Dark Blue Notes, müzik ve sanat dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Müzik yazarı, çevirmen Gökçen Sena Kumcu, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Tarih çoğu zaman savaşların, devrimlerin ya da iktidar mücadelelerinin gürültüsü içinde, başka bir deyişle büyük anlatılar üzerinden yazılır. Oysa yaşamın nabzı, kenarda köşede, gündeliğin sessiz ve sıradan akışı içinde atar. Mikro-tarih ve sözlü tarih tam da bu nedenle kıymetlidir. Sayılara ve resmî kayıtlara sığmayanı, bireysel deneyimlerin kırılgan anlarını, çoğu zaman duyulmadan kaybolup giden hisleri görünür kılar.
Zamanın hızlandığı, günlerin birbirine karıştığı bu çağda gündeliği kayda geçirmek, kişisel bir bellek pratiği aslında. 2025’te kendi ritmimi tuttuğumda geriye kalanlar büyük kırılmalar olmadı; daha çok küçük buluşmalar, beklenmedik karşılaşmalar ve içimde yavaş yavaş biriken seslerdi. Bu yazıda da 2025’in kişisel mikro-müzikal izlerinin peşine düşmeye niyetliyim. Kişisel kayıt tutma hâli, yalnızca hatırlamakla ilgili değil; yaşananı dönüştürme, ona yeniden bakma ve başka bir düzlemde yeniden kurma ihtiyacıyla da ilgili aslında. Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma eserinde sanatın işlevine dair çok hayati bir yerden dokunur meseleye: “Belki de sanat, hayatın sırrını açığa çıkarıyordur; hayatın gerçek zorluklarından, onlara yüz çevirerek değil, ancak gerçekdışı bir oyun dünyasında onları yeniden biçimlendirip yeniden deneyimleyerek kurtulabildiğimizi göstererek.”
2025 benim için tam da böyle bir yıldı. Müzik, hayattan kaçmanın değil, hayatla başa çıkmanın; anlamlandırmanın alanına dönüştü. Evden çıkış ve eve dönüş saatlerinin neredeyse dakikası dakikasına tekrarlandığı günlerde, bu döngüsel rutinin içinde müzik; taşınan, paylaşılan ve akıp giden bir dil hâlini aldı. Müzikal açıdan 2025, derinleşmenin ve sindirmenin yılıydı. Yeni bir eseri ilk kez duymanın heyecanı yerine, yıllardır bildiğim bir eserde daha önce fark etmediğim bir ayrıntıyı yakalamanın tadını çıkardım. Tıpkı cazın doğası gibi: tekrarların içindeki incelikleri, mikro dönüşümleri seçmeyi öğretti bana.
Prag seyahati bu hissin somutlaştığı anlardan biriydi. Kent, yalnızca konser salonlarında değil, sokaklarında da cazla nefes alıyordu. Gündelik hayata sızan ritimler, rastlantısal karşılaşmalar ve özellikle Charles Bridge üzerinde neredeyse her gün dinlediğimiz sokak müzisyenleri, müziğin mekânla kurduğu canlı ilişkinin bir kanıtıydı.

1958’den bu yana sayısız efsanenin sahnesi olmuş Reduta Jazz Club ise yılın en unutulmaz duraklarından biriydi. Yalnızca Prag’a değil, Avrupa cazının kolektif belleğine de ait olan Reduta; dünyanın kesintisiz biçimde varlığını sürdüren en eski caz kulübü olarak, zamana direnen bir kültürel mirası temsil ediyor. Tarihin ve müziğin iç içe geçtiği bu mekânda dinlediğimiz Beatles cover grubu, tanıdık melodilerin cazın diliyle yeniden şekillenişine dair nefis bir deneyim sundu.

2025’te dinlediğim kayıtlar da bu derinleşme hâlini destekler nitelikteydi. Yeni olana kulak verip benimsediğim anlar olsa da, yılın büyük bir kısmı bildiğim seslerin içinde dolaşarak; aynı parçaya her seferinde biraz daha dikkatle kulak vererek geçti. Yine de bu yazıda, yeni albüm ve çalışmalara yer açmaya gayret edeceğim.
Anouar Brahem’in 2025 çıkışlı After the Last Sky albümünde ud tınısının yarattığı mistik ses evreni, çoğu zaman günün karmaşası içinde soluklanmak için bir durak gibiydi. Yerli sahneden Asena Akan’ın ilk enstrümantal albümü My Blueness ise, adını taşıdığı “mavi” hâlinin farklı tonlarıyla ve sakin bir duyarlılıkla karşıma çıktı. Albümde beni en çok etkileyen yön, gürültüden çok boşluklarla kurduğu ilişkiydi.
Cécile McLorin Salvant’ın Oh Snap albümü ise cazın temelinde yer alan hikâye anlatımını teatral ama ölçülü bir vokal diliyle yeniden görünür kılması açısından öne çıktı. Salvant’ın vokali, önceki çalışmalarında olduğu gibi, anlatı ile yorum arasındaki ince dengeyi ustalıkla kuruyordu.
Ve tüm bu rutinin ortasında, beklenmedik bir nefes gibi gelen bir kayıt vardı: Tame Impala’nın Deadbeat’i. Psychedelic pop tınısı, yer yer Barış Manço’nun melodik dünyasına göz kırpan, aşinalık duygusu yaratan enerjisiyle kişisel bir kaçış alanı sundu bana.

2025’in belleğime kazınan en güçlü müzikal anılarından bir diğeri ise 15 Mayıs 2025’te CSO Ada Ankara’da gerçekleşen İbrahim Maalouf’un The Trumpets of Michel-Ange konseriydi. Maalouf’un çeyrek tonlu trompetiyle kurduğu oryantal ve caz tınılarının füzyonu, katman katman açılan, kültürel bir anlatı sundu. Salondan ayrılırken, müziğin yaşayan, sürekli dönüşen bir dil olduğunu tekrar derinden hissettim.
Öncü Sanatı Koruma Derneği ve Ahzuita Sanatsal Dönüşüm Derneği öncülüğünde düzenlenen; Avrupa caz tarihinin yaşayan belleği olarak anılan araştırmacı ve yazar Francesco Martinelli’nin anlatımı ve editörümüz Turgay Yalçın’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen “33 1/3 Devirde Caza Devam” etkinliğinde, Francesco Martinelli’ye çeviri yapma imkânı buldum.
Zamanın neredeyse askıya alındığı; kelimelerle seslerin iç içe geçtiği bu buluşma, dinleyicileri caz müziğinin mikro anlatılarla örülü evrenine yaklaştırdı. 2025’i böyle bir akşamla kapatmak, geriye dönüp baktığımda, belleğimin iç haritasında yerini sağlamlaştıran anılardan biri oldu.

2025’te müzik, dinlediklerimle ve deneyimlerimle birlikte kendimi yeniden kurduğum bir düşünme alanına dönüştü. Kendi ritmimi bulma ve kişisel mikro-tarihimi kayda geçirme çabası, 2025’in bana bıraktığı en değerli hediyeydi. Bir nefesin, tek bir tınının ve Simmel’in sözünü ettiği o oyunun içinde gizlenen gerçekliğin ne denli dönüştürücü olabileceğini yeniden kavradım. 2026’nın, bu iç ritmi koruyarak yeni seslere ve yeni karşılaşmalara alan açmasını diliyorum.

■


