konserlerden sonra yine bu kadar büyük isimlerin tekrar gelmeleri için çok uzun yıllar aldı.
Bu özel seneyi bir yana ayırırsak özellikle sevdiğim müzik türü (heavy metal) özelinde sevdiğim grupları 90’lı yıllar boyunca hemen hemen hiç göremedim. Ne zaman 2000 senesinde ABD’ye taşındım, o zaman bazı grupları görme şansını elde ettim. Tabii 2000’li yıllar ile birlikte Türkiye de bu bağlamda değişmeye başladı ve bazı gruplar, sanatçılar ülkemize gelerek konser vermeye başladılar.
Ancak asıl değişimi 2010’lardan sonra hızlı bir biçimde gördük; ta ki pandemi ile yüzleşene kadar. Hayat, dünya ve ona dair her şey durunca eğlence sektörü de durdu ve pandeminin bitimiyle birlikte yeniden bir altın çağ yaşıyoruz.
Bu sene irili ufaklı o kadar çok grup geldi ki Türkiye’ye (ve hala gelmekte), hepsine katılsaydım bazen ayda 2 veya daha çok konsere katılmak zorunda kalacaktım. Yaşıtlarım bilirler, bizim için hayal olan birçok konseri bugün izlemeyi bırakın, aralarında seçim yaparak elemek zorunda kalıyoruz. Gençlerin asla bilemeyecekleri son derece basit ve analog bir dünyanın son neferleri olarak bugün her biriniz çok şanslısınız, bunu bilmenizi isterim.
Müziğe ulaşmanın bile haftalar aldığı yukarıda bahsettiğim bu analog dünya da o zamanlar, sıklıkla uğradığımız ve yeni çıkan müziklere ulaşabildiğimiz kaset çekim merkezleri vardı. Ben aslen Ankaralı olduğum için Ankara da hala müziğin kalbinin attığı Tunalı da ki, Tunalı Pasajının için de küçücük bir dükkan olan Shades’in sahibi Süleyman Özyıldırım’ın yanında geçirdik gençliğimizi. Kendisi o dönemler çok sıkı bir blues hayranıydı ve bu türle tanışmama vesile olmuştur.
Sadece bu tür değil özellikle rock klasiklerini de ondan öğrendim ben. Kaset çekim merkezi derken böyle bir şey yok, bu kavramı ben uydurdum, ancak işler şöyle ilerliyordu. Yeni çıkan albümlerin CD’lerini Süleyman abi, özellikle ABD ve Avrupa’dan getirirdi. Bizde para olmadığı için 21 dolar verip CD alamazdık; mecburen bu albümleri Süleyman Abi bize ve isteyen herkese kasete çekerdi. Ortalama bir kasetin hazırlanması 1 hafta sürerdi! Çok sevdiğiniz grubun yeni albümünü ancak 1 hafta sonra dinleyebilirdiniz!
Şimdi Spotify, Apple Music falan, çat çat, bir onu bir bunu açıp, bir albüm dünyada sunulduğu saniyede ulaşan nesiller bu bir haftanın nasıl geçmediğini bilemezler. Süleyman abi ve Shades hala dimdik ayakta ve bence bırakın ülkemizi dünya üzerinde sayılı müzik mabetlerinden biridir. Süleyman abi de dünyanın en büyük müzik koleksiyonerlerinden biri. Sahip olduğu plak ve CD’leri herhalde 2 ev doldurur diye düşünüyorum. Aynı zamanda gidip dünyanın en güzel müzik muhabbetini yapabileceğiniz dünya tatlısı bir insandır. Ankara’ya yolunuz düşerse veya zaten Ankara da yaşayıp hiç gitmediyseniz mutlaka gidin. İşte böyle; 1 hafta heyecanla beklediğiniz bir şeye sahip olmak daha kıymetliydi, çünkü zahmetliydi. Şimdi zahmeti hiç yok, kıymeti de yok, diye düşünüyorum. Acaba siz ne söylersiniz bu konuda?
Nostaljiyi bırakalım; konserler haricinde hemen hemen her günün ufak da olsa bir bölümünü müzik dinleyerek geçirdim. Bazı sevdiğim grupların yeni albümlerinin çıkarmış olması beni sevindirse de bu albümleri çok yaratıcı bulmadığımı belirtmek isterim veya benim beklentilerim çok yüksek; buna daha karar vermedim. Yukarıda da bahsettiğim, elimin altındaki müzik stream servisleri sayesinde dünya müziklerinin hemen hemen hepsine ulaşabiliyorum. Bazen sadece metal değil diğer sevdiğim türler olan, caz ve blues türlerinde de yeni çıkan sanatçılara kulak veriyorum. Sevdiklerimi listeme atıyorum. Bir de bazılarınız bilir, iş olarak hi-fi cihazları üretiyoruz; dolayısıyla bu cihazları denerken veya demo yaparken de bol bol hifi’a uygun müzikler dinliyorum. Eskiden caz ve türevlerini evde de çok dinlerdim ama şimdi mesleki olarak, hem YouTube programında, hem de sık sık demolarda dinlediğim için, evde daha çok metal dinliyorum.
Bir süre önce, bu konuda Dark Blue Notes’da da yazdığım ve beni derinden etkileyen bir diğer husus ise, müzikte yapay zekanın gücünü keşfetmem oldu. O yazı dizisinde ayrıntıları ile verdim ve okumanızı tavsiye ederim; ancak tamamen tesadüf eseri, yazın, yazlığın bahçesinde boş boş otururken YouTube üzerinde çalmaya başlayan bir albüm ile keşfettim yapay zeka ile yapılan albümleri. O gün bugündür yasak elmam oldu.
Maalesef geleceği düşündüğüm zaman, 2000’li yıllarda müzisyenleri ve plak şirketlerini paramparça eden MP3 ve internetten yayılım hadisesinden sonra çok daha akıllı, acımasız, becerikli bir düşman olan yapay zeka ile sınav verecek müzik dünyası. Terminatör filminde Skynet adlı yapay zeka yazılımı insanlığa karşı savaş açıyor ve gelecekte insan ırkını yok etmeye çalışıyordu ya, işte müzik dünyası da bir anlamda kendi terminatörü ile yüzleşmek zorunda. “Ya öyle olsaydı” senaryoları ile yapay zeka, örneğin Metallica’nın en sevilen albümünü Funk versiyonu olarak yorumlamadan tutun da çok sevilen ve artık aramızda olmayan sanatçıların sesinden yeni şarkılara kadar, o kadar geniş bir yelpazede ürün çıkarabiliyor ki, müzik dünyasının bununla nasıl baş edeceğini inanın bilmiyorum.
Bu sefer sadece sanatçılar değil kayıt stüdyoları, prodüktörler ve bu alanda çalışan mühendislerden tutun da her roldeki iş, yapay zeka tehditi altında. Dinleyici tarafında da inanın, öyle güzel örnekler var ki, dinlemeden duramıyorum. Ben bu yukarıda saydığım şeylerin farkındayım ve çok daha analog, çok daha basit bir dünyayı yaşadığım için yapay zeka ile yapılmış müzikleri dinlerken bir tarafım rahatsız oluyor ancak, sizi temin ederim ki yeni nesillerin içi son derece rahat olacaktır.
Genel olarak 2025 yılı müzik açısından böyle geçti diyebilirim. Bakalım 2026, müzik dünyasına neler getirecek, ülkemizde hangi konserleri izleyebileceğiz ve yapay zekanın müzik tarafındaki yükselişi nerelere varacak. Yaşayarak göreceğiz.
■


